“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

IX. Miracın adımları
–Metin Karabaşoğlu

[*4.622 yazı içinden]

 Söyleşiler

SÖYLEŞİ: Bediüzzaman'a af tuzağı hazırlandı ama...

Dursun Kabaktepe

Av. AHMET ÖZKILINÇ, 26 Ekim 1933 tarihinde çıkarılan genel affın Bediüzzaman Siad Nursi’ye karşı planlanmış bir tuzak olduğunu söyledi. Av. Özkılınç, “Af kanunun 14 maddesindeki ‘Firar halinde olup… Maznun veya mahkûm şahıslar’ ancak üç ay içinde müracaat etmeleri halinde bu kanun kapsamından istifade ederler hükmündeki özelliklerden hiçbirisi Bediüzzaman’ın halini yansıtmıyordu. O sabıkalı bir mahkûm değildi. Bu yüzden kanun namına kanunsuzluk edenlere asla bu müracaatı yapmadı ve hazırlanan oyuna düşmedi.” dedi.

Av. Ahmet Özkılınç, Moralhaber.Net’e yaptığı açıklamasında Akrebin Kıskacında isimli kitabında insanların imanını kurtarmak mücadele eden Bediüzzaman Said Nursi’ye karşı yapılan haksızlıkları anlattığını kaydetti. Av. Özkılınç, o dönemde yaşananlar hakkında şu ifadeleri kullandı: “Hepimizin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923 tarihinde kuruluyor. Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yıldönümünde, 26 Ekim 1933 tarihinde bir Genel Af çıkarılıyor. 28 Temmuz 1933 tarihinden önceki cürümlerin affını öngören bu af kanununda şöyle bir madde yer alıyor. Kanunun 14. maddesine göre, “Firar halinde olup bu kanunun meriyete [yürürlüğe] girdiği tarihten itibaren üç ay içinde ‘Hükümete müracaatla’ teslim olmayan maznun veya mahkûm şahıslar, bu kanunun hükümlerinden istifade edemezler.” ‘Kanun kaçağı olanlar’ hakkında da bir düzenleme getiren bu madde, bu gibi kişilerin, af kanunundan yararlanabilmelerini üç ay içerisinde teslim olmaları şartına bağlıyor. Bediüzzaman ise bu müracaatı yapmıyor. Niçin yapmadığını Mektubat isimli eserin 16. Mektubunda ve zeylinde anlatıyor. Hatta bu af kanunundan istifade edebilmek adına müracaat etmesi hususunda kendisine ısrarlar oluyor. Buna rağmen Bediüzzaman bu müracaatı yapmıyor. Bu müracaatı niçin yapmamıştır, diye bir soru ile başladığınız bir araştırmada, tecessüsle, çok enteresan ipuçlarına ulaşıyor ve o kapkaranlık dönemin sis perdesini bir nebze aralamaya çalışıyorsunuz.

BEDİÜZZAMAN HAZIRLANAN OYUNA DÜŞMEDİ

O müracaatta af kanunun 14 maddesindeki ‘Firar halinde olup… Maznun veya mahkûm şahıslar’ ancak üç ay içinde müracaat etmeleri halinde bu kanun kapsamından istifade ederler hükmündeki özelliklerden hiçbirisi Bediüzzaman’ın halini yansıtmıyor. O firarda biri değildir. O, hakkında bir suç iddiasında bulunulan bir maznun, yani sanık değildir. O sabıkalı bir mahkûm hiç değildir. Onun Barla’ya sürgünü tümüyle hukuk ve kanun dışıdır. Onun Barla’ya büyük sürgünü tam bir insanlık dramıdır. Izdırap ve meşakkat öyküleri barındıran, kalp ve vicdana dokunan, insanlık suçu teşkil edecek kadar dehşetli bir keyfi sürgündür. Tamamıyla masum, pırıl pırıl bir yaşam hikâyesinin sahibi olan ve dahası ömrünü ve hayatını bütün insanlığın imanının kurtarılması yoluna sarf etmiş bir şahsiyettir Bediüzzaman. Kime, hangi makama ne diye müracaat edecektir? Kanun namına kanunsuzluk edenlere asla bu müracaatı yapmaz ve hazırlanan oyuna asla düşmez.

AF TUZAĞINDAN SONRA MECBURİ İSKÂN KANUNU

Av. Özkılınç, sözlerine şöyle devam etti: “Onun bu oyunu da fark ettiğini ve bu tuzağa da düşmediğini fark edenler yeni bir oyun tertibine girerler. Ve işte 1934 yılında 14 Haziran tarihinde bu kez Mecburi İskân Kanunu çıkarılır ve bu kanun 21 Haziran’da yürürlüğe girer. 2510 sayılı Mecburi İskân Kanununun 7. maddesinde şöyle denilir: “Türk ırkından olmayanlar, hükûmetten yardım istemeseler bile hükûmetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve hükûmetin izni olmadıkça buralarda kalmağa mecburdurlar” şeklinde bir düzenleme getirilir. Bu kanunun 7. maddesi sanki Bediüzzaman için hazırlanmış gibidir. Ve bütün maksat Bediüzzaman’ın tahrik edilmesine yöneliktir. Amaç Bediüzzaman ve talebelerinin ‘Yeter artık’ deyip keyfi ve hukuk dışı bu uygulamalara karşı bir isyan bayrağı açmaları ve öfke uçurumuna yuvarlanmaları ve böylece Şeyh Said hadisesinde, Menemen hadisesinde ve benzeri tüm hadiselerde yapılanı yapmak ve Bediüzzaman’ı ve hizmetini yok etmek için benzer bir kulp bulmaktır. Ancak Bediüzzaman bu oyunu da bozar.

İDARECİLER BEDİÜZZAMAN'A İLİŞMEKTEN ÇEKİNDİ

-Yazar Av. Ahmet Özkılınç, yaşan bu hadiselerin detaylarını Akrebin Kıskacında isimli kitabının 98-100. sayfalarında şöyle anlatıyor:

“14 Haziran 1934 tarihinde 2510 sayılı Mecburi İskân Kanunu çıkarılır. Mecburi İskân Kanununun 7. maddesinde “Türk ırkından olmayanlar, hükûmetten yardım istemeseler bile hükûmetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve hükûmetin izni olmadıkça buralarda kalmağa mecburdurlar” şeklinde bir düzenleme getirilir. Cumhuriyetin 10. yılı nedeniyle çıkarılmış genel af kanununun üzerinden çok kısa bir süre geçmiştir. Af kanunundan hemen yedi ay sonra çıkarılmış bu kanun, bu nedenle çok dikkat çekicidir. Bu kanunun 7. maddesi sanki Bediüzzaman için hazırlanmış gibidir. Kanun, 21 Haziran 1934 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe girer. Bediüzzaman’ı bu kanunun 7. maddesi kapsamında Isparta’ya cebren nakletmenin planları yapılmaya başlanır. Böylece, aynı zamanda yeni çıkarılacak bir kısım serbestî kanunlarına uymaya da zorlanacaktır. Ancak, resmî mercilere müracaat etmemesinden küsen idareciler; ona ilişmekten aynı zamanda çekinmektedirler. O bütün bu plandan haberdardır:

“Ehl-i dünya, sebepsiz, benim gibi âciz, garip bir adamdan tevehhüm edip, binler adam kuvvetinde tahayyül ederek beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında bir iki gece kalmaklığıma müsaade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: ‘Said elli bin nefer kuvvetin dedir; onun için serbest bırakmıyoruz.’ Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz, divane gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana ‘Çıkmayacaksın’ diyebilir.

AVRUPA’YA MEYDAN OKUYORUM

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâne vi ye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli mil yon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü, Kur’ân-ı Hakîmin kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neş rettiğim envâr-ı imaniye ile, onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muh kem kal’alarını zir ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle, beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşaallah mağlûp edemezler. Madem böyledir; ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız. Karışsanız da beyhudedir!”

RUTUBETLİ ODADA KABİRDE YAŞAR GİBİ YAŞIYORUM

1934 yılı Temmuz ayına kadar, bu sıkıntılara katlanmak zorunda bırakılan ve Barla’da aylarca tek bir odada ikamete mecbur edilen Bediüzzaman, Isparta’daki bir Nur talebesi olan Tenekeci Mehmed Efendi namıyla maruf Mehmed Sözer’e bir mektup yazarak bu oyunu bozar. Mektubunda, “Kardeşim, ben burada muallim ve nahiye müdürünün ezasına tahammül edemez hale geldim. Beni çok rahatsız ediyorlar. Kırlara da çıkamaz oldum. Rutubetli odada da kabirde yaşar gibi yaşıyorum” demektedir. Sonrasını Mehmed Sözer’den dinleyelim:

“Mektubu alır almaz, kendi kendime, ‘Bu vali dinsiz değildir,’ diye doğru valiye (Mehmet Fevzi Daldal) koştum. Sabah erken, sekizde gitmişim. Kâtip, ‘Hayrola telaşlısın, ne var, bir şeyin mi var?’ diye sordu. ‘Vali dokuzda gelecek’ dedi. ‘Ben valiye bir mektup vereceğim’ dedim. ‘Olur, ver. Mektubu ben veririm’ diye mektubu elimden aldı. Kâtip mektubu vali beyin masasına bıraktı. Vali gelince mektubu açıp okumuş, cebine koymuş, mektubu kimin getirdiğini bile sormamış.”

Bediüzzaman tarafından kaleme alınmış bu mektubu masasında bulan dönemin Isparta Valisi Mehmet Fevzi Daldal, çok telaşlanır. Bu nedenle hemen apar topar Bediüzzaman’ı Barla’dan Isparta’ya celbettirir. Mehmet Sözer’den dinlemeye devam edelim:

“Ertesi gün, Hazret-i Üstad’ı Barla’dan Isparta’ya getirmişlerdi. Yine eski medreseye inmişti. Geldiği saatte de ben ziyaretine gitmiştim. Mübarek Üstadım bana ‘Kokumu mu aldın da hemen geldin? Geldiğimi ne bildin?’ diye latife etti. Orada beş-on gün kaldıktan sonra, Kelle Mehmed’in evine gitti. Orada bir zaman kaldı. Bilâhare Şükrü [İçhan] Efendi’nin köşküne geçti. Orada da yedi ay kadar kaldı. Sonra Eskişehir hâdisesi çıktı.”

TESLİM OLMADI AMA ÖFKE UÇURUMUNA DA YUVARLANMADI

Bediüzzaman Mecburi İskan Kanununun bu maddesi gereğince Isparta’ya getirilir ve enteresan bir biçimde hiç dışarıya çıkmaz. Hem bu yasayı protesto eden sivil bir direniş barındıran bu tutumu ve aynı zamanda yeni yasal düzenlemeler ile hazırlanan tazyik planını böylece sonuçsuz bırakır. Yine bu örnekte de teslim olmaz, ama öfke uçurumuna da yuvarlanmaz. Bu hikmetli duruşu ve sivil direnişi çok geçmeden anlaşılır. Çünkü artık yeni yasal düzenlemeler devreye sokulur. Ki bu yasal düzenlemeler sonrasında 1982 Anayasasının 174. Maddesi ile koruma altına alınan yasal düzenlemelerdir.

Bu husus ise kitapta 105 ve 106. sahifelerde şöyle ifade edilmektedir:

BU DÖNEMDE ÇIKAN KANUNLARIN MAKSADI NEYDİ?

Bediüzzaman’ın bu dönemdeki altı ay dışarı çıkmama tavrı tümüyle bir tedbir ve fevkalâde hikmetli bir ihtiyat olarak kaydedilmelidir. Çünkü 26 Kasım 1934 tarihinde, 2590 sayılı yasa ile “ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, hanım, hanımefendi, paşa hazretleri...” gibi eski toplum yapısını yaşatan unvanların kullanılması yasaklanmış; hemen öncesinde ise, Soyadı Kanunu yürürlüğe konulmuştur. 3 Aralık 1934 tarihinde ise bu kez, 2596 sayılı “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” kabul edilmiştir. Bu kanunla ‘din adamlarının mabed dışında dinî kıyafetle dolaşmaları yasaklanmıştır.’ Bu iki kanun, yürürlüğe girdiği tarihten hemen sonraki günlerde ve bugüne kadar pratik hayatta ve yaşamın tüm alanlarında uygulanmamıştır. Ancak bu iki yasanın yürürlükteki anayasamızın ‘İnkılâp kanunlarının korunması’ başlıklı 174. maddesinin koruması altındaki 7 ve 8 no’lu bendinde halen yer alıyor olması çok dikkat çekicidir. Bediüzzaman için gerek Barla’da ve gerekse Isparta’da halk arasında kullanılan tanımlama Hocaefendi’dir. Hatta mahalli şive ile özellikle Barla’da halk arasında Bediüzzaman hep Hucfendi olarak anıla gelmiştir. Bu mahalle has şive özelliği, halen lisanda yaşatılmaya devam etmektedir. Ayrıca Bediüzzaman’ın hayatının son demine kadar tavizsiz giyim tarzı, sarık ve cübbe ile gezmek olmuştur. Bu giyimine müdahale çabaları hep sonuçsuz kalmış, ancak Bediüzzaman, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünnetine uygun bu giyim tarzından hiç taviz vermemiştir. Çıkarıldığı gün ve sonrasında toplumda uygulama alanı bulmayan bu yasaların, bütün dindar ve müttaki Müslümanları, özellikle hocaları ve Bediüzzaman’ı tazyik etmek adına çıkarılmış yasal düzenlemeler olup olmadığı hususu bugüne kadar yeterince tartışılmamıştır. Dönemin şartları ve yasaların çıkarıldığı tarihî kesit ve o dönemdeki ardı ardına yaşanan gelişmeler ve sonrasında bu yasaların tatbik alanı bulamamış olması, sadece simgesel anlamda kalması birlikte değerlendirildiğinde, bu husus konunun uzmanlarınca yeniden tartışmaya açılmalıdır düşüncesindeyiz. Bu yasal düzenlemelerin, simgesel anlamda temsil ettiği özellik ve yasal düzenlemelerin çıkarıldığı dönem unutulmamalıdır. Biz bu yasaların bütün dindar ve müttakî Müslümanların, özellikle hocaların ve bilhassa Bediüzzaman’ın tazyik edilmesi adına çıkarılmış yasal düzenlemeler olduğu düşüncesindeyiz.

6 AY HİÇ DIŞARI ÇIKMADI

Bu yaşananlar karşısında altı ay boyunca hiç dışarı çıkmayan Bediüzzaman, Kurban Bayramından kısa bir süre sonra, 4 Nisan 1935 tarihinde kırlarda gezmek üzere çıkar ve hemen emniyet mensuplarınca takibe alınır. Kır gezisinden dönüşünde eve giren emniyet mensupları her tarafı ararlar. Ev sahibi Şükrü Efendi’nin emaneti olan bir kısım eşyaların gösterildiği yazılı liste dahil, ne var ne yoksa alırlar. Bu aramalardan sonra Bediüzzaman, önce Emniyetçe ve Isparta Cumhuriyet Savcılığı’nca, sonrasında Sorgu Hâkimliği’nce sorgulanır.”

Sonrasında Eskişehir Ağır Ceza mahkemesinde yargılanmaya ve mahkûm ettirilmeye kadar devam eden hukuk dışı bu süreç bu iddialarımızı desteklemektedir. Ki bunlar detayıyla kitapta anlattığımız hususlardır.


*bu söyleşi ilk defa Moralhaber.Net'te yayınlanmıştır.

  21.12.2011

© 2015 karakalem.net, Dursun Kabaktepe

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut