“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.617 yazı içinden]

 Arşiv

Bir Başka Açıdan Düşünce Tenbelliğimiz

Yazara Mesaj Gönder

ENFÜSÎ TEFEKKÜRÜN zirvelerinden olan Yirmidördüncü Mektub’unda, Said Nursî, yıllar süren bir arayıştan söz eder. Bir başka enfüsî tefekkür zirvesi olan Otuzuncu Söz’e de zeyl olan "ism-i Kayyum" bahsinde tekrarı bulunan bir arayıştır bu...

Mahlukatın, masnuatın yaratılışındaki gayelere dair, beşerî hikmetin, yani felsefenin gösterdiği hususlar onun nazarına çok dar ve ehemmiyetsiz görünür. Buna mukabil, Hakîm isminin yardımıyla, daha büyük bir gayeyi bulur. O gaye de bir sene kâfi gelir, sonra kâfi gelmemeye başlar. Yine Hakîm isminin imdadıyla, bir ileri gayeye ulaşır. O da bir müddet kâfi gelir, sonra kâfi gelmemeye başlar. Mahlukatı sırayla ‘kitab’ ve ‘mektub’ suretinde gördüğü bu adımlar sonunda Said Nursî’nin geldiği nokta, Yirmidördüncü Mektub’un ana konusu olan; ve esasen tüm Risale-i Nur’a nüfuz eden ‘daimî teceddüd,’ yani her an yeniden yaratılış sırrıdır. En başta olup biten şeyler, sonra vücud verilenler, sonra yaratılanlar, sonra sanatla yaratılanlar olarak nazarına görünen eşya, bu son noktada, Hayy-ı Kayyum’un her an yeniden yeniye yarattığı, hikmetle yazıp bozduğu ve yerine yenisini koyduğu bir ‘tekellüm ve taharrük-ü ilahî’ye dönüşecektir. Şu bize kaskatı görünen kâinat, eriyip şeffaf hale gelecek; şu mülk perdesinin ardında işgören Gaybî Zât’ı esma, sıfat ve şuunatı ile gösterecektir.

Burada, beni her zaman sarsan ve tenbellikten uyandıran bir nokta vardır. Ulaşılan hiçbir adım, hiçbir basamak yanlış değildir. Said Nursî, ‘kâfi gelmemeye başladı’ demekte; fakat gerekçe olarak "Yanlışlığını anladım da vazgeçtim" dememektedir. Ama her bir gaye, ona ulaşıldığında tefekkür terkedilmediği içindir ki, daha yüksek bir gayenin basamağı olmuştur.

Risale-i Nur’un bu şekilde elli yıl adım adım, basamak basamak örülen bir tefekkür merdiveninin sonucu ve semeresi olduğunu gördükçe, Risale-i Nur müellifinin cehdine lâyık bir şekilde risalelere muhatap olmayışımın utancını duyarım. O, olabildiğince sağlam, olabildiğince mükemmel bir bina inşası için duacı olurken, ben çoğu kez kabul odasında oturmakla yetinmekteyim çünkü.

Halbuki, Risale-i Nur’un, tenbelliğe hiç de razı olmayan birinin dünyasına doğduğu aşikârdır. Benim ve pek çok insanın tek bir isme bağlamakla yetineceği haşir hakikatini, o, Onuncu Söz’de bütün isimlere bağlayarak kopmaz bir nuranî ip sunmamış mıdır? Katre Risalesi kâinatın elli beş ayrı cihette Hâlık-ı Zülcelâle şahit oluşunu; Mucizat-ı Kur’âniye Risalesi Kur’ân’ın otuz ayrı cihetten mucizeliğini göstermekte; Ayetü’l-Kübra veya Otuzüçüncü Söz, otuz üç ayrı ve bir sonraki daha yüksek tevhid mertebesine çıkarmakta değil midir?

Bu bakımdan, diyebiliriz ki, Said Nursî, hep talebe kalmış, hep ‘arayan’ insan olmuştur. Bulduğu her hakikate şükretmiş, ama hakikati onunla sınırlama veya onunla yetinme hatasına düşmemiştir.

Onun içindir ki, seksendört yaşında, çok daha genç yaşlarda mecali tükenip kemikleşen ve donuklaşan insanlara ibret olurcasına dinç, uyanık ve hâlâ talebedir.

Yine onun içindir ki, eserleri her yaşta, her anlayış düzeyinde insanı cezbedecek bir yoğunluk taşımaktadır.

Ne var ki, bizler o eserleri lâyıkınca okumadık. Bir mânâya ulaşıp, mânâyı ondan ibaret sandık. Küllî bir hakikatı cüz’î bir noktasına mıhladık.

O yüzden, kimileri onu ‘ondokuzuncu asır şartlarına kapılmış, zamanını aşamamış’ diye sunuyor; Risale-i Nur’a ihtiyacı olan birçok insanı daha eline alamadan ondan koparıyor; ve bizim hatalarımız ile tenbelliğimizi malzeme ediniyor.

"Kalbsiz akıl olamaz" diyen Risale-i Nur, dinli-dinsiz birçok entellektüel mahfilde, ‘akılcı‘ damgasıyla hor görülüyor bugün. Peki, Risale-i Nur’un aklı nereye koyduğunu, ‘akıl-kalb ittifakı’ derken neyi nasıl açıkladığını ne kadar düşündük?

Birileri hayatını Kur’ân’a adamış Said Nursî’nin Kur’ân’ın nuranî eczanesinden alınmış devalar dediği Risale-i Nur’un, vahye gerek kalmadan imana ulaşma metodu ürettiğini söylüyorlar. Peki, Risale-i Nur’un vahye muhatabiyetini ne ölçüde çalıştık?

Birileri "Milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar" diyen Risale-i Nur müellifi için, cahillere yakışan pes bir cesaretle ‘Türk milliyetçisi’ olduğunu yazıyorlar. Peki, biz Risale-i Nur’un bu ifadesini ne zaman farkedebildik. Farketsek bile, bunu Risale’nin tamamıyla ne derece temellendirdik? Kendi fikriyatımızı bu temelde ne derece sorgulayabildik

Yaşadığımız düşünce tenbelliğinin Risale-i Nur’a verdiği zararı gördükçe, kendimizi tam bir mirasyedi olarak görüyor ve asla affedemiyorum.

  28.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut