Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Kuvveti ihlasta bilmek
–Metin Karabaşoğlu

[*4.673 yazı içinden]

Kamil-İdeal insan

Lokman Tıraş*

Özet

Modern ve son yüzyılımız insanın kayıtsızlığına ve kendi sınırları içerisinde her türlü olumsuzluk ve bunalım karşısında; Kamil- İdeal İnsan’ın ne olduğu, nasıl bir davranış, duruş sahibi olduğunu: İbn Tufeyl, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Kant, Durkheim, Bünyamin Duran, Maxhorkmeir, C.P. Sartre ve Bediüzzaman gibi düşünürlerin söylemleriyle ortaya konması amaçlanmıştır.

Anahtar kelimeler:

Kamil-İdeal insan, Şeriati, Bediüzzaman, Ahlak, Öznel ve Nesne Akıl, Amaçlanmış insan

İki Sonsuz [Deux Infinis] adlı eserinde Pascal, orada şöyle söylemektedir; “İnsan, iki sonsuz arasında bir varlıktır; sonsuz aşağılık ve güçsüz ile sonsuz yüce ve görkemli arasında...”

İnsanın dünyaya gönderiliş amacı öğrenmekle mutena, çalışma azmi, duâ ve ibadet ile bu iki sonsuzluğun arasını doldurup Allah’a bağlılıktır. Nahif ve zayıf olması onu Allah’a duâ edip ona kulluk yapmaya, cahil olarak yaratılması da her zaman öğrenmeye sevk ediyor. Bu yüzden insan bu âleme ilim; bilim, teknik ve duâ vasıtasıyla ideal bir noktaya ulaşması için gönderilmiştir. O, Allah’ın en ağır emanetini(İlim ve irade) üstlenmiştir. Bu nedenle kendi istencinden mesul ve yükümlüdür. Fakat kendi ile sınırlı değildir. Topluluğundan ve halktan kopmuş kendi rahnesine hapsedilmiş bir vaziyette de değildir. Kendi içtihat tekâmülünü tamamlarken içinde bulunduğu cemaatinin ve halkın özgürlüğe, huzura kavuşması için düşünsel mücadelenin boğuntusuna, açlığa, hastalığa, işkenceye katlanır. Bütün din ve ahlaki öğretilerin tek amacı da ideal bir insan formu oluşturmaktı. İnsanı bir iktisadî hayvan olarak tanımlaması gereken XIX. yüzyıl Alman ahlakî sosyalizmi bile, durağanlığa ve sert taassuba karşı bütün yeteneklerini özgür ve sağlıklı olarak yetkinleştirmiş bir insanın arayışı içindeydiler. Tam İnsan gerici, bozucu, putperest, tarih tapıcılığına, mitoloji hayranlığına karşı durabilen ve sınıfsal düzenin ezemediği, örselenmiş, yozlaşmış fikir savunucuların etkisi altına girmemiş, geleneklerini akıl, his sathında sahip çıkan savunan, kendini tanıtmaktan ve tanımlamaktan kaçmayan bir insan formudur.

Tek başına olmamaya ve tek başına karar vermemeye veballerden kaçınmamayı kendine şiar edinmiştir. Ortak aklın büyüklüğüne ve yüceliğine inanmaktadır. Makabil zamanların bireylerine daha nazaran geleceği değiştirmeye daha gayretlidir. Örgütlenmeği, cemaatleşmeyi topluma ve geleceğe hizmet olarak görür. "Uygarlığın Ahlâkî Bunalımları" kitabının yazarı Leslie Lipson şunları yazıyor: "Nitekim günümüz insanı uygarlığın geldiği bu noktada, hep birlikte yok olmak ya da hep birlikte daha iyiye doğru gelişmek arasında, önceden hiç bir kuşağın yapmak zorunda kalmamış olduğu türden bir seçim yapmak durumundadır." (Lipson,s. 27,2000).

"İdeal insan doğanın kıyısından geçip de halka sırtını dönerek değil doğanın içinden geçerek Allah’ı anlar ve halkın ardınca giderek Allah’a ulaşır Bu ideal insanın elinde Kayserin kılıcı ve göğsünde Mesih’in yüreği vardır. Sokrat’ın Beyniyle düşünür. O Allah’a kulluk yolu ile var olan her şeyin ve herkesin ve kulluk bağından kurtulandır. Mutlak irade karşısında teslim oluşu, her zorlama karşısında başkaldıramaya çağırmaktadır onu. Ölmekte olan bireyselliğini insanın diri türeselliğine hulul getiren ve kendisini olumsuzlamakla kalıcılığa eren insandır o. " (Şeriati, s. 65, 2006).

İki sonsuz arasını ibadetle, halkla birlikte olmakla ve tutukluğa, pasifliğe ve zulama başkaldırıyla doldurulması gerektiğini düşünen Ali Şeriati, İnsanı; Ahlak ölçeğinde ele alır. Fakat Ahlak kavramını da farklı bir biçimde irdeler. "Ahlakın gerçekleşmesi için ahlakın belirleme boyutları; hayır ve şerdir, fakat ahlakın, hayır ve şerrin anlaşılmasıyla bitmemesi bir yana, bu haliyle bir hiçtir ahlak. Çünkü ahlak yalnızca hayır ve şer konusu olsa bir zihin, kelam ve felsefe bilgisi biçimini alır ve ancak derslerde işe yarar. Böylesi bir ahlakın toplumsal bireysel hatta zerre kadar bir etkisi olmayacaktır. Dolayısıyla ahlakın sorunu, hayrın ve şerrin sorunu değil, insanın kendi sorunudur; Hayır ve şer karşısında durmakta olan insanın. Bu sorun, hayır ve şerri ayrıştıranın işleri hayır ve şer diye bölümleyenin değil hayır ve şerri seçenin sorunudur. "(Şeriati,2006,181).

Şeriati’nin ahlakiliğe bakış açsı, bireyi hümanist, rasyonalist penceredendir. İdeal insanın kendi aklına hesap vermesini ideal insan noktasına taşır. Bireyin aklına uygunsa o hareket ya da fikir doğrudur, doğru olduğu içinde hayırdır o,hayırlıdır. Tamamen akıllaştırılmış ve ideoloji haline getirilmiş bir İslamiyet’i savunurken de bu akıl yürütmesini göz önünde bulundurur. "Arzuladığım ve arayışında bulunduğum şey; bir ideoloji olarak İslam’a dönüştür. "(Ferheng ve İdeoloji, konferans, deşşera-yı Ali, Tahran).

Mevlana, İdeal insan ahlakını Şer ve Hayır temelinde derinleştirmiştir. Fihi Ma- Fih’de hayır’ı; öz olarak ve şer’i de insanın özünü kapatan bir perde olarak ele alır. İnsan şerrinden kurtuldukça nüveyetine kavuşur. Şer’i bir hazinin anahtarı ya da bir perde olarak görür. "Nereye büyük bir kilit takalarsa orada değerli bir şey var demektir. İşte şimdilik nerede büyük bir perde varsa orada daha iyi bir inci var demektir. Definenin üstünde kötü bir yılan var amma yılanın çirkinliğine bakma, definedeki değerli şeyleri gör. "(Mevlana,204,Baskı:2008).

Mevlana bireyi, özü açısından görmek ister, o aslında göründüğü gibi olmayan fakat aslı gibi gözükmeye çalışan insan, bu çalışmanın verdiği ıstırap ve yorgunluğu ile her zaman müteessir ve üzüntülüdür. Aslı gibi değilse de filvaki insan doğumu ile ideal insandır.

Platon ahlak felsefesini oluşturmada; insan tabiatı üzerinde durmaktadır. Platon’a göre ise; tıpkı Mevlana’da olduğu gibi, insan gizil olarak ideal bir insan mahiyeti taşır. Birey dünyadaki eylememler doğrultusunda kendini ispatlama çabası içerisindedir. İnsan için en iyi olanın kendi tabiatına uygun olarak yaşamaktır. Kendi tabiatına uygun bir biçimde yaşadığı sürece aklı ve iradesi arsında mutlak bir uyum olacaktır. "Aşağılık nefsler, tabiatın ufkunda ufkunda ve gölgesinde, erdemli nefsler, aklın gölgesindedir" (Cevizci,1989, 41). "Aklın süzgecinden geçirilmiş bir atılganlığın ona yarar sağladığı yerde, akla dayanmayan atılganlığın insana zarar verdiği muhakkaktır" (Cevizci,1989, 41).

Bu forumdaki insan ise idealini gerçekleştirmiş ve insan olma potansiyelini tatbik etmiş insandır. Mevlana’dan farklı olarak Platon, Mutlak mutluluğu taban alır. İyi’ye ulaşmakla ideal insan sathın ulaşmayı aynı durum olarak ele alır. Platon'un öğrencisi Aristo da ünlü Nikomakhos Etik'inde iyiyi en önemli bir hedef olarak belirler. "Her ustalık ve her araştırma, benzer şekilde her eylem ve tasarı bir iyiyi amaçlar görünür; bu yüzden iyi, her şeyin amaçladığı şey olarak pek yerinde tanımlanmıştır." Aristo ikinci adım olarak, en yüksek iyi (mutlak iyi)yi belirlemeye çalışır ve ona eudaimenia (yani mutluluk) der. Demek ki yapılanların amacı olan mutluluk, kendisi amaç ve kendine yeter bir şey olarak görünüyor. (Maclntyre, 2001, 69).

Hacı Bektaşi Veli Makalat isimli esrinde ideal insanı akıl sahibi olarak tanımlamaktadır. O insan akla sahip olduğu sürece; adaletli olacağını kendinden bileceğini ve bu dünyayı önem vermeyeceğinden bahsetmektedir. "Haliya sözden terk yok. Can ile akıl geldiği gün Münşir, ol kulu tamam eyler. Amma, bundan üç mana vardır. Bu üç mana kimde olursa akıl tamamdır. Ve kimdeki olmazsa akıl yoktur. Ve hem canı uyur. Lâkin bu mana ki kula taalluktur. Evvel: Kenduyi bilmek. İkinci: Tabu kılmak. Üçüncü: Kabri yurt kılmak. Pes, bu dediklerim devletlü kişilere değer. Ve bir mana da devlet, akl-ı lâtiftir. Bu üç nesne olduğu kimesneler devletlü kişilerdir. Kaalennebî : “Elaklü mizanün lillâhi filardı.” Manası budur ki; akıl, yeryüzünde Tanrı’nın terazisidir. Yeryüzünde akıl terazisinden yeğ nesne yoktur. Zira kim, yeryüzünde her iyi nesneyi buyuran akıldır. "(Makalat, 87).

Emile Durkheim ahlakı araç seviyesinde ele alarak bireyin üst insan forumunu oluştururken laik bir tutum sergiler. Ahlaki olmadığı ürece insan her zaman sınırlı kalıp kendini yozlaştırıp özgür olamayacağını ve hep beden ve zihin özgürlüğünü engelleyeceğinden bahsetmektedir.

"Durkheim tüm ahlaki sistemlerin paylaştığı üç niteliğin olduğunu düşünmektedir:

1)Disiplin ruhu,

2)Bireyin toplumsal gruplara bağlılığı

3)Çağdaş(laik) ahlakça istenilen kendi kendine tayin hakkı ya da özerkliği.

Durkheim ilk olarak bireyin ahlaki durumunu değiştirmek özgür olmadığı normlara uyma zorunluluğu olduğunu söyler. Fakat devamında bu zorunluluğun insan doğasına aykırı olduğunu, insan tabiatı gereğince özgürlüğe hevesli ve yatkın olması açsından irdeler.Bireyin istek ve arzularını disiplin altına almanın,benliği sınırlamanın benliğe büyük fayda sağlayacağını zihin ve bedensel mutluluğun sınırlandırılmış olmasının tabiata uygun olarak yaşamaktan geçtiğini söyler".(Blackledge and Hunt, s.18,1985)

Durkheim ahlakiliği disiplin çatısı altında ele almaktan kaçınır. Çünkü düşünüre göre disiplin altındaki her hal ve hareket aslında ahlakilik olmayıp kurallara ve dayatmalara dayandırılmış bir tutumdur. Fakat Durkheim disiplinsizliği sınırsızlıkla da bir tutamaz.

"Ahlak bireylerin belirli amaçlara ulaşmakta yardımcı olur, sınırlandırmalar olmaksızın birey sınırsız arzuların yarattığı durumlarda acı çeker".(Durkheim,s.18,1961)

Kant’a göre kâmil insan, kendini araç mahiyetinden çıkarıp ideal nokta olan amaç seviyesine yerleştirmektir. Çünkü araç olan her şey amaçtakinden her zaman basittir.İnsanı amaç olarak görmek aynı zamanda insana saygı durmak bir onurdur ve bu da bir ahlak yasası olmalıdır.

"Kant’a göre kendi başına bir amaçtır; hiçbir şeye araç olmaz. Ona göre her insan en sonunda insanlığın taşıyıcısı olarak sanki kutsal bir varlıktır. Biz her insanı kendi başına bir amaç olarak görmek zorundayız. Kant insan sadece bir amaç olabileceğini kesinlikle bir araç konumuna indirilemeyeceğini bu konuda bizzat insanın kendisini amaç olarak görmesi gerektiğini ileri sürer. Bu nedenle kişinin ne kadar acı çekerse çekse de intiharı seçemeyeceğini söyler. Çünkü intihar kişiliğin bir araç konumuna indirgemesinden başka bir şey değildir. Kant’a göre şeyler bir araç olarak görülür ve kullanırlar; fakat kişiler, bizim için daima en yüksek saygının objesi olmalıdırlar; hatta bazı kimseleri küçük görmemiz için nedenlerimiz olsa bile kimseyi küçük görmemeliyiz. Gerçekten Kant’ın yaklaşımı insandan, herkesin insanlığına saygı duymasını, insanlık onurunu her şeyin üstünde tutmasını isteyen bir ahlak yasasıdır." (Duran, s.95,2002).

Kant, İdeal ve idealist insanın ancak eğitim süreci içerisinde gelişip olabileceğini ve bu da ahlak eğitimiyle gerçekleşeceğini söylemektedir.

"İnsan tabiatı itibariyle ne iyi ne kötüdür. Çünkü tabiatı itibariyle ahlaki bir varlık değildir. O ancak ödev ve yasa fikrini geliştirdiğinde ahlakı bir varlık olabilir. Ne var ki yaratılış gereği insan kötüle yatkındır. Ancak o erdemle bir başka değişle kendini sınırlayarak ahlaki anlamda iyi olabilir" (Kant, s.124,2007).

"Eğitimde her şey doğru ilkeler tesis etmeye ve çocuklarlın bunları anlayıp kabul etmeye başlamasına dayanır iğrenç ve saçma olan yerine, nefreti insan ve tanrısal ceza korkusu yerine kendini vicdanın korkusunu; insanların kanaatleri yerine özsaygısını ve iç vakarını; söz ve safi dürtülerinin yerine eylemlerin iç değerlerini; duygu yerine anlayış gücünü; kasvetli, ürkek ve kederli adanmışlık yerine neşeliliği ve iyi huylu dindarlığı koymasını öğrenmelidir. "(Kant, s.124,2007).

"Nihai hedefimiz kişiliğin teşekkülüdür. Kişilik bir şeyi başarma azmine (sarsılmaz kararlılığa) ve ardından onun fiilen gerçekleşmesine dayanır. Virproropositi tenax (Amacına sıkı sıkıya bağlı bir insan) demişti Horatius ve bu ideal bir kişiliktir. "(Kant, s.116,2007).

Daniel Defoe’nun (1660-1731),bir ada anlatısı olan Robinson Crosoe isimli eserinde Batı uygarlığın en önemli sorunu olan yeni bir medeniyet kurmak ve diğer medeniyetlerin uygarlaştırılmasını kendine mefkûre edinen insan ve uygarlık mühendisliğine soyunmuş olarak betimlenmiş ya da idealize edilmiş olarak yazar tarafından var edilmiş Robinson’un aksine Doğu kültürünün ideal insan forumu ve saf aklın bir tasarımı olarak yansıtılan "Hay",Doğa uygun olarak yaşayan her türlü nebat ve varlığa saygı duyan, haddini bilen nihayetinde Yaratanı bilendir. Endülüslü bir düşünür olan İbn Tufeyl eseri; Hay İbn Yekzan’ında İdeal insanın bu şekilde bahsetmektedir:

"Hay için benlik, Tanrının muradına uygun olarak şekillendirmeye çalıştığı bir duygudur. Tüm canlıları kendisinden üstün özellikleriyle zaaflar atfederek tanımlar. Tüm canlılara değer verir, onları korur. Tüm değerliliğinin tanrıdan kaynaklandığına inanır. Tanrıya benzemek, onu taklit etmek en büyük şereftir. Tanrının karşısında küçülürken, haddini bilen, sınırlı bir ben duygusu vardır. " (Tufeyl,s.124,129,1996).

"Hay'a göre Tanrı yetkin, sonsuz, iyilikle güzellik sahibi bir yaratıcı olarak evrenin hâkimidir. İnsanlar ona karşı sorumludur. Ruhun amacı bu varlığın bilgisine ulaşmaktır. Evrenin merkezi tanrıdır, eğer insan kendini Tanrının yerine koyarsa ceza çekecektir. İnsan, Tanrıyı doğada, kendinde, her yerde ve her işte müşahede etmeli, tüm zamanını ona ayırmalı, onun için yaşamalıdır " (Tufeyl, s. 121-123 1996).

"Hay için Tanrı en yüce varlık olarak düşünülmesi gereken, ibadet edilmesi gereken tüm hayatın kaynağıdır. İnsanın görevi bu aşkın güce mutlak bağlanmaktır. Onda insan kaybolmalı kendi varlığını o varlıkla bütünleştirmeli, onun içinde eriyerek yok olmalıdır. Tek mutluluk budur. Mutluluğun kaynağı bu dünyayı değil öbür dünyayı düşünerek hareket etmektir. Onunla bir olmayan kendini ona adamayan tüm varlıklar bu dünyada mutsuz olacak, diğer dünyada ise acı çekeceklerdir. Hay'ın tüm amacı tanrıya ulaşmak, düşünceleri, davranışları ile onun rızasını almaktır " (Tufeyl, s.124-125 1996).

Jean Paul Sartre, Kamil insanı varoluşçuluk içersinde ele alır. Birey Dünyada da yalnız bırakıldığından ötürü kendini yetiştirme ve olgunlaştırma özgürlüğünü kendi elinde bulundurur. Bu kendine gerçekleştirme işlevidir. Bu durum insanın asıl gerçekliğidir. Hiçbir şeyi oluruna bırakmak gibi lükse sahip değildir insan; çünkü insan sorumluluk sahibidir. Sartre de Pascal ve Şeriati gibi İdeal insanı bir hareket olgusu içersinde ele alır o tanrıya doğru hareket eden bir varlıktır.

Sartre diyor ki: "Hatta hasta bir anne ve babadan doğan felçli biri bile, kahraman olmazsa sorumlusu kendidir. Çünkü insan öyle yeteneklere sahiptir ki felç olmasına rağmen yani doğal etkenlere rağmen bu yetenekler onu bir kahraman yapabilir. Çok kuvvetli ve pehlivan ailelerden, yaşamlarında sağlık kurallarına riayet etmelerine ve güzel yemelerine rağmen zayıf, hasta kişilerin yetişmesi gibi. " (Şeriati,s.251,1996)

Marcel Duchamp’ın dediği gibi: “Hiçbir şeyi ipleme, keyfine bak!” (Camus, s.112, 2002) Duchamp, yıllar öncesinden modernliğin son yüzünün kayıtsızlık olduğunu belirtmeydi. Gerçekten de kıyılardan çok uzaklarda korunaklı ve güvencedeki ABD, tüm dünyaya karşı bu şekilde kayıtsızlığını ‘simgelemiş’ olur. Kendi sınırları içinde o radikal kayıtsızlığı, her türlü farklılığı hoş görme biçimine dönüşür. Açıkçası Dostoyevski’nin “her şeye izin var”ının bugünkü görüntüsü ol. Nesnelerde, sözgelimi kitap yapımında bir zanaatçı onu yapım işine girişmeden önce kafasında düşünür ve tasarlar. Bir yöntem ve tekniği olduğu için bunun özü (essence) varoluştan (existence) önce gelir. Oysa insanda durum farklıdır. Ateist varoluşçularda bu durum Hıristiyan varoluşçularına göre daha tutarlı sebebe bağlanmaktadır. Tanrı yoksa hiç değilse bir varlık vardır ki onda varoluş, öz’den önce gelir. Çünkü bu, herhangi bir kavramla belirlenmeden önce var olmuştur. İşte bu varlık insan ya da Heidegger’in ağzıyla söylemek gerekirse insan gerçekliğidir. Öznellik olarak insan kendisini yapar ve nasıl yapmak istiyorsa öyle olur. Ancak Sartre’ın varoluşçuluğunda sert, hoyrat ve batı normlu içrek bir taraf göze çarpar. Çünkü insanı yeryüzüne ‘atılmış’ bir varlık olarak değerlendirir ve bu yönüyle Hıristiyanlığın kötümserliğini bilinç düzeyinde baştan kabul eder. Sartre şunları söyler: “O, kendini kendisi yaratmış değildir. Öte yandan özgürdür, çünkü bir kez yeryüzüne atılmış olarak, yaptığı her şeyden sorumludur”( Sartre,1999: 77). Yalnızlık coşkusunun tutkulu bir dile dönüştüğünü Mathieu’da görmek mümkündür. Mathieu, özgürlük tutkusu ve birey olarak kendi kendisinin sorumluluğunda olma kararlılığıyla insanlardan ve toplumdan yabancılaşarak bir tür yalnızlığa mahkûm olmanın hüznünü yaşar (Sartre, 2005b). Tanrı olma bir ideal olmakla birlikte "pour-soi" varlığı içinde taşıyan insanın vazgeçemediği bir yöneliştir. Bu yöneliş, bütün bağlamları ve şartlan içinde, insanı karakterize eder. Çünkü Sartre için " insan olmak, Tanrı olmaya yönelmektir" (Baudrillard, 2000: 173) .

“İnsanlar içinde Allah(c.c)’ın rızasını kazanmak için nefsini satan (feda eden)kimseler vardır”(Bakara, 2/207).Bediüzzaman, Kamil insan fikrini oluştururken bu ayetten yola çıkmaktadır. Düşünüre göre kâmil insan Allah rızasını kazanmak için nefsini feda eden kişidir. Kendi nefis ve arzularını bir köşeye bırakıp dünya ve dini hayatın en önemli amacı Allah(c.c)’ın rızasını elde etmek olarak görendir. Bu kişi Kendini yaratan için bedeni isteklerinden kendini soyutladığı sürece ve aklını dimağsını Allah (c.c)’a adadığı takdirde erdemli insan olacaktır.

"Fâsık adam, aklın iz'ac ve tacizden kurtulmak için, galeben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Malik-i Hakikî'sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. " (Nursi, 1994s.29,6.söz)

"Evet, hakiki terakki ise; insana verilen kalp, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalp ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse; o, terakki değil sukuttur." (Nursî, 1994, Sözler, s.300).

Bediüzzaman kâmil bir insana kendi görevlerini İlahi tekabül çerçevesinde yapmasını öğütler, çoğumsanmış bir egoya hizmet etmesini geleceğini para mülk benzeri dünyalıkların reasüransı altına almasını engellemek için ona bu dokuz ilkeyi bir öğüt verici olarak göstermektedir:

"1. Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.

2. Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meşrepte olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek,

3. Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, "Mesleğim haktır" yahut "daha güzeldir" diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden "Hak yalnız benim mesleğimdir" veyahut "Güzel benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek,

4. Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle,

5. Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,

6. Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için,

7. Nefsini ve enâniyetini,

8. Ve yanlış düşündüğü izzetini,

9. Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder. " (Nursî, 1994, Sözler, s.662-672).

Bu Dokuz İlke’yi Bünyamin Duran,“Akıl Ve Ahlak” isimli eserinde Dokuz İlke evreni adı altında bir açıklama getirmeden önce bu ilkeleri her insanın uygulama imkanı olmadığını dile getirir:

"Bu ilkeler insanlığın çok özel bir kesim tarafından gerçekleştirilebilir. Bunlar Kur’anda “ümmet” kavramıyla ifade edilen ve benim “öncü azınlık” olarak tanımladığım kesimdir." (Duran,1998,s.97)

Düşünür, sonra bu ilkeleri, kendi deyimi ile ”Dokuz İlke Evreni” açıklamaya başlar özetle: "Bu evrende ilahi rıza dışında maddi ve manevi amaç edinecek hiçbir şey yoktur.Bu evren tüm dünyevi ve uhrevi amaçlardan arınmıştır. İbadet dâhil tüm insani faaliyetler Allah rızası için yapılır. Sevap, cennet, keramet, vecd, zevk, feyz beklentisi yüksek ilkeleri yok eden şeylerdir. Artık bu evrende şahsiyetler-imtiyaz ve farklılaşma anlamında buzdan nefislerini bir nur havuzunda eritmiş ve diğerleri içerisinde yok etmiştir, bu nedenle farklı bir üstat,şeyh, abi, hoca efendi,imam müdebbir vs yoktur…Bu evrende kendi başına bir risale risale hizmeti, zikir furyası,ders okuma coşkusu, şakirtlik neşesi yoktur..Bu evrende plazalar, dünyanın en gelişmiş matbaaları, rengarenk gazete ve dergileri,pırıl pırıl baskılı kitaplar, uçsuz bucaksız fabrikalar,ışıl ışıl hastane ve okullar vs yoktur."

"Bu evrende Müslümanlık adına başkalarına tahakküm yoktur, Bu evrende kemiyet perestlik yoktur, bu evrende manevi makamlara karşı bir özlem de yoktur. Bu evrende sadece ben konuşayım, ben sohbet edeyim herkes beni dinlesin, benden ders alsın benim emrimde çalışsın tavrı da yoktur. Bu evrende olması gereken rıza dairesinde imanı kurtarmaya çalışma ve takvalı yaşantıdır. " (Duran,2002,s.101-102-103-104)

"Sonuç olarak Dokuz İlke evreni öncü azınlık mensupların temel ilkeleri olmalıdır. Zaten onları öncü azınlık yapan vasıflar da bu ilkeleri hayat düsturu edinmelileridir Tüm ilkelerde olmasa da bazı ilkelerde bir ihmal söz konusu olduğunda bunun alt kesimlere yansıması genel ahlaki çürüme şeklinde olur. Günümüzde yaşadığımız ahlaki bunalımın böyle bir sapmanın yattığı söylenebilir." (Duran2002,s.105)

Sonuç

Kamil insan, insanların büyük bir çoğunluğu gibi yeme, içme, cinsel tatmin; mevki, mal ve evlat sahibi olmak gibi çok da ciddi olmayan meşgalelerin peşinde koşan bir yaratılışla var edilmiş değildir. O iki tür akıl yapısına sahiptir; nesnel ve öznel(nefis).Öznel aklını inanç, ibadet ve ahlâk ilkeleriyle kontrol altına almıştır. O, öznel ahlakını tamamen körelterek de kendini bir ahlak, iyilik robotunu haline getirmekten de kaçınmıştır. İnsanların ortak değerlerinin, “rikkat-i cinsiye” tabir edilen acıma, şefkat, merhamet, acıma duygularının tezahürleri olan; evrensel İslam ahlakını ve duygu paylaşımını kendine yaşam ve varoluş amacı olarak seçmiştir. Nesnel aklını da itiraz etmek, sorgulamak; inanç, ibadet ve ahlâk ilkeleriyle yapılandırılmıştır. Sokrat’tan bu yana ahlakı dini yapıdan koparıp, Allah’ın olmadığı bir ahlakı öğreti geliştirmeye çalışanların karşısında durmayı bilmiş. Ahlakın alt yapısını dinin oluşturduğunun bilincine erişmiş kişidir İdeal İnsan.

Bu İnsan, tekâmülün son evresindeki insandır. İlahi Dinlerin son evresindeki son din gibi ulaşılabilecek son kademedir. İnsanları, kaosa, bunalımlara, yoksulluğa, karanlığa, savaşa, çatışmaya, sömürüye iten kültürler ve bu kültürlerin içersinde yetişmiş bilim, ilim adamların bile isteseler de istemeseler de bir zorunluluk olarak bu insan evresine ulaşma çırpınışlarından başka bir yol takip edemeyecekler. Çünkü Onların Akıl diye ortaya attıkları onca düşünme biçimi, aslında bir nefisten başka bir şey değildi. Max Horkheimer’in Aklı Tutulması’nda söylediği gibi: "Birey eskiden aklı yalnızca benliğin bir aracı olarak görürdü. Şimdi bu öz-tanrılaştırmanın tersini yaşamaktadır. Araç sürücüyü üstünden atmış, körcesine koşmaktadır: boşluğa doğru. Akıl en yüksek noktaya ulaştığı anda, dumura uğramakta akıldışına dönüşmekte. "(Horkheimer, s.145,2008). Boş ve kullanılmaz olduğu anlaşılan bu akıl türünden vazgeçen Batı medeniyeti de nesnel, din ahlakından soyutlanmamış, ideal insan aklına doğru evrimleşmekte.


KAYNAKÇA

Albert CAMUS, , Yaz (Çev:Tahsin Yücel), Can Yay., 2.Baskı, İstanbul, 2002.

Ali Şeriati, Dinler Tarihi Çeviren: Erdoğan Vatansever Kırkambar Kitaplığı, İstanbul, 2003

Ali Şeriati, İslam Bilimi I-II, İstanbul,2006

Aziz Yalçın. Yorum ve Açıklamalarla Makalat-ı Hacı Bektaşi Veli Ank.1991.

BAUDRILLARD, Jean, “Ütopyadan Sonra Geleceğin İlkel Toplumu”, (ed)Nathan Gardels,

Bünyamin Duran, İslam Toplumlarında Sosyo –Ekonomik Değişme, Ankara,1998

Bünyamin Duran, Akıl ve Ahlak, İstanbul,2002

Blackledge,Davidand Hunt,Darry (1985) sociolgical Inter Pretations of Education:NewYork Routledge and Keagan Pup.

Durkheim Emile(1961) Moral Education Asıudy in the Therry and Application of the seology of edcation: london Free pres of glence Inc.

Jean-Paul Sartre, Bulantı (Çev: Selâhattin Hilav), Can Yay., 3.Baskı, İstanbul, 2005.

Jean-Paul Sartre, Sözcükler (Çev:Selâhattin Hilav), Can Yay., 2.Baskı, İstanbul, 1999.

Max Horkheimer, Aklı Tutulması,7.Basım.2008,İstanbul

Maclntyre, Alasdair, (2001), Ethik'in Kısa Tarihi, Ankara.

Nursi, Bediüzzaman Said, (1980), Sözler, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said, (1978), İşaratü'l İ'caz, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said,(1994),Sözler, c.I ve II Nesil yayınları, İstanbul

SAİD NURSİ, Sözler, Nesil yy,1994,İstanbul

Platon, Menon, çev. Ahmet Cevizci, Ankara, 1989

SOLAL, Annie-Cohen, Jean-Paul Sartre, (Çev:İsmail Yerguz), Dost Yay., N:14, Ankara, 2005.

İBN TUFEYL (1996),Hay bin Yakzan (İbn Sina çevirisi ile beraber) (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları)(Çev.: M.Ş. Yattkaya-B. Reşid).

Yüzyılın Sonu: Büyük Düşünürler Çağımızı Yorumluyor, (Çev:Belkıs Dişbudak), Kültür

Yay. İstanbul 2000.

  17.11.2009

© 2015 karakalem.net, Lokman Tıraş

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut