Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Tim’in tevhid arayışı
–İsmail Örgen

[*4,172 yazı içinden]

Bu yazının çıktısını al

HAKİKAT SÜRPRİZ YAPMAYI SEVER

Mona İslam Yazara Mesaj Gönder

“İnsanın vatanı kulluğudur, o ne zaman kulluğundan gaflet ederse o zaman gurbette olur.”

İbn-i Arabi

SABIR HAKİKATİNİ bilmek de, onu hulk* edinmek de, büyük işlerdendir. Sabredene ilk lazım olan şey umuttur. Umudu olmayanın sabrı da olmaz. Nasıl olsun ki, bir insan hiç hall-ü fasl edilmeyeceğine inandığı bir derde nasıl tahammül etsin? Dert onu ezer geçer. Ezilip geçilen yerde sabırdan söz edilemez. Sabır bir kıyamdır. Ayakta duruştur. Dizleri titrese de pes etmeme, oturmama, yığılıp kalmama azmi göstermektir. Sabır, Kayyum olana itimad etmektir. Haller ne denli değişirse değişsin sabit olana güvenmektir. Değişmez olana, sağlam kulba tutunmaktır.

Ehl-i imanın her şeyi tükense de umudu tükenmez, öyleyse her koşulda sabır mümkündür.

Sabır daima duaya mukarenet eder. Dua ve sabır iktiran ile bulunurlar. Hep aynı anda, peşpeşe, birbiri içinde, biri olmadan diğeri olmayan ikiz kardeşlerdir. Bunun için ayette bizden “Sabır ve salat ile yardım istememiz” (Bakara 153) talep edilir. Duanın sabra eşlik etmesi, halden hoşnut olunmadığının göstergesidir. Yanlış anlaşılmasın, hale razı olmadığının değil, hoşnut olmadığının emaresi. Razı olmak kabul etmeyi içerir, ama hoşnutluğu içermez. Zira insan cemalden hoşnut olacak, celale ise ancak razı olacak fıtratta yaratılmıştır.

Füsus müellifi bu hususta ‘kadere rıza’ anlamında dua etmeksizin dişini sıkan yaklaşımları eleştirir. Allah duasız sabrı değil, dualı sabrı ister. Aksi insanın muhtaç olmayışı gibi bir vehmi doğurur. Oysa bu hiçbir zaman mümkün değildir. İnsan daimi fakr sahibidir, şifaya, halâsa, ferâha daima muhtaçtır. Bu yüzden bela ve musibetten hoşnut olunmaz, yardımdan hoşnut olunur. Mümin celalden cemale sığınır. Hallerin değişimi daima bir isimden bir isme doğrudur. Hep Allah’ta seyredilir ancak, isimlerin kiminin kimine kıdemi vardır. Bu yüzden dilenecek şey, Onun azabından rahmetine seyretmektir.

Bu noktada rıza gibi tatmin oluş da (nefs-i mutmainne) yanlış anlaşılmaktadır. Tatmin olmuş insan, elinde olandan başka bir şey istemeyen insan değildir. Bu sonsuz için yaratılmış ruhun yapısına terstir. Ancak nefs-i mutmainne, “Bu dünyada, bu koşullarda, bundan iyisi can sağlığı” diyebilen nefistir. Dua etmeyen, istemeyen, arzu etmeyen, meyl etmeyen değil. İnsan, Allah katından her hayra had safhada muhtaçtır. İstememesi düşünülemez. Tatmin oluş ve rıza, olsa olsa verili olana kanaat etmek, koşullara uyum sağlamaktır. İnsan bunu yapabilir, çünkü o evrendeki en kolay uyum sağlayan varlıktır. Ünsiyet, insan adında, mayasında içkindir.

Sabır deyince Eyyub(as)’ı anmamak mümkün mü? İbn-i Arabi Eyyub Fassı’nda sabrı duasız yapanları eleştirir. Onlar, razı olma durumunun, duayla çeliştiğini sananlardır. Oysa dert insana dua için gönderilmiştir. Duayı edinceye kadar da gitmeyecektir. Bazen duanın müddeti bir andır, bazen bir ömür. Ama her dua müddetlidir, zira ömür ‘sayılı gün’dür. Şeyh bu konuda Eyyub peygamberi örnek gösterir. Hatta onun ilkin duasız sabr edişini, sonunda dua ettiğinde de hastalığının inayetle gidişini, hastalıktan maksadın dua olduğuna ispat için anlatır. Bize “keşke” dedirtir, “Keşke daha evvel dua etseymiş”. Bizi “Tuzumu Allah’tan isterim, ayakkabı bağım kaybolsa Allah’tan isterim” diyen Kemal Sahibinin(sav) ayakları dibine getirir.

Füsus anlatısında Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler insanlığın da seyr-i sülûkunda gelinen merhalelere işaret ederler. Hz. Adem’den Efendimiz’e dek bir nebevi akış vardır. Akışın, hareketin olduğu her durum, bir kemale doğru olduğundan, bila tereddüt önceki aşamaların kemalden uzak oldukları, eksik olduklarını gösterir. Bu ‘Hakikatin hatırı âlidir, başka hatıra bakılmaz’ diyenlerin suhuletle anlayacakları bir meseledir.

İnsan devayı gökte ararken yerde bulabilir. Bunun tersi ise, ‘leğende ayı seyreden adam’ın halidir. İlk durumda adam, gökteki aya bakmaktan burnunun ucundaki ışığı göremez haldedir. İkincisinde ise leğendeki görüntüden asla başını çeviremez halde. İlk adama öğüt, yanıbaşındakine bakmasını söylemekle, ikincisine ise başını kaldırıp göğe bakmasını söylemekle verilir. Teşbihte ifrat edene tenzih, tenzihte ifrat edene teşbih öğütlemek lazımdır. Hakikat-i Muhammediye’nin icabı budur. O gecede gündüze, gündüzde geceye çağırandır.

Bazen insan arayıp durduğu şeyin biteviye yanından geçer, yazık ki onu fark etmez. Çünkü her ne kadar onu aramaya çıktıysa da, bulmaya hazır değildir. Bu yüzden Eyyub Peygamber’e “Topuğunu yere vur” denilir. Aradığı ayağının altındadır. Su ilme işarettir. O ilimle Eyyub(as) tamamlanır. Eksiklik kemale avdet eder. Suyla yıkanmak kemale erişmeyi gösterir. Eyyub Peygamber ne zaman ki, sabra duayı eklemiştir, o zaman eksik itmam olmuş, kemale ermiştir. Kamilin marazı olmaz. Maraz, ruhi olsun bedeni olsun bir sıkıntı, bir eza olarak algılanıyorsa, eksikliğe işarettir. Farz edelim bir kamilin bir görünür marazı var. O hiç şüphesiz bize görünendir. Bizim gözümüze hastalık gibi gelir. O kamile ise vız gelir…

İnsan afakta hakikati ararken, yanıbaşında da olsa hakikati tanımayabilir. Ona göre hakikat öyle âlidir ki yere inmez. Bedenlenmez. Tecellide görülmez. Suretlere bürünmez. Tenzih ehlinin kulakları çınlasın. O sofra kurar Musa gibi, Rabbini bekler. Gelen dilenciyi de kapısından kovar. Artık bekler de bekler. Rabbi gelmemiş midir? Haşa! Rab ‘geleceğim’ dediyse gelir. Rabb dilencinin tecelligahında sofrasına gelmiştir. Ama ehl-i tenzih bunu bilmez.

Onlar ateşin göğe yükselişine bakarak ‘yüce alemlere çıkmak istiyor’ diyen filozoflar gibidirler. Filozof aklıyla hareket edendir, aklın işi ise tenzihtir. Onlar yukarıya çıkmak ister, göklere hayrandır. Oysa Allah secde edene yakındır, toprağa. İnsan en çok da toprağa düşünce, ölünce yükselir. Ölüm külli bir secdedir.

Kimi de var ki, kovaya başını sokacak kadar surete aldanır. Suret avuçlanmakla hakikat ele geçirilemez. Hakikat size dilerse gelir, dilediği surette gelir, dilediği dilde gelir. Siz seçemezsiniz, hakikat sizi seçer. Şayet o lütfa mazhar olduysanız, onu “Benim beklediğim bu değildi” diyerek, değişken suretlerin içlerinde tecelli eden Vahid’i görmeyerek, gücendirmeyin.

Onu sabır ve salat ile bekleyin, gelmemesi düşünülemez.

Nasıl gelir? O bilinmez.

Hakikat sürpriz yapmayı, hayrete düşürmeyi, ağzı açık bırakmayı sever.


*Hulk: Ahlakın tekili

  10/05/2010

© 2013 karakalem.net, Mona İslam

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2013 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut