Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.522 yazı içinden]

 Arşiv

Hepimizin Sonu Sonsuzluk

Yazara Mesaj Gönder

I.

O günü hiç hatırlamıyorum. Nasıl hatırlarım ki! Henüz tek bir hücreymişim o gün. Gözsüz, kulaksız, elsiz, dilsiz, hâfızasız, tek bir hücreymişim. İki milimlik bir boya erişmem için bile iki hafta gerekmiş. Bir-iki hafta daha geçince, boyum yarım santim olmuş; bedenimle kalbim, kollarım, gözlerim sezilir hale gelmiş. Ama insandan ziyade, tırtıla benziyormuşum. Bir-iki hafta daha geçmiş; beynimin iki yarım küresi ortaya çıkıvermiş, karaciğerim hemen hemen belirmiş. O sıralar, bir santim boyunda bir insan özetiymişim.

Derken, o ilk günün üstünden koskoca iki ay geçmiş. Üç santime erişen ben, yavaş yavaş insanı andırmaya başlamışım. Yetişkin bir insanda hangi organlar varsa, artık bende de varmış. Kaşlarım yoksa da gözlerim; tırnaklarım henüz çıkmamış olsa da ellerim varmış. Kalbim, bir aydır "Glup, dlup; glup, dlup" diye diye atmaktaymış. Annem de almış müjdeyi!

II.

Ve gün be gün değişmiş, an be an büyümüşüm. Ana hatları önceden belirlenmiş bir heykel gibi, özene bezene, tam bir itinayla işlenmişim. Hem işlenmiş, hem büyümüşüm. Büyüdükçe güzelleşmiş, geliştikçe daha bir insan olmuşum. Tek bir hücreden doğan yeni yeni hücrelerin kimi sinir hücresi olmuş; kimi göz, kimi karaciğer, kimi kemik, kimi kan hücresi. Ve her biri arkadaşları ile omuz omuza vermiş; farklı dokular, son derece hassas ve karmaşık münasebetler içinde organ odalarına tuğla yapılmış. Vakti saati geldiğinde, organlar faaliyete geçmiş. Kalbim atmaya, kan hücreleri damarlar içinde dolaşıp besin taşımaya, sinir hücreleri vücudun her yanına haberler ulaştırmaya başlamış. Kemikler tek tek kurulup eklemlerle birbirine bağlanmış. Üzerleri kaslarla kaplanıp, en mükemmel şekilde hareket edebilme kabiliyeti verilmiş. Parmak uçlarıma, beni herkesten ayıran bir mühür vurulmuş. Yüzüm, en mükemmel estetik hatlar halinde, güzel bir simaya erişmiş. Velhasıl, ben, yani bir insan binası daha tamamlanmış. Ve ben, huysuzlanır olmuşum artık; aylarca, binbir harika ile özene bezene inşa edildiğim o dar dünyamda, nedense, sıkılmışım. Annemi özlemişim belki de. Onu görmek istemişim. O dar, bana daracık gelir olmuş, başlamışım tekmelemeye.

... Sonunda da doğmuşum. Doğmuşum ama, hemen ağlamışım. Sanki o tekmelerin sahibi ben değilmişim gibi, sanki dışarı çıkmak için debelenen başkasıymış gibi, hemen ağlamaya başlamışım. Kimbilir, o sıcacık ve daracık dünyadan ayrılır ayrılmaz, bir an kendimi öldüm mü zannetmişim? Göbek bağımın kesilmesiyle, o dünya için ölmemi, o dünyadan ayrılmamı mutlak bir ölüm mü zannetmişim?

Galiba. Fakat o korku fazla devam etmemiş. Annemin şefkatli sinesine yaslanıp hâlâ yaşıyor olduğumu hissetmişim. Uçsuz bucaksız kâinatın sinesinde minik bir bebek gibi dolanıp duran şu güzel dünyada tanıdığım biricik mevcudun sinesine yaslanıp, sükûnet bulmuşum. Sonra, acıkma diye birşey hissetmişim nasılsa. Gıdaların en sâfisi ile doymayı da hissetmem için, dudağımı o süt çeşmelerine değdirmem yetmiş. Ve günler öylece geçip gitmiş.

Günler ay olmuş, aylar yılı çağırmış, yıllar yılları. Büyümüşüm. Tıpkı anne karnındaki gibi, büyümüş, büyümüşüm. Emekleyip yürümüş, dillenip konuşmuş, duymuş, görmüş, koklamış, dokunmuş, görmüş, tatmışım.

Sonra da "Ne?" diye bir kelime öğrenmişim. Onunla beraber sormaya, düşünmeye, biraz biraz anlamaya başlamışım?

III.

İşte o günleri biraz hatırlıyorum. O sıralar, ne de çok soru sormuştum! "Bu ne? Bunlar ne? Bu neden böyle? Ama bu neden böyle değil?" gibi ahretlik sorularla babamı ne de çok terletmiştim!

O günleri hatırladığımda, hâlâ dudaklarımı buruk bir tebessüm kaplar. Sevgilerin de, korkuların da kirsiz, lekesiz, tertemiz olduğu o güzelim yılların hasreti birden içimi kaplar. Çocukluk baharları ne de güzeldi, diye hatırlarım. Çocukça korkularım, endişelerim ne de saf, ne de temizdi, diye düşünürüm.

O yıllarda dünyam öyle temiz ve öyle genişti ki, hemen herşeyi duygu elleriyle kucaklar, ruhumun önüne yığıverirdi. Ayrılıkları, acıları, ölümleri bile! Komşumuz olan yaşlı amca öldüğünde, sanki ben ölürdüm; öylesine düşünceye dalardım. İsterdim ki, annem, babam, ninem, dedem, kardeşim ölmesinler. Sonra, ben doğmadan ölmüş olan büyük dedemi görmek, onunla oynaşmak da isterdim. Bir gazeteden çat-pat okumamla "Dünyanın sonu yaklaşıyor" gibi bir haber okuduğumda ise, hemen dünyam kararırdı. İsterdim ki, şu güzel dünya salınıp dönmeye hep devam etsin. Çok sevdiğim fesleğenlerime o kadar su verirdim, ama her sene aynı hüznü tekrar yaşardım. İsterdim ki, fesleğenler solmasın. Ama her sene, Eylül gelince, hepsi solardı. Bahar benim için bir sevinç buketi idióama sonbahar, kucak dolusu hüzün...

Kışları ise, baharı bekleyerek yaşadım. Pencerenin kenarına oturur, karşı tepedeki bademin, vişnenin iskeleti andırır kupkuru dallarının çiçek vereceği, kuru tepenin çiçeklenip yeşereceği günlerin yolunu gözlerdim. Baharları o tepede, o ağaçların dallarında yaşardım ekseriya. Sonra yaz, sonra hazan mevsimi, sonra kış, ve tekrar bahar...

Derken, bir gün oldu, yaşımı parmak hesabı yapmaktan sıyrılıverdim. Bu defa, 11, 12, 13 derken, kendi ömrümün baharı geldi çattı. Gençliğim, kısacası.

IV. Gençliğimi özetleyecek olsam, galiba hepsi hepsi bir kelime eder. Ne mi? "Neden?" Nasıl çocukluğumu ‘ne’ doldurmuşsa, gençliğimi de dünya dolusu ‘neden’ doldurdu. Herşeye, artık ne olduğunu bildiğim herşeye ‘neden?’lerle yaklaştım. Baharı özlerken, "Ama kış neden var?" diye sordum. Bahar geldi, "O niye var?" dedim. "Ağaç neden var; kuş neden, çiçek neden?" derken, sorular iç dünyama uzandı. "Ben neden varım? Dünya neden var? Neden buradayım? Nedir bu hayatın anlamı? Neden hayat var? Şu akıp giden ömrümüz bizi nereye götürmede?"

Her solgun çiçek karşısında, bu soruların tamamı ruhuma yağdı. Baharın her gidişinde, ruhumda bu sorular ırmak oldu. Her ölüm karşısında, ruhumu bir sorular denizinde buluverdim. Sokaklarda, tepelerde bu sorularla dolaştım. Dere kenarlarında kendime bunları sordum. Deniz kenarında bu soruları sırtlanıp ufuklara taşıdım. Genç bir Alman şair gibi, "Çözün" dedim dalgalara, "Çözün bana n’olur sırrını hayatın/ Azap veren bu çok eski sırrı/ Söyleyin nedir insan?/ Nereden geldi, gittiği yer neresi?"

Sordum; çünkü vardım, yaşıyordum, yaşamanın bir anlamı olmalıydı, ama bilmiyordum.

Sordum; çünkü yaşıyordum, ama hayatım sahili belirsiz bir denize doğru akıp gidiyordu. Bütün sevdiklerim de gelip gitmedeydi. Gündüz de, bahar da, dünya da, gökkubbeyi süsleyen yıldızlar da.

Sordum; çünkü herşey gelip gidiyordu, ama vicdanım razı değildi buna.

Hayallerim vardı. Dünyamı süsleyen binbir hayalim vardı. Gençtim, okuyordum, okullar bitecek, şu olacak, bu gelecek ve hepsinden sonra, sevdiğim bir yerde, sevdiğim manzaralar içinde, sevimli varlıklar arasında, sevdiklerimle sevinçli günler, geceler, mevsimler, yıllar yaşayacaktım.

Sonra?

Bu soruyu ise, hiç mi hiç sevmiyordum. Hayal dünyamdan sonsuzluğa uzattığım o güzelim merdiveni, ‘son’u hatıra getirip yıkıveriyordu çünkü. Bütün dünyayı kucaklamak isteyen ruhumla, sonu gelmez emeller, arzular, istekler içinde, hayalen sonsuzluğa uzanıyordum. Ama o ‘sevimsiz’ soru!

O soruyla beraber, aklım soruyordu: Bir gün gelip herşey bitecek olduktan sonra, neye yarar? Herşey bir gün gelip geçerken, bu hayallerin ne anlamı var?

Ama hayal ediyordum. Hayal ediyor ve istiyordum. Sevdiklerimle, her sevimli şeyle beraber olacağım öylesi bir dünyada sonsuza kadar yaşamayı istiyordum. Akıp giden zaman, her an, an be an ayrılıklarla, acılarla, gitmelerle, ölümlerle ‘son’u hatırlatsa da, sonsuzluğu istiyordum. Gençliğim gidiyordu, ama gitmesin istiyordum. Çiçekler soluyordu, ama solmasın istiyordum. Her gelen gidiyordu, ama gitmesin istiyordum.

Günlerce, haftalarca o halde, aklım ile vicdanım arasında kalakaldım. Aklım, gözümle gördüğüm ölümleri, kulağımla duyduğum elvedaları dünyama taşırken, vicdanım "Sonsuzluk istiyorum. Sonsuzluk istiyorum" diye çırpındı durdu. Sonsuzluk olmadan ne dünyanın anlamı kalıyordu, ne de hayatın tadı. "Ama," diyordum, "bir anlamı olmalı. Anlamı yoksa, öylesine gelip geçecekse, herşey boş, herşey saçma olmaz mı?"

O halde, ya hepsi boşu boşuna idi, ya da hepsinin sonsuza uzanan bir anlamı vardı. İkisinden birisiydi de, hangisiydi?

Kafamı bu son sorunun meşgul ettiği bir gün, şöyle deniz kenarına kadar uzanıverdim. Hava güzeldi, gök masmaviydi, deniz berraktı, ufuk aydınlıktı. Deniz üstündeki kabarcıklar, ufka doğru uzanan bir çizgide yanıp yanıp sönmedeydi. Ve arkasından yenileri parıldayıp sönüyor, onları daha yenileri takip ediyor; öyle sürüp gidiyordu. "Neden?" diye sormamla beraber, kabarcıklar ışık parmaklarıyla bana göğü gösterdiler. Başımı çevirdim; yanan ama sönmeyen güneşi gördüm. Demek, dedim, yanıp sönen o kabarcıklar o daimî tek bir güneşin yansımaları. Hepsi de yedi rengiyle ondan haber veriyor, hepsi de ışık parmaklarıyla onu gösteriyor.

Düğüm çözülür gibi olmuştu sanki. O düşüncem ile kafamdaki soru çarpıştığında, gerçekten çözüldü de. Kendi kendime, "Aslında" dedim, "gelip geçen bu varlıklar da tıpkı birer kabarcık. Çiçekler, kuşlar, insanlar, hayatım, gençliğim o kabarcıklar gibi yanıp sönüyor; dönmemek üzere ayrılıyor." Düşünmeyi sürdürdüm: O halde, şu akıp giden varlıklar da daimî bir Güneşi bize bildiriyor. O’nu haber veriyor, yedi rengiyle O’nu tanıttırıyor. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı parıltıları gösterdiğine göre, o görünen güzellikler, o yedi renk o daimî Güneşi bize özellikleriyle bildiriyor. Tıpkı, deniz yüzündeki kabarcıkların cilveleri, güzellikleri, ışığı, yedi rengi kendinden olmayıp, o tek güneşin özelliği, o tek güneşin akisleri olduğu gibi...

Düğüm, böylece çözülmüştü. Dünya dolusu onca sorumun cevabını açacak anahtarı bulmuş gibiydim. Demek herşeye o gözle bakacaktım. Herşey karşısında "Bu bana kimi bildiriyor?" diye duracaktım. Her bir şeyin gösterdiği özellikler ile O’nu tanıyacaktım. Her olayda, akıp giden zaman içinde var olan her bir olayda O’nun isimlerinin devamına işaretler görecektim.

Bir çiçek bile o güzelliği içinde Birini bana bildiriyordu. O güzel çiçeği yapacak birinin taşıması gereken özellikleri aklıma sordurup, O’nu, özellikleri, isimleri, sıfatları ile tanıtıyordu. Kendi solması ile, o güzel isimlerin Sahibinin devam ve bekasına işaretler ediyordu. "Bana bağlanıp kalma. Ben, o sonsuz Güzelin güzelliğinin, güzel isimlerinin yansımasıyım. Beni gördün ya, O’na döndür başını, O’nu tanı, O’nu sev. Aklınla, kalbinle, duygularınla O’na yönel."

Yöneldim. Kâinata o göz ile bakmaya başlayarak Allah’ıma yöneldim.

Ve o yöneliş içinde, ruhumun aklıma getirdiği sorulara O’nun kâinat lisanıyla gönderdiği cevabı bulmak üzere, aklımla beraber kâinata uzandım. Tâ, bütün varlıkların temel taşı olan atom içi âlemlerden başlayarak. Tek bir zerredeki o esrarengiz ‘âlem içinde âlem’leri bütünüyle kavrayamadım; ama sadece dört temel kuvvetin dengelenişi bile, aklımın önüne ince, mükemmel bir nizamı çıkarıverdi. Atoma verilmiş kuvvetlerin en zayıfı, yani çekim kuvveti olmasa, böyle birşeyi asla göremezdim. Çünkü o zaman ne dünya yüzünde ben, ne de güneş etrafında dünya olacaktı. Eğer elektrik kuvvetin pozitif ve negatif kutupları dengelenmese, çekim kuvveti bir işe yaramazdı, ama bu kuvvetler milyarda birin milyarda birinin milyarda birinin milyarda biri kadar bir hataya dahi izin vermeyen ince bir düzen ile dengelenmiş durumdaydı. Ve bu kuvvetin karşısında, ondan bin misli kuvvetli nükleer kuvvet iledir ki, aynı kutuptan parçacıklar çekirdek etrafında birarada barınabiliyordu. Ama nükleer kuvvet başıboş bırakılsa, bütün kâinat dev bir atom çekirdeği olup çıkardı. Oysa, ona tanınmış tesir sahası, ancak atom çekirdeği kadardı. Ve nükleer kuvvet zayıf kuvvetle dengelenemese, dünyadan milyonlarca kat büyük dev küreleróve güneşóbir anda sönüp giderdi.

Bu tablo karşısında aklım atomdan başlayıp kâinattaki düzene ulaştı; ondan da düzeni kurana, yani Munazzım’a. Ve hücreden bütün canlı varlıklara, bütün yeryüzüne, dünyaya, güneş sistemine, bütün kâinata uzandığımda hep o düzen beni karşıladı ve hepsi Munazzım’ı bildirdi.

Düşündüm: Kâinat, sanki bir düzenler toplamı. Her şeyde bir kasd, her işte bir irade, her harekette bir tercih, her bileşimde bir hikmet o düzen içinde göze çarpıyor. Peki, eğer hepsi hepsi bir gün bozulup, yok olup gidecekse, ne anlamı kalır? O Munazzım, hepsini bir gün boş yere yok edecek idiyse, niye onlara düzen versin, niye hepsini en ince düzenle tanzim etsin? Ama düzen var; her şeyde, her işte, her harekette, her terkipte, her bileşimde kendini gösteren mükemmel bir düzen var. Madem düzen var ve bu düzen yok olmayı gerektiriyor, o halde bu düzenin başka bir hedefi var, bir maksadı var.

Tekrar kâinata yöneldim. Yıldızların dönüşünden dünyanın eğimine, balığın yüzüşünden karıncanın yürüyüşüne, kuşun kanat çırpışından çekirgenin sıçrayışına kadar nice faaliyeti anlamaya çalıştım.

Meselâ kuşlara baktım. Vücut yapıları, onların gökyüzünde mükemmel manevralar yapabilmelerine elverişli şekilde tanzim edilmiş. Vücutları, hava mukavemetini asgarîye indirecek bir aerodinamik yapıya kavuşturulmuş. Kemik içleri boş bırakılarak, fazladan hiçbir ağırlığa yer verilmemiş. Kanatlar, kuyruk, gözler, ayaklar, kaslar, solunum sistemi hep mükemmel bir uçuşu gerçekleştirecek şekilde planlanmış. Kafasındaki tüyle kuyruğundaki tüy, karnındaki tüyle kanadındaki tüy farklı yapılarda imal edilmiş. Kuşun vücudu, en ince ayrıntısına kadar, bir maslahat, bir fayda, bir hikmet gözetilerek düzenlenmiş.

Düşündüm: Bütün kuşlar gibi, bütün kâinat da bir hikmetler toplamı. Herşey, tek tek bir hikmet, bir maslahat gözetilerek yapılmış. Her işte, her faaliyette bir hikmet, bir maslahat göze görünüyor. Peki hepsi hepsi bir gün yok olup gidecekse, bu hikmette ne hikmet kalır? O Hakîm, herşeyi en ince ayrıntısına kadar hikmetle tanzim edip yaratsın da, sonra hepsini yokluğa, hiçliğe atsın, hepsini boşu boşuna yaratmış olsun, mümkün mü? Asla!

Ama gidiyorlar, ölüyorlar. Demek hikmetli oluşları bize birşeyler fısıldıyor. Madem hikmet var, anla, bu varlıklar hiçliğe gitmeyecekler, yokluğa düşmeyecekler. Bir başka yerde, meselâ ahiret tarlasında tekrar açacaklar. Öyle ya, gözle görünen hikmeti inkâr etmek mümkün mü?

Aklımın bu izahlarıyla vicdanım sükûnet bulmuş, ruhum ferahlamıştı. Kendime döndüm, aynı gözle kendi bedenime de baktım. Her birinin hikmetle, yeryi yerine yerleştirilmiş olduğu bedenimde, her bir hücreyi, her bir organı sayısız vazifeler içinde çalışır gördüm. Sadece karaciğerin aynı anda dört yüzden fazla vazife görmesi karşısında hayrete düştüm. Sadece nefes alış ile hem kanımın temizlendiğini, hem vücuduma lâzım olan ısının bir kısmının karşılandığını, hem konuşmamın gerçekleştiğini, hem de bitkilerin bizim oksijene muhtaç olduğumuz gibi ihtiyaç duyduğu karbondioksitin dışarıya salındığını öğrenmemle, hayretim iyice arttı. Her işte bir israfsızlık gerçeği gözüme çarptı. Tek bir hücreye dahi boşu boşuna, israf ile olmuş, demeye dilim varmadı.

Düşündüm: Her bir organım sayısız vazife ile donatılmışken, her birinin her bir hareketinde sayısız işler görülürken, tek hücre bile israf edilmezken, kalbimin sonsuzluk isteği, ruhumun sonsuzluk haykırışı şu dünyada cevaplanmıyor. Aksine, her an dünyama taşınan yok olup gitmelerle kalbim ağlıyor, vicdanım yaralanıyor, ruhum parçalanıyor. Duygularım cevapsız kalıyor. Emellerim karşılanmıyor. İsteklerim yerine gelmiyor. Neden? Neden bu halde ölüp gideceğim? Bütün o duygularım, emellerim, isteklerin boşu boşuna mı? Kalbim, vicdanım, aklım, ruhum boşu boşuna mı çırpınıyor?

Düşündüm: Madem israf yok. Madem hiçbir şey lüzumsuz, boşu boşuna değil. Ve madem dönmemek üzere yok olmak herşeyi abes eder, herşey israf olur. O halde, bedenimdeki israfın yokluğu gerçeği gösteriyor ki, hadsiz hesapsız duygularım, emellerim, isteklerim, düşüncelerim de kalbim, aklım, vicdanım ve ruhumla beraber israf edilmeyecekler. Başka bir iklimde sünbüllenecekler.

Düşünmeyi sürdürdüm: Madem israf yok, madem apaçık bir israfsızlık göze görünüyor, madem hiçbir şey lüzumsuz değil. Ve madem dönmemek üzere yok olmak herşeyi abes eder, o zaman herşey boşu boşuna, herşey israf olur. O halde, kendi vücudumdaki lüzumsuzluğun, israfın, abesiyetin olmayışı gerçeği, hadsiz hesapsız duygularımın, emellerimin, isteklerimin, düşüncelerimin kalbim, aklım, vicdanım ve ruhumla beraber israf edilmeyip başka bir iklimde çiçek açacağını bildiriyor. Şu dünyada o iklime duygu ellerimi uzatıyorum, ama ellerim havada kalıyor. Demek, bu dünya için havada kalıyor. Demek o duygularım, ellerini uzattıkları o iklimde yeşerecekler.

Sonra, bugünlere gelişim aklıma düşüverdi. Hem sperm, hem yumurta hücresi, onca tehlikeye karşı, ince bir düzenle, hassas bir ölçü içinde korunmasaydı, ben tek bir hücre dahi olamazdım. Ama tek bir hücre olmakla kalmadım; daracık, sıcacık bir dünyada, her türlü tehlikeden korunarak şefkatle beslendim, büyüdüm. Dahası, dünyaya gelmeme beş ay varken, bana emme talimleri yaptırıldı. Doğar doğmaz da, dünyanın en hâlis, en sâfi gıdasını hazır buldum. Ayrı ayrı tatmaklar içinde, çeşit çeşit gıdalarla beslendim, büyüdüm. Şu an bile, vücudumda farkına bile varamadığım bir düzen içinde, bana gönderilen nimetler işleniyor, ayrılıyor; her bir hücreye, ikiyüz trilyon hücrenin her birine ihtiyacı olan maddeler şaşırmadan, karıştırmadan gönderiliyor. Bu apaçık rahmet, bu merhamet olmasa, belki ben bugün hayatta olmazdım, belki doğmazdım, belki hücre bile olamazdım. Ama varım ve o rahmet bende tecellilerini göstermeye devam ediyor.

Düşündüm: Eşsiz bir merhametin sahibi olan o Rahîm tarafından, merhametle vücudumun, her organımın, her hücremin ihtiyacı karşılanıyor. Ama bir cesetten ibaret değilim. Ruhum da var. Aklım, kalbim, sayısız duygularım, vicdanım var. Ve hepsi sonsuzluk istiyorlar. Şefkat gibi, sevgi gibi, aşk gibi duygularım şu kısacak hayatta ölüp gitmeye katlanamıyor. Kalbim, onlar namına sonsuzluğu arıyor. Vicdanım, kalbimin imdadına yetişip, sonsuzluk arzusunu haykırıyor. Aklım, duygularımın, kalbimin, vicdanımın o çırpınışına cevap arıyor. Küçük midenin cüz’î arzusunu karşılamak ve geçici bir hayatı sürdürmek için ettiği dualara sayısız lezzetli gıdalarla cevap veren o Rahîm, bütün bu hıçkırıkları işitmesin, işitse de sessiz kalsın, karşılamasın, mümkün mü?

Hem o rahmet ki, sadece benim bedenimde, benim dünyamda hüküm sürmüyor. En ufak bir mahlûkun; bir bakterinin, bir sineğin, bir arının isteği de karşılanıyor. Hepsine lâyık olduğu rızkı veriliyor. Hatta, yeni doğmuş bir balarısına, her gün 1300 öğün yemek veriliyor. Kuşların da, ağaçların da, fillerin de, balinaların da ihtiyacı tedarik ediliyor. O rahmet mührü, kâinatın her bir varlığında kendini gösteriyor; inkâr edilmez bir hakikat olduğunu akla kabul, kalbe tasdik ettiriyor. Madem şu dünyada bir rahmet hakikati var, hakikî bir rahmet var, ve madem o rahmet hakikati insan için sonsuz bir mutluluğu gerektiriyor; elbette o olacaktır.

Bu düşünceler ile ferahladım. Kalbim sevinç, ruhum huzurla doldu. Vicdanımın hıçkırıkları tebessümlere döndü. O sevinçli hal içinde iken, zaten her gün, her yıl diriliş, yani haşir örnekleri yaşadığımı farkettim. Her geceden sonra gelen gündüz, her kıştan sonra açan bahar, ölüm verildikten sonra tekrar dirilişin işaretleri değil miydi? Uyku bir nevi ölüm, sabahleyin uyanma bir nevi haşir olmuyor muydu?

O düşünceler içinde, dünyayı bir büyük saate benzettim. Sâlise, saniye, dakika, saat yerine günü, seneyi, insan ömrünü, dünyanın ömrünü yerleştirdim. Sâlise saniyeyi, saniye dakikayı, dakika saati haber verdiği gibi, gün seneyi, sene insanın ömrünü, o da dünyanın ömrünü bildiriyor; ve geceyle biten her günün ertesinde sabah ile yeni bir günün geldiğini hatırlatarak, haşirden haber veriyordu.

V.

O günü artık hatırlıyorum. Tek bir hücre idim, bebek olarak doğdum. Çocuktum, genç oldum. Gencim, yaşlanacağım. Ellerim, ayaklarım titremeye başlayacak, saçım ağaracak, tenim büzülecek, gözümün feri sönecek, dişlerim beni terkedecek. Benim için, ‘bir ayağı çukurda’ bile diyecekler.

Ve ben, gençliğimi özleyeceğim. Kırlarda koştuğum, deniz kenarında sorularla beraber dolaştığım gençlik günlerime özlem duyacağım. "Keşke gençliğim geri gelse..." diyeceğim. Ama bu dünyada bu mümkün olmayacak. Ve ben, o ihtiyar halimle, ruhumda, o gençliğimi ebediyyen yaşayacağım. Sonsuz hayata özlem duyar olacağım. Sevinçle, şükürle o âleme göç anını bekleyeceğim.

Ve bir gün, yahut bir gece, ben o âleme doğru kanatlanmışken, bu dünyada kalanlar, "Uyudu, uyanamadı" diyecekler. Kabrimdeki o derin uykumda rüyalar göreceğim. Nasıl gündüz yaşadığımız olaylar, kafamızı meşgul eden düşünceler gece rüyamıza giriyorsa, o derin uykumda da şu dünyada ne görmüşsem, onları tekrar göreceğim. Şu dünyada eğer ilâhî güzelliği görmüşsem, güzel rüyalarım olacak.

Sonra... Sonra bir gün, ne zamandır bilinmez, bir melek sırtımı tıklatacak. "Kalk" diyecek. "Rüya bitti. Rahman’ın cenneti, yarınsız günün sonsuz sabahında, seni bekliyor."

Kalkıp yürüyeceğim... Rahmetiyle bütün ihtiyaçlarımı karşılayana, hikmetiyle bu günü va’d edene, sevgisiyle bütün ümitlerimi canlı tutana, Rabbime kavuşmak için yürüyeceğim.

Sonsuza kadar...

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1ılahı kutret olmalıısrafıl kapucu, 05.09.2007, İstanbul

hersey guzel rabbım yolundan kımseyı ayırmasın. saygılarımı sunarım. ısrafıl




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut