Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Kim haklı?
–İsmail Örgen

[*4.536 yazı içinden]

 Arşiv

Kur’Ân’ı Nasıl Okumalı?

Yazara Mesaj Gönder

İNSANOĞLU, HER zaman iki gerçeklik arasında dolanır durur. Bir yanda kendi iç dünyası vardır; öte yanda dış dünya. Bir yanda enfüsî, öte yanda âfâk...

Hayatımız, baştan sona, bu iki dünya arasında muhatabiyetler kurmakla geçer. Kendi başına bir mevcuttur insan; ama etrafındaki tüm şeylerle ilgilidir. Kendi iç dünyası vardır; ama bu iç dünyada neler olup bittiği, dış dünyaya yansıyan söz, hal ve fiillerden anlaşılır.

Ve insan, her iki dünyada doğru seçimler yapıp doğru çizgiler çizerek doğru adresler bulmakla yükümlüdür. Ne yalnızca içinden doğru şeyler geçirmekle yetinip, dış dünyaya yansıyan hiçbir doğru amele teşebbüs etmemesi onu kurtarır; ne de, dışarıdan doğru gibi gözüken işleri kötü niyetlerle gerçekleştirmesi. İnsanın, bu iki dünyanın uyumunu sağlaması gerekir. Sahih niyetlerle, salih amellerde bulunması gerekir. Her iki dünyada da, doğru bir çizgide yürüme durumundadır insan.

Nitekim, dış dünyada bunca şeye muhatap kılınırken, kimi tercihlerle yüzyüze bırakılmışızdır. Sözgelimi, dış dünyada muhatap olduğumuz şeyler arasında su da, şarap da vardır. Rabbimiz bize suyu helâl, şarabı haram kılmıştır. Yani, şarabı içmemekle yükümlüyüzdür. Şarabı içmeyiz; ama Rabbimiz haram kıldığı için içmeyiz. Şarap içmemenin âlemlerin Rabbinin küllî rububiyetine karşı bir ubudiyet ifadesi olması, onu Rabbimiz öyle emrettiği için içmediğimiz takdirde mümkün olur. Zahirde, bu gerekçeyle şarap içmeyen biri ile, yalnızca sağlığını koruma gibi bir gerekçeyle şarap içmeyen biri, aynı konumda gözükür. Oysa ‘enfüsî’ planda, ikisi zıt konumlardadır. Birinin niyeti ubudiyettir; diğerinin dünyasında ise ubudiyetin yeri yoktur.

Aynı şekilde, dış dünyada muhatap olduğumuz, kendisine muhtaç halde yaratıldığımız ve Rabbimizin bizim için helâl kıldığı suyu içmek de kendi başına bir ibadet değildir. İnsanın, içilmesi helâl olan suyu içerken, helâl bir niyet de taşıması gerekir. Meselâ, nasıl haram olan şarabı içen biri Rabbinin emrine karşı geliyorsa, helâl olan suyu Sâniine nisbet etmeden içen biri de Rabbinin emrine karşı gelmektedir. Suyu içmenin ‘âfâkî’ planda helâl olmasının yanı sıra, ‘enfüsî’ âlemde helal bir niyet taşımamız da gerekir. Helâl olan su, ancak Rabbinin bir ihsanı ve ikramı bilerek, Rabbinden gayrı şeylere nisbet etmeyerek içilince helâl bir niyetle içilmiş olmaktadır.

Benzer şekilde, Rabbinin emri gereği domuz etini yemeyen bir insan, koyun etini de, yine Rabbinin emri gereği, O’nun adına, O’nun ikramı bilerek ve O’na şükrederek yeme durumundadır. Helâl olan koyun etini haram bir niyetle yiyemeyiz. Nitekim, onu, Allah’ın kudret ve rahmet eseri değil, tabiatın ürünü veya şans eseri görerek yiyecek olsak, haram yemiş oluruz.

Örnekleri böylece uzatmamız mümkün... Ancak bu iki örnek dahi, enfüsî dünya ile âfâkî dünya arasında tam bir tutarlılığın önemini açıkça gösteriyor.

Bu, hayatımızın her adımında, her bir işimizde dikkat etmemiz gereken bir husustur. Bir bakıma, hayatımızın her anını kulluk şuuruyla yaşamak, her bir fiilimizi bir ibadet hükmüne getirmek, tümüyle hayatımızı bir ubudiyet manzumesine dönüştürmek, böylesi bir dikkatle mümkündür. Dış ile iç, enfüsle âfâk, zahirle bâtın hep birbirini tamamlama durumundadır.

Bu ikili hal, tenbel ve kolaycı dimağlarımıza karşı, ciddi uyarılar da taşıyor. Kısaca, lûgatlere bile yer etmiş ‘zevâhiri kurtarma’ tavrının da, amelî bir yansıması olmayan kuru bir bâtınîliğin de boş ve sonuçsuz olduğunu gösteriyor.

Bu noktada, Kur’ân-ı Hakîm’e muhatap olurken bile,óAllah korusunósahih olmayan bir niyetle o muhatabiyeti lekeleme tehlikesiyle yüzyüze bulunuyoruz.

Açıkçası, Kur’ân okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın. O İlahî Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken, sahih bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki, Kelâm-ı Ezelî’ye gerçekten muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve ihlasla ona yönelme şartına bağlanmış bulunuyor.

Bizatihî Kur’ân’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen (56:80); insanları hidayete eriştiren ve hakkı bâtıldan ayıran (2:185); sonsuz hikmetler yüklü (36:2); sonsuz derecede kerîm (56:77) bir Ezelî Kelâm’dır Kur’ân. "Onun ahlâkı Kur’ân’dı" diye tarif edilen Ümmî Nebî (a.s.m.), kendi hayatıyla, Kur’ân’ın bu sıfatlara bihakkın mazhar olduğunun en birinci delilidir. Keza, ondan aldıkları hidayet dersiyle bütün insanlık tarihine manidar ubudiyet örnekleri sunan sahabiler de... Ve her biri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale erişen milyonlarca asfiya ve evliya ile hayatları onunla nurlanan yüzmilyonlarca mü’min de onun tüm bu özellikleri bihakkın taşıdığının şahidi ve delilidir.

Fakat, bizatihî Kur’ân, muhataı olan bizleri, kendisine sahih bir niyet ve sağlam bir itikad ile, samimiyet ve ihlas içinde muhatap olma konusunda uyarır. Meselâ l-i İmran sûresinin yedinci âyetinde, kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne için’ onu okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette ise, hidayet bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu bildiren bir duayla yüzyüze geliriz. Böylesi dehşetli bir tehlikeye karşı, insan, acziyet ve tevazu içinde Rabbine sığınma durumundadır: "Ey Rabbimiz! Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma, bize katından bir rahmet ver. Gerçekten herşeyi veren Sen’sin."

Tüm bu hususlar, şunu açıkça gösteriyor:

Kur’ân, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir ilahî hitabdır. Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlukatın Hâlikı namına bir ezelî konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin Kelâm-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve Mu’cizu’l-Beyan’dır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz bir hidayet rehberi olan Kur’ân’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.

O Mu’cizü’l-Beyan’ı ona iftira etme niyetiyle okuduğu için getirdiği nurdan küçücük bir hisse dahi kapamayan, yalnız ve yalnız azabını arttıran binlerce kötü niyetli oryantalistin hali, bunun açık bir delilidir. İçlerinde, Arthur Jeffery yahut A. Guillaume gibi, Kur’ân hakkında birçok Müslüman âlimden bile daha fazla bilgi edinenler olmuştur; ama tüm bunlar, ‘kalblerindeki kaypaklık’ yüzünden, sonuçta azablarını arttıran bir ‘fitnecilik’ten başka bir işe yaramamıştır.

Oysa muhatap oldukları Kitab, 1400 yıldan beri yüzmilyonlarca insanı hidayete eriştiren; yüzbinlerce müdakkik aklın ve uyanık kalbin hakkını kabul ve teslim ederek kendine rehber edindiği Kelâm-ı Ezelî’dir.

Demek, en haklı ve en hakikatli şeye muhatap olunması bile, eğer niyetler sahih değilse, insanı kurtarmıyor. Kalbdeki siyah bir nokta, iç dünyada gizlediği kirli bir niyet, herşeyi altüst edebiliyor.

Bu sırdandır ki, Rabbimizin üzerimizdeki rahmetinin en birinci delili olan o hidayet rehberi, kimi âyetleriyle, kendisini nasıl okuyacağımızı da öğretiyor. Nasıl bir muhatabiyetle Kalbimizi onun nuruna açmak için ona nasıl muhatap olmamız gerektiğini gösteriyor. İç dünyamızı nasıl bir yönelişle onun hakikatlerine yönelteceğimizi ders veriyor.

Bizatihî Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş şeytana karşı, Rabbimize sığınmaktır. Nahl sûresinin 98. âyeti, bize bunu emretmektedir:

"Kur’ân okumaya başladığın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın."

İlk iş budur.

Neden ilk iş budur?

Çünkü, Kur’ân’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur: O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın mahlukatını ‘iyi-kötü,’ ‘eksik-mükemmel’ ayrımına tâbi tutmuştur. Bu şekilde hem kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur ve noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan yürüyerek, nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine karşı isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. Buna karşılık Cennetten kovulmuş; fakat, Rabbimizin çok hikmetler yüklü bir fermanıyla, Kıyamet gününe kadar, azabı tehir edilmiştir. Yeryüzündeki bütün fesadın, bütün şirk ve dalâlet felsefelerinin, bütün sapkın yaşayışların perde gerisinde, onun izi ve imzası vardır. İnsanı nefisperest olmaya sevkeden de, esbabperestliğe meylettiren de odur.

O yüzden, Kur‘ân insanı şeytan karşısında sürekli uyarır. Kimi zaman "Onu dost edinmeyin" buyurur, kimi zaman onun bizim en büyük düşmanımız olduğuna dikkat çeker, kimi zaman "Ey iman edenler! Şeytana ibadet etmeyin, Bana ibadet edin" fermanını iletir. Onun Rabbimizi tanımak için verilmiş tüm kabiliyetleri aldatıcı heva ve hevesler uğruna öldürdüğünü; ebedî bir hayatın önsözü olarak bize emanet edilmiş şu dünya hayatını boş ve amaçsız bir oyalanmaya dönüştürdüğünü vurgular. Bütün kötülüklerin, bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde şeytanın bir dahli vardır.

Bu bakımdan, şeytandan istiaze etmek, yalnızca tek bir kötüden ve tek bir kötülükten uzak durmak anlamıyla sınırlı kalmaz; tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır. Kur’ân’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Onu şahsî bir menfaat için okumama da bu anlama dahildir; bir dünya ehlinin menfaati için okumama da... Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmama da... Ona şöhret için muhatap olmama da bunun içindedir; kendi aklına güvenip, aklını doğrulama mercii, onu ise aklın kölesi kılmama da...

Zaten, ‘istiaze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabullenmeyip kendisine güvenen başkasına sığınmaz. Başkasına sığınma, ancak acziyetini görenlerin kârıdır. Allah’a sığınma ise, ondan başka tüm şeylerin sığınmaya lâyık olmadığını bilip görmeyi gerektirir. Allah’a sığınan, başka herşeyin mahluk olduğunu biliyor ve kendileri birer mahluk olarak korunmaya muhtaç bulunan şeylerin sığınmaya lâyık olmadığını görüyor demektir. Bu bakımdan, şeytandan ‘istiaze’ imanın ve ubudiyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Şeytandan ne kadar istiaze ediyorsak, acziyetimizi o derece kabul ediyor, ve Rabbimizin hıfz ve rahmetini o derece görüyoruz demektir.

Dolayısıyla, istiazeye niyet eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden, Kur’ân’da belirtildiği üzere ‘kibirlenerek kâfir olan’ şeytanın ürettiği en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak enaniyetimizi kamçılamaktır. Bir Kur’ân talebesinin hakikatli ifadesiyle "Şeytanlar enenin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derelerine atıyorlar." İstiaze sayesinde, bu tehlike yolun daha başında bertaraf edilmektedir.

Rabbimizin, Kur’ân-ı Hakîm’ine muhatap olmak isteyen tüm insanlara bildirdiği öncelikle şeytandan ‘istiaze’ etme emri, içinde böylesi binler sır, binler hikmet, binler eser-i rahmet barındırır.

Nitekim, Kur’ân okumaya başlamadan önce "Euzu billahi mine’ş-şeytani’r-racîm" denilmesi, Kur’ân’a muhatap olurken bu hakikatı asla unutmama kasdıyla, farz kabul edilmektedir.

İkinci bir husus ise, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. Muazzam bir tevhid dersi veren Vâkıa sûresinin 79. âyetinde, Sultan-ı Ezelî şöyle ferman etmektedir:

AYET GİRECEK, VAKIA 79

"Lâ yemessuhû illel mutahharûn."

"Temizlerden başkası ona dokunamaz." Yani, "ancak temiz olanlar ona dokunabilir."

Bu âyet, bir fıkhî hükmün esasını oluşturur. Buna göre, tıpkı namaz için olduğu gibi, Kur’ân âyetlerine dokunabilmek için de, her iki abdestin varlığı şarttır.

Bu hüküm, çok hikmetler barındıran hakikatlı bir hükümdür. Manidardır, yıllar önce Hıristiyanlığa dair bir eserini okuduğum Hans Küng adında bir Hıristiyan ilahiyatçı, Kur’ân’ı açıp okumak için böylesi bir temizliğin şart olmasını, onun sâfiyetinin ve hakkaniyetinin delili olarak görmekteydi. İncil için aynı hassasiyetin görülmeyişi, onun tahrife uğradığının göstergesi olmasındı?

"Lâ yemessuhû illel mutahharûn" âyetiyle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüzyüze olmadığını hatırlatır. Vücudun belli organları temizlenirken, o ana dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsanîlik ve dünyevîlik karışmış hallerden arınma talimi de yapılır. Böylece, kalbler ve akıllar, Kuddûs ve Sübhan bir Rabbin pâk, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvî Kelâm-ı Ezelî’sine lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden o muhatabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir. Kur’ân’ı şeytandan Allah’a sığınarak okuma emrinin de işaret ettiği gibi, onun nuruna açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsanîliklerden temizlenmemizle mümkün olacaktır.

Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir. Bu ifade, temiz olmayan bir insanın abdestsiz bir elle ona dokunamayacağını belirtir, doğru. Ama öte yandan, dünyevî kirlerden, nefsanî vehimlerden azâde olamayan bir insanın, okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas eder. Nitekim, tefsirler buna da değinirler. Zaten, vâkıa budur. Temiz bir kalble, selîm bir fıtratla ona muhatap olmayan, o hakikat okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.

A’raf sûresinde ise, bir üçüncü hususa dikkat çekilir. Özellikle bu asrın insanı olan bizler için çok manidar dersler yüklü bu sûre, 204. âyetinde, mealen şöyle demektedir:

"O Kur’ân okunduğunda ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz."

Bu âyette, ‘okuma’ ve ‘dokunma’nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘dinleme’ ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’ân’da en ziyade sözkonusu edilen insanî fiillerden biridir. Bir sonraki yazıda da ele aldığımız üzere, anlamanın ilk şartı odur. Kur’ân okunurken dinlemeyen biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı olmanın ve ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan da budur. En küçük bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur olan insan, bütün âlemlerin Rabbi, bütün mahlukatın Hâlikı, bütün masnuatın Sânii olan Ezel ve Ebed Sultanının kelâmı karşısında nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?

Kelâm-ı Ezelî karşısında insana düşen, susmak ve dinlemektir. Sultan-ı kâinattan gelen bu emir, bir yerde Kur’ân okunurken susmayı ve dinlemeyi emrettiği gibi, hakkında Kur’ân’ın konuştuğu tüm alanlarda insanın kendi aklınca fikirler üretmemesi emrini de içerir.

Meselâ, ilmi ve hikmeti sonsuz bir Rabbin Kelâm-ı Ezelî’si olan Kur’ân kâinattan söz açar ve ona nasıl muhatap olacağımızı öğretir. Durum bu iken, zâtî olmayan, bilakis kendisine verilmiş olan cüz’î bir ilmi bulunan âciz insanın Kur’ân’a kulak vermeyip kendince felsefeler üretmesi haddi midir?

Herşeyin mülk ve melekûtunu elinde tutan bir Fâtır-ı Hakîm’in mu’ciznüma bir hitabı olarak Kur’ân bize kim olduğumuzu, neden burada olduğumuzu, nereye gideceğimizi ve burada ne yapmamız gerektiğini söyler. Durum bu iken, en küçük bir işini bile kendi başına görmekten âciz olan insanın, Kur’ân’a kulak asmayarak, kendince tüm bu hususlara dair felsefeler geliştirmeye kalkışması reva mıdır?

Sözün kısası, âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza ve dilimize münhasır değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit şeytanı dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebûnu olan heva ve hevesin susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitab karşısında dünyevî fikriyat ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdanın karşısına dehayla çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı olan, vahye sırtını çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma iddia ve inadında olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti, bu fıtratı, bu sîreti, bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüzyüze olduğumuz, her bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek dilimizle, gerek fikrimizle, gerek kalbimizle istifade ettiğimiz şu kâinatı da yaratan bir Rabbin bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde kullanmaktır. Onu sürücü değil, binek; hâkim değil, hizmetkâr yapmaktır.

Kur’ân okunurken gerçekten edebe uygun bir biçimde susup dinlememezi emreden bu âyet, Kur’ân’a muhatap olurken akılcı ve nefsanî tüm kayıt ve kalıplardan sıyrılmamızı da istemektedir.

Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riayet gayretiyle okumaya başladığımız Kur’ân’ı, her bir harfine hakkını vererek, tane tane okumaktır. Bu hususun nazil olan ilk sûrelerden biri, birçok rivayete göre de ikincisi olan Müzzemmil sûresinin henüz dördüncü âyetinde belirtilmesi elbette manidardır:

AYET GİRECEK MÜZZEMMİL, 4

"Ve Kur’ân’ı tane tane [tertîl ile] oku."

Çünkü, boş bir kelam değildir okunan. lemlerin Rabbinin kelâmıdır. Öyle bir kelâm ki, inkârcılardan, bir benzerini getirmeleri istenmiştir. Hatta haydi tümüne olmasın da bir sûresine, o da olmuyorsa bir âyetine, o da olmuyorsa bir kelimesine nazîre getirin denmiştir. Tek başlarına bu işi beceremiyor iseler, güvendikleri tüm yardımcıları da çağırmalarına izin verilmiştir. Ama, bu apaçık meydan okuma, karşılıksız kalmıştır Oonun i’cazının, mu’cize oluşunun, Hakîm-i Ezelîden başka hiç kimsenin kelâmı olmadığının muazzam bir delili olarak, tarih boyunca bir nazîri ve benzeri gelmemiştir. Münkirler, Câhiz’ın dediği gibi, ‘muharebe-i bi’l-hurûf’a güç yetiremedikleri için, ‘muharebe-i bi’s-suyûf’a mecbur kalmışlardır. Kolay bir yol olan sözle mukabele varken, canlarını, mallarını ve kanlarını ortaya koydukları savaşlara girişmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü, kolay gözüken yolda yürümek, imkânsızdır. Ezel ve Ebed Sultanının vahyi olan o Mu’cizü’l-Beyan karşısında, hangi âciz bir nazîre getirebilir ki?İşte, her sûresi, her âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı bir Kitab, ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı, kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. "Kur’ân’ı tane tane oku" emrinin, Resul-i Ekrem’e (a.s.m.) ‘örtüsüne bürünen’ diyerek hitap edilen iki sûreden birinde verilmesi de manidardır. "Kalk ve uyar!" başlıklı bölümde daha geniş bir biçimde ele alındığı üzere, "‘örtüsüne bürünen’ hitabı, vahye en başta kendi nefsimizi muhatap alma; onu en başta kendi dünyamızda özümseyip hazmetme; tüm duygularımıza sindirme gereğini ihsas etmektedir. Böyle bir ihsas yüklü "yâ eyyuhe’l-muzzemmil!" hitabından az sonra "Kur’ân’ı tertîl ile, tane tane oku" buyurulması; sözkonusu özümsemenin usulünü de bildirmektedir. Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki? Tane tane okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme ve hayatının her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim, Kur’ân, nuranî sırlarını, "Fıtratımın kemali sensiz olamaz" diyerek ona ciddiyetle muhatap olanlara açmaktadır.

Üzerinde durmadan, hızlıca, şöyle bir okuyup geçmek ise, o mu’ciznüma hitaba karşı kadir bilmezlik, o hitabın Sahibine karşı edebsizlik hükmündedir. Ne şeytan, ne de nefis, saatler boyu bir topun o ayaktan bu ayağa giderek ara sıra bir deliğe girmesini seyretmemize asla ilişmez. Lâkin, gözümüzün önüne Kur’ân harfleri geldiğinde; veya kulağımızın dünyevî pası ilahî kelâmın parlak hitabıyla silinmeye başladığında; yahut binlerce boş sözü kolayca sarfetmiş dilimiz ilahî kelâmın âyetlerini fısıldayarak yaratılış amacına uygun bir vaziyete girdiğinde; ve, tüm bunların eşliğinde, akıl ve kalbimizle birlikte tüm duygularımız ihtizaz, intibah ve inkişafa başladığında, nefis ve şeytanın aceleciliği deprenir. Bir an önce okunsun bitsin ister. Kimi zaman da, bunu açıkça söylemeyip sayı çokluğuyla bizi aldatır. Hızlı hızlı okuyup geçerek, aynı zaman diliminde daha fazla okumuş ve daha çok sevap kazanmış olacağımızı zannettirir. Hedef, Kur’ân’ı tane tane okumanın önüne geçerek, tüm duyguların o ilahî Kitabın mucizevî hitabıyla uyanışa geçmesini önlemektir. Tertîl ile okumanın bir boyutu da, her bir harfe hakkının verilmesidir. Sert çıkması gereken bir harfin yumuşak çıkması, veya tersinin yapılması, ‘tertîl ile okuma’nın şanı değildir. Keza, hecenin uzatılacağı yere kısa geçmek yahut kısa geçilecek yeri uzatmak da... Bu hususlara uygun bir okuyuş ise, yoğun bir dikkati ve bir kasdı gerektirir. Böyle bir kasd ve dikkat olmaksızın, harflere hakkını vermenin imkânı yoktur. Bu yönüyle de, ‘tertîl ile oku’ emri, bizi bir kasd ve dikkat eğitimine çağırır. Ciddiyetle, tam bir yoğunlaşma ile, dikkati dağıtıcı sebeplerden uzak durarak ona muhatap olmayı gerektirir. Tüm bu hususlara riayet edildiğinde, iç dünyamızda, Kur’ân’ın nazil olduğu semavî iklimin tatlı esintilerle tam bir uyanış gerçekleşir. Tam bir ciddiyet ve dikkatle tane tane okunan Kur’ân’la tüm duygular ihtizaza gelir. Akıl yerini bilir. Kalb iç dünyamıza sultan olur. Nefis ve heva susar. Böylece her daim ‘temiz’ kalanlardan olma yoluna adım atılır. Bu ise, şeytan-ı racîmin bizim iç dünyamızdan da her daim kovulması, hayatımızın her daim o Rabbin huzurunda olma şuuruyla yaşanması sonucunu verir.O yüzden, şeytan asla Kur’ân’ı okuyalım istemez. Okumamıza engel olamıyorsa, bu kez, sözkonusu dört âyete uyarak, dosdoğru okuyalım istemez.Oysa, hepimizin hava gibi her an, ekmek ve su gibi her gün o Kelâm-ı Ezelî’ye ihtiyacı var. Herşeyimiz ona bağlı. Şu fani dünyayı fena bir halde terketmeyip ebedî bir hayatın ve âlemlerin Rabbiyle buluşmanın önsözü kılmamızın da başkaca bir yolu gözükmüyor.

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut