Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.597 yazı içinden]

Söz konusu olan elmaslar ise

Mehmed Boyacıoğlu

KİMİLERİ “VATAN” denilen coğrafyayı, yeryüzünde 36 – 42 kuzey paraleli ile 26 – 45 doğu meridyenleri arasındaki dikdörtgenden ibaret sanırlar.

Onların, malum adama isnat ettikleri bir söz vardır: “Mevzubahis (söz konusu) olan vatansa gerisi teferruattır.”

Bu sözün üstüne çoklukla onun kalpaklı bir resmini koyuyorlar. Fötrlü iken yaptıklarının, millet nazarında meşruiyet kazanamadığını bilmelerinin şuur altlarında meydana getirdiği bir eziklikten midir nedir…

Kimsenin sevgisine, sevgi yeri olan kalbine karışacak halimiz yok. Demokrasi ile idare edilen bir ülkede, isteyen Giresun’a gider; fındık ayıklar, isteyen sevdiğinin adını gece gündüz sayıklar. Sözünü levha yapar, “kamusal olmayan alanda” istediği yere de asar.

Ancak, bunu herkesin işinin görüldüğü kamu binalarındaki odalara asmak demokratik mi? Herkes buna katılmak / katlanmak zorunda mı?

Haydi, bunu tolere ettik, moda tabirle “hoş gördük” diyelim, bu söz insanlarda bir dinamizm, bir heyecan, bir enerji oluşturuyor mu?

1920li, 30lu yıllarda, yüzleri, belki binleri ‘birinin günahından diğer bir başkası sorumlu olmaz!’ kudsî düsturunu hiçe sayarak evinden, elinden, yurdundan etmek bir enerji, ona hâlâ sahip çıkmak bir heyecansa onu bilemem.

Bu sözün asıldığı devlet dairlerinde memurların işlerini yapma aşkı, hevesi artıyor mu? Yoksa birkaç gün önce işim icabı gördüğüm üzere, akşam olsa da gidip yatsak havasındalar mı? Gelen vatandaşların yüzlerine tebessüm mü ediyorlar, yoksa onlara asık suratla mı bakıyorlar? Selâmlarına, teşekkürlerine içtenlikle mi cevap veriyorlar yoksa kahredici bir sessizliği mi yeğliyorlar?

Vatan dışında her şey teferruat ise, vatan denilen coğrafyanın Fırat’ın doğusundaki kısmında, o yöreli olmayıp da, görev süresi o muhitte beş yılı aşmış memur oranı yüzde kaç ediyor?

Selâmsız, muhabbetsiz insanların yaşadığı o toprak için, evet, bazılarının tüm değerlerden arındırmaya çalıştığı o toprak için yaşamak değil önemli olan. Sevdiğini göstermen için ölmen lazım. Ama o ölmeyi başkaları yapar zaten. Nüfus genç. Analar daha nicesini doğurur. Ne gam… Yeter ki, ilkelere zarar gelmesin! Birilerinin yapıp ettikleri, dedikleri sorgulanmasın… Kırk bin değil, kırk milyon feda olsun ona ve yolunda gidenlere…

Herkes içinde, herkesten daha eşit bazı beylerimizin, nasıl olsa kenarda köşede biraz altınları, dövizleri vardır. Bedelliye de, bazen ayyuka çıkan, bazen de gizlenebilen rüşvetle kotarılacak çürük raporlarına da yetecek dünyalıkları vardır.

***

Özü, değerleri, fıtratla iç içe Kur’ânî değerleri kaybedince “vatan”ın da içi boşalıyor demek ki…

Bu özden az buçuk haberdar iken, ondan yetersiz de olsa besleniyorken, biz böyle değildik. O zamanlar, bu topraklarda yetmiş iki millet birbiriyle geçinebiliyordu.

Eskilerin deyişi ile mekân mekînsiz düşünülemez.

Bilirsiniz, zarfın değeri içindeki mektuptan, mektubun içerdiği mesajdan kaynaklanır. Zarf mesajdan dolayı, mektuptan ötürü değer kazanır. Hatta bu zarflar belli durumlarda ikileşir. Bazen de, mektup çok mühim birilerinden geliyorsa, onun değerinden dolayı zarf ayrı bir değer kazanır. Tek başına zarfa methiye düzülüp mesaj kulak ardı edilmez yani…

Barla’da da yaşadığı beş gurbeti Kur’ân’ın nuruyla vatana çeviren Üstadımın enfes benzetmesi ile kalenin taşları, kale içindeki elmaslara hizmet eder, ancak o taşlar, kale içindeki elmas hazinesinin yerine konamaz (bkz., 26. Mektup, 3.Mebhas).

Bu ülke insanı, kale içindeki o elmas hazinesinden haberdar ise eğer, çil çil kubbeli camilerin kurulduğu toprak değer kazanır, yapılar birer turistik cazibe merkezi olmaktan çıkar.

Bizler o elmasın farkında isek, ‘bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibi olur’ fermanını özümsemişsek, bütün zerreleri ile “aaah… yavruuum” diyen asker veya gerilla anasının feryadı bir değer kazanır.

Biz o elmasın ve o elması anlatan mirasın farkında olsak sözümüz, şiirimiz, sazımız da ayrı bir değer kazanır. “Azrail göğsümde, canım Hayy Hayy’da” diyen türkü gibi…

Çoğumuzun, şu sıcak yaz günlerinde hiç düşünmeden suyunu içip geçiverdiği “sebil”lerin aksesuarları da değer kazanır. Zira sebîl, fî sebilillâh sözünün kısaltması; Allah yolunda, Allah için demek…

Yaş bir ağacın, çoğunun gölgelenilecek veya kesilip bir yerlerde kullanılacak nesne nazarıyla baktığı yeşil dalı bir zâkir makamına çıkmakla değer kazanır.

Dahasını da söyleyeyim; bir mü’minin abdestten önce taharet yaptığı çakıl taşı bile, biraz sonra gelecek “büyük buluşma”ya hazırlık değeri taşıdığı için değer kazanır.

Biz o elmasların farkında olsak, zimmetimiz altında yaşayan, diğer dinlerin zulme, haksızlığa karışmamış tabileri de ümmet-i da’vet olmaları hasebiyle değer kazanır.

Kısacası, söz konusu olan, kale içindeki o paha biçilmez elmaslar ise, hiçbir şey teferruat değildir vesselâm. Kâinata bir kardeşlik beşiği nazarıyla bakan bir mü’min için hiçbir nesne ayrıntı değildir.

  16.06.2010

© 2015 karakalem.net, Mehmed Boyacıoğlu

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut