“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.601 yazı içinden]

 Arşiv

Bu Din Asla Boşa Gitmez

Yazara Mesaj Gönder

TARİH SAYFALARI arasında dolaşırken, bugün tek bir müntesibi kalmamış bir dizi ‘din’ ile karşılaşır insan. Mısır’da firavunların dini, Eski Yunan diyarında Baküs ve Orpheus dinleri, Keltlerin dini, Vikinglerin dini, İran’da Zerdüştîlik, yine İran’da Maniheizm, Hindistan’da Ekber’in kurduğu sözde ‘din-i ilahî’... Tüm bu ‘din’lerden geriye, birkaç tapınak harabesi, birkaç efsane, belki birkaç kitaptan başka hiçbir şey kalmamıştır.

Peki, ne olmuştur da, bir zaman iktidarların da desteğiyle ortalığı kasıp kavuran bu dinler, birkaç yüzyıl yaşadıktan sonra kaybolup gitmişlerdir?

İslâm dünyasının yaşayan en önemli düşünürlerinden biri olan Seyyid Hüseyin Nasr, bir söyleşide, bu soruya karşı şu kısa ve net cevabı verir: "Yok olup gittiler, çünkü hakikatları yoktu."

Yok olup gitmek ile hakikatsızlık arasındaki bu birebir eşleme, beni her zaman cezbetmiştir. Var olmak ile hakikat arasındaki bağı da açıkça ifade eden bir husustur bu. Nitekim, meselâ İslâm, ‘son din’ olarak ‘öncekiler’in ve de tüm dünyevî akımların husumetini üzerine çektiği halde, bin dörtyüz yıldır varlığını sürdürmektedir. El’an hayatta olan diğer dinler de, kesinlikle muharref yönleri bulunmakla birlikte, içlerinde bir hakikat çekirdeği gene de kalmış olmalı ki, yok olup gitmemişlerdir.

Buna karşılık, bir hakikata dayanmayan sözde ‘din’ler, ideolojiler yahut fikir akımları, uzun olmayan bir geleceğin akabinde, çöküp gitmektedir. Meselâ, doğuşunun üzerinden henüz yüzyıl bile geçmeden Marksizm-Leninizm, çatır çatır çöküvermiştir. Hem de, SSCB gibi bir ‘süper güç’ün olabildiğine totaliter bir hegemonya ile onu yaşatma teşebbüsüne rağmen. Yine, sözde ‘Aydınlanma’cı modern uygarlık, daha üçüncü yüzyılını doldurmadan iki dünya savaşı ile ve bir ekolojik felâketle tanıştırdığı dünyada, ‘postmodern’ çıkış yolları bularak postu kurtarma çabasındadır.

Tüm bunlar, sanırım, ‘hakikat’ın gücünü ve de hakkı kuvvette görenlerin âcizliğini belgeleyen vâkıalardır. Yine bu vâkıalar, ‘kanun-u fıtrat’a uymayan, insanın fıtratına denk düşmeyen, ancak hakikat ile sükûn bulabilen insan ruhunu doyurmayan fikirlerin sönmeye mahkum olduğunun da delilleridir.

Ki, bütünüyle insanlık tarihi, özellikle peygamberler tarihi, yok oluş ile hakikatsızlık, var oluş ile hakikat arasındaki bağın örnekleriyle doludur.

İnsanlığın ikinci atası Nuh aleyhisselâmın durumu, bu örneklerden biridir yalnızca. O, önceki nebilerin sunduğu tevhid davetine şirk lekesi bulaştıran toplumunu yeniden hakikî imana davet ettiğinde, onu çok az kişi dinlemiştir. Onlar da, kavminin acizleri ve fakirleridir. Ne makamları vardır, ne paraları, ne de iktidarları. Nitekim, kavminin zenginleri ve ileri gelenleri, bu durumu, Nuh aleyhisselâmın hakikatsızlığına delil olarak sunmak istemişlerdir. Ama bir hakka dayanan Nuh ve mü’minler gemiye binmiş; kavminin şirk bulaşığı sözde ‘din’i ise, müntesipleri ile birlikte tarih sahnesinden silinip gitmiştir.

İbrahim aleyhisselâm tebliğle görevlendirildiğinde de durum farklı değildir. Başta tanrı-kral Nemrud, etrafında onun için her türlü propagandayı ve fitneyi hazırlayan bir bürokrasi, ve de tanrı-kral Nemrud’a yönelik en küçük bir kıpırdanışı anında ezen bir ordu vardır. Zaten, halkın kahir çoğunluğu Nemrud’a ve putlara tapmaktadır. İbrahim’in babası dahil. İbrahim, böyle bir toplumu tevhide davet ederken, tek başınadır. Aleyhine her türlü fitne kazanları kaynatılır, kendisi için dağ gibi külhanlar hazırlanır. Ama ateşin yakmadığı İbrahim oğulları İsmail ve İshak’la başlayıp kıyamete dek uzanan iki nuranî silsilenin başı olurken, ne Nemrud bâki kalır, ne de bâtıl akidesi. Halkının önemli bir kısmı, daha İbrahim aleyhisselâm hayatta iken hak dine dönmüştür zaten. Hakikat, tek bir kişinin elinde de kalsa boşuna gitmemiş; tek bir kişinin elindeki doğru, yüzbinlerce insanın elindeki yanlışı bir kez daha altetmiştir.

Musa aleyhisselâmın Firavun, İsa aleyhisselâmın ise dünyevîleşmiş Yahudiler ve Roma karşısındaki durumu da budur. Firavun’un yıkılmaz sanılan iktidarına karşıóKârun gibi zenginlere, Hâmân gibi fitne uzmanı bürokratlara ve de muazzam ordusuna rağmenóhakikatlı bir Musa ile kardeşi Hârun yetmiştir. İsa ve oniki havarisinin baş düşmanı Roma, birkaç asır içinde, bu dinin merkezine dönüvermiştir.

‘Hakikat’ yolunun seyir defterine baktığımızda, bu yolda gidenlerin, bir yandan maddî anlamda müthiş bir acz, diğer taraftan hakikat olma ve fıtrata dayanma noktasında müthiş bir kuvvet taşıdıkları görülür. Nemrud’un zalim yönetimine karşı İbrahim aleyhisselâmın ‘tek başına bir ümmet’ olarak biiznillah gerçekleştirdiği dönüşüm; Hâmân örneğinde bürokrasinin, Kârun örneğinde ehl-i servetin de desteğine dayanan Firavun karşısında Musa aleyhisselâmın gerçekleştirdiği dönüşüm; oniki havarisiyle İsa aleyhisselâmın gerçekleştirdiği dönüşüm işte bunun apaçık örnekleridir.

İslâm tarihi ise, ilk vahiy anından itibaren, hakka dayanan âcizlerin zaferini belgeleyen sayısız örnek taşımaktadır. Onu ne Mekke müşriklerinin zulmü, ne Medine münafıklarının nifakı, ne o zamana dek tahrife uğramış iki semavî dine taassupla bağlı kalanların hasedi, ne de Arap kabilelerinin milliyetçiliği yıkabilmiş; bilakis o, zaman içinde hepsini kendine râm etmiştir.

İslâm’a girmenin ateşten gömlek giymeye denk olduğu ilk dokuz yıl içinde ancak kırk kişiye ulaşan hakikat nuru, kırk hakikat erinin elinde onüç yılda yüzlerce mü’mine ulaşmış; bir sonraki on yıl içinde ise, en amansız düşmanı olan Mekke’yi fethettiği gibi, tüm Arabistan’a da yayılmıştır. Eziyetler, işkenceler, boykotlar, iftiralar, öldürmeler.. hiçbir şey azların elindeki doğrunun çokların elindeki yanlışı bertaraf etmesine engel olamamıştır.

Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra çıkan Ridde savaşlarında ise, inanan azların bir hakikata dayandıkları için nasıl galebe çaldıkları bir kez daha görülmüştür. Yalancı peygamber Müseylime’nin yüzbin kişilik ordusunu hezimete uğratmaya, 3000 kişilik sahabi ordusu kâfi gelmiştir.

Sonraki dönemlerde, silah zoruyla İslâm’ı yıkamayan şirk ve küfür cephesinin bu kez felsefe yoluyla gelen dehşetli hücumunu boşa çıkarmaya ise, ‘Hüccetü’l-İslâm’ olan bir Gazalî yetmiştir.

Hemen akabinde, âlem-i İslâm, iki asır süren amansız bir Haçlı saldırısına maruz kalmıştır. Üstelik, batıdan İslâm’a saldıran Haçlılar, doğudan İslâm’a saldırmaya başlayan Moğollarla ittifak etmiş; müslümanların iki ateş arasında kesinkes yok edilmesi hedeflenmiştir. Bu uğurda hilafet merkezi Bağdat dahi önce işgal, sonra yerle bir edilecek; ama yıkıntılar arasında İslâm nuru yeniden filiz verecektir. Üstelik, dün topluca İslâm’a saldıran Moğol hanedanı içinde dahi, artık Berke gibi İslâm’la şereflenen hanlar vardır. Dün İslâm’a saldıran kimi ordular, az zaman sonra, saldırdıkları dinin hakikatına teslim olarak, İslâm’ın ordusu olmuşlardır. O günün müslümanlarınca "Deccal bu olmalı" diye anılan Hülagu’nun torunu Gazan Han da, İslâm’ın safına geçenler arasındadır. Hakikat, bir kez daha, mağlup oldu zannedilen bir anda, galiplerine de galebe çalacaktır.

Asırlar sonra, İslâm adına kurulan Hind-Timur imparatorluğunda, bu kez, ‘din-i ilahî’ mucidi bir Ekber çıkacak; onun fitne ateşini söndürmeye ise, zindanlara attırdığı İmam-ı Rabbanî’nin hakikat dersleri yetecektir. Öyle ki, Ekber’in torunu Evrengzib, bir sonraki yüzyılda, İslâm adına maddî-manevî bir dizi çabanın mimarı olacaktır. Mağlubiyet sanılan bir olayla yüzyüze gelen hakikat, bir kez daha, galiplerine galebe etmiştir.

Devran döner; topu da, güllesi de, fitnesi de olsa haksızlığa karşı hakikatın nasıl galebe çaldığını irili-ufaklı binlerce olay tekrar tekrar belgelerken, bu kez Gladstone adında biri çıkacaktır. 1800’lerin sonunda ‘dünyalar hâkimi’ Britanya’nın önce müstemlekeler nâzırı, sonra başbakanı olan bu taş kalbli insan, Kur’ân’ı yeryüzünden silmeye yönelik açık bir savaşı duyurur. O sıralar, İslâm âleminin büyük çoğunluğu zaten Batının sömürgesidir. Osmanlı gibi devletler ise, sözde bağımsız, gerçekte Batının kontrolündedir. Neredeyse iki asırdır sistemli bir biçimde sürdürülen oryantalizm araştırmaları, müslümanların aklına ve kalbine, onları Kur’ân ve sünnetten alıkoyan binbir vehim ve desiseyi üflemeye çoktandır devam etmektedir. Ama Gladstone da ölür. Kur’ân ise âlemler Rabbinin Ezelî Hitabı olarak yüz milyonlarca kalbde varlığını sürdürür. Öyle ki, bugün Gladstone’un diyarında dahi, Kur’ân nuru ile hidayet bulan yüzbinlerce İngiliz yaşamaktadır. Modern çağlarda mensuplarının neredeyse tamamı sömürgeleştirilen, maddî-manevî müthiş esaret zincirleri ile eli-kolu bağlanan ve hakkında ateizmden oryantalizme her türlü fitne ve desise tuzağı kurulan tevhid dini, ‘Avrupa dinsizleri ve Asya münafıkları’nın tasallutuna rağmen, hâlâ dimdik ayaktadır.

O yüzden olsa gerek, Avrupa’nın İslâm aleyhine tuzaklar kurduğu bir çağda Kur’ân’la tanışan, bir mektubunda "Kur’ân’ın benim ruhuma uygun bir havası var" diye yazan Goethe, bir başka mektubunda, dostu Eckermann’a İslâm hakkında şöyle yazmaktadır: "Bakın, bu din asla boşa gitmez. Mevcut çeşitli sistemlerimizle biz; ve diyebilirim ki tüm insanlık, bundan daha ileri gidemez."

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut