“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Garip bir vasiyetname
–İsmail Örgen

[*4.601 yazı içinden]

 Arşiv

Büyük Başlar, Boş Laflar

Yazara Mesaj Gönder

BUGÜNE KADAR okuduğum siyerler içinde ruhuma en yakın bulduğum, Martin Lings’in kitabıdır.

Bu adla başladığı hayat yolculuğunu Ebubekir Siraceddin olarak sürdüren ve halen 90’ına merdiven dayamış olan bu pîr-i fani, Mekke’nin gençleri ve fakirleri vahye kalblerini açmada daha bir özgür davranırken zenginlerin ve önde gelenlerin niye kaskatı durduğunu çok duyarlı bir üslub, çok ustalıklı bir muhakeme içinde tahlil eder.

Gençlerin ve zayıfların hepsi, ilahî daveti hemen kabul etmemiştir; ama, hiç olmazsa, ‘küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davet’e karşı kulaklarını tıkamalarına sebep olacak kendini beğenmişlikleri yoktur. ‘Kureyş’in ileri gelenleri’ ise, o gün hâkim olan anlayış uyarınca, ‘hayatta belirli bir başarı kazanmış’ kişilerdir. Kimi şiiri, kimi serveti, kimi cömertliği, kimi ise ailesinin gücü ile, zaten belli bir noktaya geldiğini; bu noktanın öldükten sonra da anılmaları için yeteceğini; ve böylece isimlerinin ölümsüz olacağını ummaktadır. Gelen vahiyler ise, tam da bu anlayışın can damarını kırmaktadır. Dünya hayatının, Lings’in çok dikkat çekici vurgusuyla, ‘onların başarı ve şeref kazandıkları hayatın’ geçiciliğini vurgulayan ilahî mesaj, damarlarına dokunur. "Hayatımda başarıya ulaştım" rahatlığıyla yaşayan bu insanlar, dünya hayatının bir ‘aldanış konusu,’ onların yaptıkları şeyin ise ‘bir oyun ve oyalanmadan ibaret’ olduğunu bildiren; sonra "Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve oyalanma olsun diye yaratmadık" buyuran bir mesajdan elbette rahatsız olacaklardır. yetler, mütemadiyen, ölümsüzlüğü şu dünyada arayan insanların yüzüne dünyanın faniliği gerçeğini haykırır; yatırımını şu dünyaya yapan insanları ‘uçurum dibine ev yapan‘ gafiller meseliyle anar; "Ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi" diye hatırlatır; ve böylece, mütemadiyen gafil kafalara hakikati haykırır.

İlahî mesajın, ekseriya uhrevî kayıplar pahasına, dünyevî açıdan ‘başarı kazanmış’ gözüken insanlara yönelik bu ikazının yalnızca Kureyş’in ‘ileri gelenleri’nin değil, her çağın ‘ileri gelenleri’nin damarına dokunduğunu ise, Said Nursî’nin Mektubat’ından anlarız. Zira, hem Allah’ın birliğini ve herşeyin O’nun ikram ve ihsanı olduğunu; hem de asıl olan âhiret yurdunu durmaksızın hatırlatan İslâm, ‘tevhid-i hakikî’ dini olarak sebepleri sukut ettirir, enaniyeti kırar, ‘ubudiyet-i halisa’ tesis eder. Nefsin rububiyetinden kavmini yüceltmeye, esbab şirkinden tabiatperestliğe, insanın ‘benlik’ iddiasını besleyen bütün kaynakları kurutur. O yüzden, "bir büyük insan, tam dindar olsa, enaniyeti terketmeye mecbur olur. Enaniyeti terketmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terkeder." Kısacası, ‘velediyet akidesi’ ile sebeplere de tesir veren Hıristiyanlığın aksine, "Müslümanlarda, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü, gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar."

Risale-i Nur’un siyasete bakışının; "Siyasetçi ekserce tam müttaki dindar olmaz. Tam müttaki dindar olan siyasetçi olamaz" cümlesiyle özetlenen o net hükmün altındaki derunî temelleri ele veren bu tahlili, yakın bir zamanda bir kez daha hatırladım. Zât-ı Zülcelâl’e bakan veçhi hariç, herşeyin fani olduğunu tâ en derin duygulara kadar nüfuz eden beliğ, selis ve kısa bir ifade içinde özetleyen "Küllü men aleyhâ fân" âyetinin iç dünyama güm güm vurduğu bir günde, bir büyük adamdan anlamsız bir ‘son söz’ işittim. Benim dünyamın bu âyetle hemhal olduğu gün, meğer fani dünyanın Türkiye denilen kısımında Meclis’in yeni yasama yılının açıldığı gün imiş. Ve bu açılışta, ülkenin en üst makamınca yapılan konuşma ‘laik demokratik Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayacağı’nı bildiren bir cümleyle bitmiş. Doğrusu, ister inanarak söylensin, ister ‘lâf olsun’ diye, bu söz aklıma hafif, kalbime boş, ruhuma anlamsız göründü. Nerede "Herşey fena bulucudur" ilahî fermanı; nerede "Bu devlet sonsuza dek yaşayacaktır"!

Hemen belirteyim: Bu sözde beni asıl rahatsız eden, birilerinin rahatsız olduğu kısım değildi. Biliyorum, kimileri, ‘laik’ vurgusuna takıldılar; ‘sonsuza dek’ kısmını atladılar. Çünkü, Osmanlı da kendini ‘devlet-i ebed-müddet’ olarak tanımlıyor, ama ‘laik’ ibaresi de taşımadığı için, kimsecikleri rahatsız etmiyordu. Oysa, âyetlerin dersiyle, asıl buna incindim. İster laik olsun, ister İslâmî; faniliğini nebîlerin sittin senedir haber verdiği şu fani dünyada, üstelik bilim ehlince de faniliği apaçık kabul edilmişken, nasıl ‘sonsuza dek yaşayacak’ devletlerin sözü edilebilir ki?

Hayret! Ebed yurdunun ticaretgâhı olarak önümüzde duran şu dünyayı ve şu hayatı, ‘sonsuz’ zannettiğimiz faniler uğruna, nasıl da bozuk para gibi harcıyoruz.

Hem, büyük başlar zaman zaman ne kadar da boş lâflar ediyorlar...

  27.12.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut