“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Mezhep Karşıtlığı Problemi
–Abdülhakim Murad

[*4.597 yazı içinden]

 Arşiv

İbrahim’in Altıncı Duası

Yazara Mesaj Gönder

HİKMETİNİN SONSUZLUĞUNA şu kâinatın şahit olduğu Hakîm bir Rabbin kelâmıdır Kur’ân. Onun da her bir âyeti binler hikmet yüklüdür. Ve, zahiren olmuş bitmiş bir olayı anlatıyor gibi gözüken peygamber kıssaları da buna dahildir. Bu kıssalar, olanı anlatırken olması gerekeni de bildirir bize; olmaması gerekeni de. Bu kıssalarda şahsî hayata, aile hayatına, toplum hayatına, hayatın başkaca tüm alanlarına ilişkin manidar dersler verilir.

Yine bu kıssalar, özellikle babanın da, oğulun da peygamber olduğu kıssalar, her iki noktada da yaralı bizlere, hem nefis terbiyesine, hem çocuk terbiyesine ilişkin hikmetli ölçüler sunar.

Kur’ân, birçok peygamberi anlatırken bir aile tablosu da verir: İbrahim ve oğulları İsmail ve İshak, İshak ve oğlu Yâkub, Yâkub ve oğlu Yusuf, Dâvûd ve oğlu Süleyman, Zekeriya ve oğlu Yahya, baba-oğul peygamberdirler. Keza, Lokman aleyhisselâmın adı zikredilmeyen oğluyla yaptığı konuşma, başlıbaşına imanî bir eğitim manzumesidir. Şuayb aleyhisselâmın biri Hz. Musa gibi ulu’l-azm bir peygambere eş olan kızları, Lût ve kızları anlatılırken, hususan kız çocukların terbiyesine ilişkin hikmetler çıkarmak mümkündür. Dünya kadınlarının en üstünü olan Meryem’e hamile iken annesinin yaptığı duada, Musa’nın annesinin duasında, Zekeriya’nın duasında da gerek anneler, gerek babalar için çok ibretler saklıdır. Nuh ve Lût kıssaları ile Firavun’un eşi Asiye’nin kıssası ise, ‘problemli’ evliliklere ilişkin ibretli sahneler bulur insan. İsmail’in onu kurban olarak adayan babasına verdiği mükemmel cevap ile, verdiği bir hükümde yanlışlık olduğunu bildiren oğlu Süleyman’a Davud’un gösterdiği mukabele, gerek çocuklar, gerek anne-babalar için, ‘hakkın hatırını üstün tutma’ya dair eşsiz nebevî örneklerdir. Musa-Harun beraberliğinde veya Yusuf aleyhisselâm ile kardeşleri arasındaki ilişkide, gerek uyumlu, gerek problemli kardeşliklere ilişkin ilahî dersler verilmektedir.

Bir bakıma, denilebilir ki, Peygamber kıssalarının tümü ‘aile’ boyutuyla ele alındığında, tüm yönleriyle bir ‘Kur’ân ailesi’ tablosuna ulaşmak mümkündür. Tüm kıssalarda bir bütün olarak sunulan ‘Kur’ân ailesi’ dersinin her yönüyle özeti ise, herhalde İbrahim kıssasıdır.

Hemen belirtelim: Hz. İbrahim, iki nuranî silsilenin ilk halkasını teşkil eder. Küçük oğlu İshak’la başlayan silsile, torunu Yakub’la devam etmiş; Yakub’un neslinden ise, başta Yusuf (a.s.), Musa, Hârun, Yûşa, Dâvûd, Süleyman, Zekeriya, Yahya ve İsa’ya dek uzanan nebevî ve nuranî bir silsile zuhur etmiştir. Büyük oğlu İsmail’le başlayan nuranî silsilenin ortasında ise, nebilerin sonuncusu ve en ekremi olan Muhammed-i Arabî (a.s.m.) vardır. Ki, bu silsile, Resul-i Ekrem’in kızı Fâtıma ile damadı Ali’nin oğulları olan Hz. Hasan ve Hüseyin’le devam edip bugünlere ulaşmıştır. Böylesi iki nuranî ve mübarek silsilenin başında İbrahim aleyhisselâm vardır. Dört semavî kitabın elçisi olan dört resul de onun soyundandır. Musa da onun zürriyetindendir; Dâvûd, İsa ve Muhammed de...

İbrahim aleyhisselâmın böylesi bir şerefle şereflenmesinin ardındaki sır nedir? İbrahim ne yapmıştır da böylesi bir ikrama mazhar kılınmıştır? Hem, neden ondört asırdan beri bütün ümmet bütün namazlarda o ve âli için salât ve bereket duası edegelmektedir?

İbrahim aleyhisselâmın birçok sûreye yayılan hayat öyküsü, bu soruların cevabını da içerir. O, inkârcı bir kavim içinde, küfründe mutaassıp bir babanın oğlu olduğu halde, eşsiz bir ubudiyet sergilemiştir. Her yanı küfür ateşinin sardığı bir ortamda yakıcı ateşler içinde kalmış, ama yanmamıştır. Hiçbir anını ve hiçbir duygusunu küfür ateşine atmamış; o yüzden, yıllar sonra Nemrud’un dağ gibi külhanları bile, Allah’ın izniyle, onu yakmamıştır. Daha küçük yaşta, Meryem sûresinin sonlarında zikredilen o dokunaklı "Yâ ebetî! Yâ ebetî" hitabıyla babasını fıtratın sesine çağırmıştır. "Babacığım, ey babacığım" gibi hem hürmet, hem şefkat yüklü bir hitapla babasını şeytanın icad ettiği putlara tapmaktan alıkoymaya çalışan bir peygamberdir o. Rabbinin, hepsi de ‘en güzel kıvam’da yaratılan tüm insanlara dercettiği o güzelim fıtratı hiç bozmamıştır. Bilakis, küçük yaştan itibaren, onun fıtrat hamuru imanî bir sevkle yoğrulmuş ve pişmiştir. Onun kavmine verdiği ve Kur’ân’ın beyanıyla tüm zamanlara irad olunan kudsî "Lâ uhibbu’l-âfilîn" dersi, enfüsî tefekkürün âfâkî tefekkürle buluştuğu eşsiz bir olay hükmündedir. "Kaybolup gidenleri sevmem" cümlesiyle özetlenen bu tefekkür, fıtratını bozmayan bir insanın, fetret insanı bile olsa, Fâtır-ı Hakîm’i bihakkın bulacağını belgeler. O, bu tefekkür üzerine kurulan imanî bir hayat yaşamıştır. Hayatının her bir karesinde, her zamanın insanı için geçerli bir iman talimi saklıdır. Böylesi bir hayatın karşılığı ise, İbrahim’in Rabbinin "İbrahim ne güzel bir kuldu!" fermanıyla, onu tüm zamanlara bir ubudiyet örneği olarak sunması olmuştur.

Onun tefekkürüne, hayat tarzına ve sözlerine akseden bu imanî tablo, elbette dualarında da berrak bir biçimde görülür. Dua, ubudiyetin özüdür. Dua halinde olma, insanın acziyetini kabul ettiğinin, ve de dergâh-ı ilahînin dışında arzusuna ve ihtiyacına cevap verecek hiçbir merci olmadığını anladığının ifadesidir. Nitekim, Rabbimizin küllî rububiyetine karşı en güzel ubudiyet tavrını takınan peygamberler, Kur’ân’da dualarıyla da anılırlar. Bu dualar, bize, nebîlerin neyi nasıl ve ne için istediğini gösterir. Böylece, bize de duanın aslını, usulünü ve edebini bildirir.

İşte, İbrahim aleyhisselâmın duaları da, bu nazarla okunmalı; bu anlayışla üzerinde durulmalıdır. İbrahim, iki nuranî silsilenin başı ve de ‘halîlullah’ olan ‘güzel bir kul’dur; ve onun dualarında, ‘millet-i İbrahim’e dahil olmamızın usulünü bulmamız mümkündür.

İbrahim aleyhisselâmın hepsi de Rabbinin katında kabul görmüş duaları, değişik sûrelerde zikredilir. İbrahim sûresinde ise, bu duaların bir kısmı ard arda gelir. Bu İbrahimî duaların altıncısı ise, bugünün aile ve evlat belası çeken insanları için, nuranî bir iksir sunmaktadır. Altı kelimeden oluşan ve kısa bir meali "Rabbim, beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle" şeklinde verilen bu duada, o kudsî nebî Rabbine şöyle yakarır:

AYET GİRECEK, İBRAHİM, 40

"Rabbi’c’alnî mukîme’s-salâti ve min zürriyyetî."

Bu kısacık dua, kısalığına mukabil, geniş ve derin mânâlar barındırır. Bu duanın her bir kelimesi dahi, çok anlamlar taşır dünyalarımıza.

İbrahim, Rabbine yönelişiyle, en başta, bize hep hatırımızda olması gereken ama neredeyse daima unuttuğumuz rububiyet-ubudiyet denklemini hatırlatır. İnsan, tüm kâinatı kuşatan mutlak bir rububiyetin sahibi olan; zerreden galaksilere tüm mahlukatı her an her haliyle terbiye, idare ve tasarrufu altında tutan; bütün mahlukatının bütün ihtiyacını görüp ona lâyık tarzda karşılayan Zât-ı Zülcelâle karşı, küllî bir ubudiyetle yükümlüdür. Öyle bir Rabbin huzurunda terbiye ve idareyi başka ellerde aramak, o kulluğun edebine aykırıdır. İbrahim, daha en başta, Rabbine yönelişiyle bu dersi verir. Tüm kâinatın O’nun tasarrufunda olduğunun, tüm yapılışların ardındaki ‘câil’in O olduğunun şuuru içinde, kendi matlûbunu ve maksûdunu doğrudan doğruya O’ndan ister.

Matlûbu ve maksûdu ise, Rabbine hep dünyanın fani yüzüne takılıp kalan nazarlarla yalvaran; O’na yönelmeyi çoğunlukla unuttuğu gibi, hatırladığı anların çoğunda da O’ndan fena ve fani şeyler talep eden bizlere ibretli bir uyarı hükmündedir. İbrahim’in altıncı duasında istediği şudur: namaz kılmak! Daha doğrusu, ‘namazda mukîm olmak.’ Çünkü, tüm kâinatı yaratan, tüm kâinatın şehadetiyle mutlak ve küllî rububiyetini gören gözlere gösteren ve bizi rububiyete karşı ubudiyetle mukabele edecek bir fıtratla yaratan Rabb-ı Rahîm’e karşı kulluğumuzun en net, en berrak, en muazzam ifadesi namazdır. O yüzden, bütün nebîler namaz kılmış; ve Resul-i Ekrem onu ‘iki gözümün nuru’ olarak tanımlamıştır.

Ve Rabbimiz, tüm kâinatın şahit olduğu daimî bir rububiyet sergilediğine, şu kâinatı her daim terbiye ve idaresi altında tuttuğuna göre; böyle daimî bir rububiyet karşısında kula yakışan, daimî bir ubudiyet sergilemektir. Kulluğun en berrak, en muazzam ifadesi olan namazı devamlı kılmaktır. Zahiren namaz kılmıyor olduğu ânları da namaz kıldığı ânların dünyasına taşıdığı ubudiyet şuuruyla yaşamaktır. Üzerimizde her an cilvesi görünen bir rububiyete karşı, üzerimizde her an bir kulluk tavrı, şuuru ve edebi taşımaktır. Bunun için, İbrahim "Rabbim, beni namaz kılanlardan eyle" demekle yetinmez. ‘Namaz üzere kâim olma,’ ‘namazda mukîm olma,’ ‘devamlı namaz şuuru üzere olma’ duasında bulunur.

Manidardır, dua burada bitmez. Hemen ardından, İbrahim, ‘ve min zürriyyetî’ diyerek, çoluk-çocuğu ile soyundan gelecek olanları da duasına dahil eder. Çünkü, yalnız kendisi için yaptığı bir dua, yalnız kendisi yaşadığı sürece yaşanacaktır. Oysa, İbrahim şu dünyadan göçüp gitse bile, dünya durduğu müddetçe, rububiyet-ubudiyet denklemi de duracak; Rabbimizin mutlak rububiyetine karşı kullarının küllî bir ubudiyetle mukabele etmesi gerekecektir. Bu noktada, İbrahim (a.s.) mutlak ve daimî bir rububiyete karşı daimî ve küllî bir ubudiyetin gereğine inandığı için, yalnız kendisi için namaz duası etmekle kalmaz. Kendinden sonra da, zürriyetinin bu kulluğu her daim sergilemelerini ister.

İbrahim aleyhisselâmın altı kelimelik bu altıncı duası, bu bakımdan, çift-yönlü bir mahiyet taşır. İbrahim, bir yanda öncelikle ve bizzat kendisinin namaz üzere olmasını istemektedir. Öte yanda, bununla yetinmeyip, ailesi, çoluk-çocuğu, zürriyeti için de aynı şeyi istemektedir. Diğer bir açıdan bakarsak, İbrahim yalnızca zürriyetinin namazda mukîm olup her ânını ubudiyet şuuruyla yaşaması duasında bulunmamakta; bunu evvelâ ve bizzat kendisi için istemektedir.

Bu çift-yönlü dua, şu dersi verir: Yalnız kendi kulluğunu düşünüp çoluk-çocuğunun kulluğuna dair bir sorumluluk hissi taşımamak da yanlıştır; yalnız çoluk-çocuğunun kulluğunu düşünüp kendisi o şuurdan uzak yaşamak da. Her iki çaba da, her iki yöneliş de yarımdır, eksiktir, boştur.

İnsan, evvelâ ve bizzat ubudiyet şuuruyla donanmakla; ama aynı zamanda bu şuuru ailesi, evladı, zürriyeti ile paylaşmakla yükümlüdür.

İbrahim aleyhisselâmın iki nuranî silsilenin ilk halkası olmasıyla sonuçlanan bu eşsiz dua, bu bakımdan, bu zamanın aile ve evlat belası taşıyan biz insanlarına muazzam mesajlar taşımaktadır.

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

3güzel yazı ama....bülent aktürk, 18.12.2007, istanbul

......yarımdır,eksiktir,boştur.

değil....

......yarımdır,eksiktir ama BOŞ değildir.

hiçbir yöneliş,çaba,gayret .....O'NUN(C.C) tarafından boş bırakılmaz, O'NA(C.c) ruhumuz kurban.

BİZİ HİÇ ELİ BOŞ BIRAKMADI Kİ.

2, 16.08.2006,

INSANI KENDI IÇINE DÖNDÜREN BIR DEGERLENDIRME. TESEKKÜR EDIYORUM

1EdepYavuz Said, 30.07.2004, Cin

Kitabinizi incelerken dikkatimi ceken bir husus acaba niye peygamberlerin isimlerini yazarken Hz. veya sonunda a.s gibi hurmet ifadelerini kullanmiyorsunuz? Okuyani, peygamberlerden bahis actiginda sadece ismiyle hitap etme bahtsizligina tesvik etmis oluyorsunuz.Hurmetle




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut