Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Zor açılan kapılar
–İsmail Örgen

[*4.629 yazı içinden]

Eskimo Kızın Hikayesi

Hasan Yükselten

BU YAZININ başlığı aynı zamanda Mark Twain’in çok sevdiğim bir hikayesinin ismi. Eskimo ülkesine yaptığı bir seyahatte tanıştığı bir kızla olan konuşmalarını aktaran ve çok güzel dersler içeren bir eserdir ‘Eskimo Kızın Hikayesi’.

Twain ile balık avına çıkan Eskimo kız Lasca, Twain’e kimseye söylememesi gereken çok önemli bir sırrından bahseder. Bu da babasının oradaki kabilelerin en zengini olduğu bilgisidir. Ortada buzlardan başka servet namına birşey göremeyen Twain çok meraklanır ve servetlerinin ne olduğunu sorar. Çok uzun ısrarlar sonucu Eskimo kız defalarca kimseye söylemeyeceğine dair söz aldıktan sonra gizli bir şekilde servetlerini açıklar: ’22 adet hepsi hakiki demirden olta iğnesi’. Gülmemek için kendini zor tutan Twain, yine de Lasca’yı hayal kırıklığına uğratmamak için rol yaparak yüzüne şaşkınlık ifadesi takınır. ‘Siz ne kadar zenginsiniz böyle…Inanamıyorum…Gerçek olamaz söylediğiniz… Beni kandırmak istiyorsunuz…’ gibi sözlerle Lasca’yı kırmamaya çalışır. Zira Twain’in yaşadığı Amerika’da 22 adet iğneyi sokaktaki çocuk bile satın alabilir. Lasca ayrıca demir iğnelere sahip olmadan önce babasının yaptığı şakalara kimse gülmezken şimdi herkesin katıla katıla güldüğünü, eskiden kimse babasının fikirlerini sormazken şimdi fikirlerinde bir değişiklik olmamasına rağmen herkesin O’nun düşüncesini öğrenmek istediğini ve ağzını açar açmaz kendisini alkışladığını soyler. Babasının 22 demir iğnesine sahip olmasından sonra kabilenin açık sözlü mert insanlarının ahlakının bozulduğunu anlatır.

Bu hikayenin üzerinden her ne kadar yüz yıldan fazla zaman geçmiş olsa da günümüze verdiği mesaj açısından tazeliğini halen muhafaza ediyor diyebiliriz. Herhalde insanlığın hiçbir döneminde ekonomi ve maddi değerler bu kadar yoğun bir şekilde yer almamıştı insanların hayatında. Dünya sevgisi hiçbir zaman bu kadar yoğun seviyede olmamıştı. Artık tevazunun yerine gururun, gösterişin, iktisadın yerine israfın, uhuvvetin yerine enaniyetin, ezip geçmenin revaçta olduğu zamanlardayız malesef.

Baris Manço bir şarkısında şöyle diyordu:

Yıllardır sürüp giden bir pay alma çabası
Topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası

Bugün ‘geçim derdi’ adına verilen mücadele artık ekmek kavgası için değil, daha çok göz açlığını tatmin etmek için sanki. Alışveriş merkezleri hızla her tarafta yükseldikçe, insanlar kendilerini daha aşağılarda hissetmeye başlıyor ve insanlarin göz açlıklari da durmadan artiyor. İnsan bir şekilde her zaman ekmek parasını kazanabilir, kimse açlıktan ölmez ama gözü aç olan bir insanı tatmin etmek mümkün değildir. Hadiste belirtildiği gibi: “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altini olsa ikincisini ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur.’

Tüketim kültüründe harcadığı kadar değerli olduğunu zanneden insanlar, coşkun bir hırsla koşuyorlar alışveriş merkezlerine. Her şey çılgınca alışveriş yapılması için düşünülüyor adeta. Hayat sanki bir oyuncak toplama yarışıymış gibi geliyor bazen. Bazı insanlar daha fazla oyuncak topladıkları için kendilerini daha şanslı veya değerli zannediyorlar. Kişiliklerini oturtamamış bireyler, sahip oldukları veya olacakları maddi değerler oranında kendilerini değerli hissediyorlar. Nimet cihetinde kendisinden aşağıdakine değil de, hep yukarıdakine bakınca, ‘neden onlar gibi olamıyoruz’ diye hırs gosteriliyor. Nazarlar tamamen bu dünyaya çevrilince, şükür tatile çıkıyor adeta. Şükretmek yerine hep ‘daha fazla’ ‘daha fazla’ isteniyor. ’Az ama yeten, çok olup oyalayandan daha hayırlıdır’ hadisi ne kadar da az hatırlanıyor. Kanaate riayet etmeyince, 22 demir olta iğnesini biriktiren Eskimo gibi, günümüzce değerli şeyler toplanmaya çalışılıyor. Bu yolda; parlak gözüken basit oyuncaklara sahip olabilme uğruna nice insani degerler de feda edilebiliyor. Cunku değer vermenin ve de değerli olmanın ölçüsü malesef maddi varlıklara göre belirleniyor artık.

Oysa insan, insan oldugu icin zaten degerlidir. Bu dunyanin halifesi olmak gibi serefli bir sifati vardir. Ve illa bir deger aranacaksa bu da insanlar nazarinda degil, Allah nazarinda aranmalidir. Zira Bediuzzaman’in dedigi gibi; O razi olduktan sonra butun dunya kusse ehemmiyeti yok, O kabul ettikten sonra butun halk reddetse tesiri yok. Hem ne bu dunya insanin heveslerini karsilama noktasinda tatmin olunabilecek bir yerdir ne de hayat insanin kendisini baskalarina begendirmek ugruna harcayabilecegi kadar ucuz bir meta, basit bir sermayedir.

Degerimizi insanlarin nazarinda mi yoksa Allah’in nazarinda mi ariyoruz? Diger insanlari, maddi degerleri veya dunyevi unvanlari icin mi yoksa ahlaki ve insani kisilikleri icin mi degerli goruyoruz? Bu sorulari kisa bir sure icin de olsa kendi dunyamizda dusunmeye ne dersiniz?

  20.07.2009

© 2015 karakalem.net, Hasan Yükselten

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut