“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.617 yazı içinden]

 Arşiv

Hikmet – Rahmet Dengesi

Yazara Mesaj Gönder

RİSALE-İ NUR’UN ‘ism-i Hakîm ve Rahîm’e mazhar oluşu; yani Hakîm ve Rahîm isimlerinin penceresinden eşyaya ve olaylara bakıyor oluşu, risalelere muhatap olan hiç kimsenin nazarından kaçmayan bir husus olsa gerektir. Bizatihî Said Nursî’nin bu meyanda sözleri olduğu gibi, Risale-i Nur, deyim yerindeyse ‘lisan-ı hal’ ile bunun böyle olduğunu ifade etmektedir. Risale-i Nur, baştan sona, herşeye hikmet nazarıyla bakan bir çift gözün, zahirde çok olumsuz gözüken hadiselerden bile nasıl bir ibret ve ders-i hakikat bulup çıkardığını belgelemektedir. Yine Risale-i Nur, baharda çiçeklenip solan bitkilerden soğuk kış aylarında Dünya Savaşının her türlü cefasıyla yüzyüze gelen Rusya’daki çocuk ve ihtiyarlara.. kadar, herşeye merhamet nazarıyla bakan bir kalbin eseridir.

Yakınlarda, hususan ‘hikmet’ ve ‘merhamet’in insanda yansıdığı yer dikkate alınca, bu Hakîm ve Rahîm cilvesinin bir meyvesi daha dünyama taşınmış oldu. ‘Hikmet,’ rahatça anlaşıldığı üzere, aklın istikamet üzere, yani bozulmadan kaldığı takdirde ulaştığı bir mazhariyeti ifade ediyor. ‘Merhamet’ ve ‘şefkat’ ise, öncelikle kalbe bakıyor.

Bu bakımdan, ‘ism-i Hakîm ve Rahîm’e mazhariyet’in akıl-kalb ittifakına, akıl ile kalbin beraberce işleyişine baktığını görüyoruz. Bu ise, görebildiğim kadarıyla, İslâm’ın ilk asırlarından bugüne kadar hep varolan bir kopukluğu tamir ediyor.

Kopukluk, özetle şu: Asr-ı Saadet istisna tutulursa, ‘hikmet’ ayağıyla yürüyenler ‘merhamet’i, ‘merhamet’ ayağıyla yürüyenler ‘hikmet’i ihmal edegelmiş. Meselâ, istisnalar bir yana, kelâm ehli ‘akıl’ cihetiyle gider, yani ‘hikmet’e mazhariyet peşinde olur iken; bilhassa ehl-i tasavvuf ‘merhamet’ cihetiyle giderek, yani kalb ayağıyla sülûk ederek, ‘hikmet’i kısmen geri plana atmış.

Zahirde bu iki gruptan birinde gözüken, ama akıl-kalb birliğini elbette sağlayanlar mevcut. Meselâ İmam Gazalî ‘hikmet’ini ‘merhamet’le, ‘aklî melekesini ‘kalbî’ donanımlarla bütünleştirirken; meselâ Abdülkâdir-i Geylânî merhametini hikmetle mezcedip, kalbini akılla buluşturmuş.

Fakat, genel eğilime bakıldığında, akıl cihetinde gidenlerin kalb noktasında geri kaldığı; kalb cihetinde gidenlerin ise akıl cihetinde zayıf durdukları görülüyor. O yüzden, akıl ciheti ağır basan ulemanın hakikat söylediği, ama bu hakikatın donuk, soğuk ve hatta ruhsuz kaldığı için iç dünyalara nüfuz etmediği gözleniyor. Buna mukabil, mutasavvıfların, kalblerindeki inkişafı yeterli görüp aklı ikna lüzumu hissetmemişlerse, tabir caizse ‘ayağı yerden kesik’ veya ‘uçuk’ sözler edebildikleri; hatta, ‘hikmet’ ölçülerini aşan dengesizliklere duçar olabildikleri görülüyor.

Bunu, İslâm tarihinin, hatta Doğu ve Batı suretinde genel olarak insanlık tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olarak görmek mümkün olduğu gibi, her bir cemaatın içinde, hatta her insanın kendi dünyasında da görebiliyoruz. Meselâ, Risale dairesinde dahi, hususan kalb ayağıyla giden ve bu yüzden ‘denge’yi de zaman zaman yitiren fertler çıkabildiği gibi; pek çok meseleyi derinliğine çözümleyen, ama kendi hayatında bunu yaşama nimetinden bir hayli mahrum olan, hatta yer yer hakikatı kendi rengine boyayan fertler de mevcut bulunuyor.

Oysa, insan, o güne kadar edindiği terbiyenin, içinde bulunduğu ortamların, aldığı terbiyenin ve de mizacının sevkiyle, belki Risale dairesine girişinin başlangıcında bu durumda olmakla mazur görülebilir. Lâkin, madem Risale-i Nur ‘ism-i Hakîm ve Rahîm’e beraberce mazhardır; ona hakkıyla talebe olmak için, bu başlangıç noktasında kalmamak gerekiyor.

Zira, tarihten ve bugünden sayısız örneğin kesin bir biçimde gösterdiği gibi, Rahîm ismine mazhar olmadan Hakîm ismine mazhariyet de, Hakîm ismini sarf-ı nazar ederek Rahîm ismine mazhariyet de, bizi ‘denge’ye kavuşturmuyor. Bilakis, hikmetimizi tenkid ve insan beğenmezlik yüklü dengesiz bir hikmet değil; merhamet ve şefkat yüklü dengeli bir hikmet kılmak, ‘ism-i Hakîm ve Rahîm’e beraberce mazhar olma çabasını gerektiriyor. Keza, merhametimizi safdillik ve küfre de hoşgörü yüklü dengesiz bir merhamet değil, ilahî ölçülerin muhafaza olunduğu hikmetli ve dengeli bir merhamet kılmak da, ‘ism-i Hakîm ve Rahîm’e beraberce mazhar olma çabasını icab ettiriyor. Kaldı ki, gerçekte, meselâ Hakîm ismine âyine olmadan Rahîm ismine hakkıyla mazhariyet de; Rahîm ismine âyine olmadan Hakîm ismine hakkıyla mazhariyet de, imkânsız gözüküyor.

Galiba, bu beraberliği becerebilsek, hem kendi iç dünyamız ‘denge’ haline kavuşacak; hem Risale-i Nur’un ders verdiği Kur’ânî hakikatler daha bir berraklıkla akıl ve kalbimize açılacak; hem de, ‘yaklaşım’ farkı ve eksikliği ile gelen bir dizi zararlı çekişme ve ihtilaf son bulacak.

Meselâ, ehl-i kalb ehl-i aklın; ehl-i akıl ehl-i kalbin kıymetini anlayıp birbirini dengeleyecek. Doğu ile Batıya beraberce hitap edebilen bir dile ulaşılacak. Ulema ile mutasavvıflar, kelam ile tasavvuf arasındaki bin yıllık bölünme, bir ‘buluşma’ya doğru yönelecek.

Belki ‘hayal’ gördüğümü düşünenler olabilir. Ama herhalde bu hayali görmem gerekiyor. Zira, "gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere dönerler."

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut