Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Liyakat
–İsmail Örgen

[*4.653 yazı içinden]

İyi ama ölüm cezası dirilere uygulanır…

Yazara Mesaj Gönder

İdam cezası için “yanlış karar verilirse, geri dönüşü yok…” diyenlere de sormak gerek: “Apaçık yanlış kararla geri dönüşsüz biçimde öldürülen maktule merhametiniz nerede?”


ÇAĞDIŞI SAYILMAKTAN korkmadan, kınayanların kınamasına aldırış etmeden söylüyorum. Bir cana kıymanın karşılığı canlı kalmak olmamalı. Bir insan bir insanı kasten, bilerek, isteyerek, planlayarak öldürmüşse, verilmiş bir “ölüm cezası” vardır zaten. Üstelik bu ceza, kendince suçlayan, keyfince yargılayan biri tarafından, dilediği vakitte ve dilediği biçimde infaz edilmiştir. Öldürenin öldürülmesine karşı çıkan kafa, öldürülene uygulanan –yargısız, haksız ve keyfî-“ölüm cezası”nı onaylıyor demektir. Dileyen dilediğini hunharca bir cinayetle idam ederken, idam edene en baştan hayatta kalma teminatı veriyoruz. Bu arada, öldürmeye yeltenen de öldürülebilirdi öldüreceği kişi tarafından. Bu defa da öldürmek isteyenin öldürülmesine ses etmeyecektik. Demek ki fırsatçı ve pragmatik bir yaklaşımla adalet terazimizi “hayatta kalan”dan yana ağdırıyoruz. “Kalan sağlar bizim” oluyor. Buna adalet diyemeyiz. Adalet diyemediğimizi ise hayatla bağdaştıramayız. Bunun adı zulümdür ve zulümde ölüm vardır. Hayat ancak adaletle mümkündür.

İdam cezasının ucunda ölüm var diye kendine yediremeyenlerin bilmesi gerek ki, idam cezası karşıtlığının ucunda da keyfi ölümler, kaba infazlar, acımasız soykırımlar vardır. İdam cezası için “yanlış karar verilirse, geri dönüşü yok…” diyenlere de sormak gerek: “Apaçık yanlış kararla geri dönüşsüz biçimde öldürülen maktule merhametiniz nerede?”

“Ölen öldü, geri dönüşü yok nasılsa, bari bir ölüm daha olmasın…” muhakemesi de ilk bakışta pek insaftan yana görünüyor. Ancak “bari bir ölüm daha olmasın…” temennisi, öldüreni bir daha öldüremeyecek şekilde müebbet hapsetseniz bile, yeni öldürenler ortaya çıkarıyor. Çünkü görünüşte insaflı muhakememiz bir başkasının aklında şöyle tekrarlanıyor: “Nasılsa öldürdüğümü öldürdükten sonra her şartta hayatta kalacağım, ölecek ölsün.” Böylece “bir ölüm daha olmasın” derken yeni ölümler çağırırız.

Tüm bunları, “ölüm cezası, cinayetlere karşı caydırıcıdır” hükmüne gerekçe bulmak için söylüyor değilim. Sadece, ceza olarak adam öldürmeyi çirkin bulanların tutarsızlığını ortaya koymak istedim.

Ölüm cezasının varlığının cinayetlere karşı caydırıcı olup olmadığı bir başka konudur. Söz hakkı toplumbilimcilerindir.

Söz caydırıcılığa geldiğinde, öldürmeden yaşamaktan söz ediyoruz. Bir canın dokunulmazlığını hayat tarzı haline getirmekten söz ediyoruz. İşte burası hepimizi hemen şimdi ilgilendirir. Bence ölüm de hayat da burada saklıdır. Çünkü insan öldürme konusundaki kavrayışımız kolektif bir çaba gerektirir. Ceza kanunlarına odaklanırken, bu sırrı kaçırmış olabiliriz.

İnsan aklını ayağa kaldıran, hayata hayat katan vahiy der ki, “Kısasta sizin için hayat vardır.” [Bakınız: Bakara, 179] ‘Kısas’ı “adil karşılık” ve “cezada denklik” olarak açarsak, içine ölüm cezası da girer. Öyleyse “Ölüm cezasında sizin için hayat vardır” diye bir anlam şubesi de vardır ayetin.

“Ölümde sizin için hayat var.”

Nasıl yani?

Üzerinde düşünmeye değmez mi?

İdam cezası dönse mi dönmese mi tartışması, vahyin bir “hayat sırrı”nı çözmeye vesile olsa diyorum. Yoksa zaman geçer de unutur gider, nasipsiz kalırız. (Şahsen, içinde “hayat” geçen ayetleri daha bir heyecanla karşılarım. “Hayat var”sa, ben de orada olmalıyım. O hayat sırrını ıskalamamalıyım.)

Vahiy, öldürenin ölümü hak edip etmemesinden önce, öldürenin öldürmeyi hakkı görüp görmemesiyle ilgilenir. Cinayetin sonrasına değil, cinayet öncesine müdahil olur. Hayata “dokunmama sorumluluğu” inşa eder. Bir insana kıymak, bütün bir insanlığa kıymak gibidir. Kıyılan canın bir olmasıyla bin olması fark etmez. Hatta “canına kastedilen”in canlı olması bile gerekmez. İcabında taş da dokunulmazdır. Gerektiğinde dal bile koparılmazdır.

Vahiy, insanı herkese ve her şeye bir canlı olarak muhatap olacak bir diriliğe çağırır. İnsanın kalıbıyla yaptığı eyleme kalbini de dahil eder. “Ölüm cezası alırsam…” korkusuyla öldür(e)meyen bir insan, “katil” olmaktan kurtulmaz. Zoraki masum kalır. Öldürmek istemediği için değil, öldüremediği için öldürmez. Korkudan dolayı öldüremeyen değil, saygısından ötürü öldürmeyen bir insanı irade eder vahiy. Hayata saygısı olmadığı için öldüren biri, öldürdüğü için öldürülürse, ölüm cezasını “intikam” olarak algılar. Zorla öldürülür; misilleme kurbanı olur. Asıl masumiyet, insanın öldürmeme sorumluluğunu bile isteye üstlenmesidir. Çünkü insan her eylemine “bile isteye” katılacak bir kalbe sahiptir. Sahih bir medeniyetin, mensuplarını kendi kurallarına gönüllüce katılmaya ikna edecek derinlikte olması beklenir.

Vahiyden kopuk uygarlıklar insanı et ve kemikten ibaret görür. Onu cismi üzerinden biçimlendirir. Kuru yasaklarla önünü keser, zorlayıcı emirlerle yokuşa sürer. Vahyin inşa ettiği akıl ise kalıbın içine kalbi yerleştirir. Her eyleme gönüllü katılımı bekler. Gönülle yaratılan insanı gönüllü Yaratan’ın dilediği budur.

Vahiy, çokça magazini yapıldığı gibi, hırsızın hırsızlıktan sonra elinin kesilmesiyle ilgilenmez; muhtemel hırsızın elinin hırsızlıktan kesilmesiyle ilgilenir. Sırf güç yetiremediği için çalamayan bir insan, hırsızlıktan arınmış değildir. Aslolan, çalmaya tenezzül etmeyecek dirilikte bir vicdan inşa etmek, hırsızlığa mecbur bırakmayacak cömertlikte bir toplum kurgulamaktır. Vahyin “yaptırımları” bedensel zorlamalar üzerinden değil, kalbî iknalar, gönüllü katılımlar üzerinden yürür. Hayat ise ancak kalbin özne olduğu yerde, gönülden katılımın olduğu yerde vardır.

Şu halde, “hayat”ın hakkını vermeyen bir uygarlığın “ölüm”le hizaya getirme hakkı olamaz. İnsanı öldürmemeye ikna edecek gönül içeriğinden yoksun bir uygarlığın “öldürmesi” adalet olamaz elbette. İnsanın canı gönülden öldürmemeye ya da çalmamaya ikna olacağına inanmayan bir uygarlık, aslında insanın yaşadığına ikna olmamış bir medeniyettir. Böylesi bir uygarlığın adalet gereği de olsa “can alma” hakkı yoktur. Ölüm cezası yaşayanlara uygulanır. İnsanın insan olarak yaşadığına inanmayan bir uygarlık insanı niye öldürmeye kalkar ki?

Sözün özü: Vahyin ruhtan başlayarak dirilttiği bir toplumun ‘kısas’ında [içinde ölüm de olsa] hayat vardır. Amennâ. Ama insana “hayat gibi hayat” vaad etmeyen, güzelliği ete kemiğe indirgeyen, değeri tene kabuğa yükleyen, ruhsuz ve kalpsiz bir uygarlıkta ölüm cezası olsa ne yazar olmasa ne yazar… Herkesi yaşarken idam etmektedir o uygarlık, baştan yok saymaktadır.

Cana kıymanın karşılığında kendi canından olmaya gönüllüce razı olan bir vicdan, kıyabileceği bir canı kendi canı kadar aziz görmeyi öğrenecektir. Böylece kendine de başkasına da kıyamayacak, kısas sayesinde en az iki hayat bulacaktır.

  10.04.2011

© 2015 karakalem.net, Senai Demirci

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut