Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

En büyük hediye
–İsmail Örgen

[*4,047 yazı içinden]

Bu yazının çıktısını al

Oluklar Çift İse

Mehmed Boyacıoğlu

GEÇEN NİSAN ve mayıs aylarında nehirlerle hafta sonlarında bir süre arkadaşlık ettim. Aşağıda çızıktırdıklarım bu arkadaşlığın bir meyvesi.

Yüksek dağların sarp yamaçlarında çağlayan küçücük dereler celali ders verir bize. Oysa ovalarda akan koca nehirler, o küçük derelerin belki bin katı su taşıdığı halde, sessiz sedasızdır. Bu oturmuşluk cemali anlatır görene. Onları cevelan ettirenin hikmeti gereği, taşma emrini alınca da kahrın birer tecelligâhı olurlar.

Ancak ben bugün onların başka bir yönünden söz edeceğim.

Akarsuların kimi yağmurla, bazısı göl sularıyla, bazıları kar veya buz suları ile beslenir.

Yağmurla beslenen dereler, eğer su sızdırmayan araziden geçen selintiler ile besleniyorsa, yağmurun indirilişinden en geç bir iki saat içinde sel olup akarlar. Oysa arazinin geçirgen olduğu, rahmetin yeraltındaki galeriler ve mağaralar halinde cisimleştiği yörelerde yağışla nehirlerde akım arasındaki zaman mesafesi açılır. Karla veya buzullarla beslenen akarsuların da azami akış değerlerini bulmaları karın yağdırılışından iki ay, daha serin yerlerde ise üç ay sonra mümkün olabilir.

İşte, iklim şartları ile nehirlerin akımı arasındaki bu zaman farkından dolayı, büyük akarsuların yıllık akım-rejim grafiğini çizen coğrafyacılar, akım dönemini takvim yılı ile başlatmazlar; bunun yerine ekim ayında başlatır gelecek yılın eylül ayında bitirirler. Mesela Ege Bölgesinde en az yağışlı ay temmuz ise de nehirlerin en susuz ayı genellikle eylüldür. Kışın da en çok yağmurlu ay aralıktır, oysa nehirlerin en çok su taşıdığı ay marttır.

Kısacası, nehirler hava şartlarını birkaç ay gecikmeli olarak izler.

Sosyal hadiselerde de benzer bir eğilim gözlenir. Hele, geniş bir kesimi ilgilendiren, müspet veya menfi bir çığırın, bir başlangıcın sonuçları hemencecik ortaya çıkmaz. Hayırlı ya da hayırsız bir girişimin neticelerinin alınmasını görmek için birkaç nesil beklemek gerekir.

Bu hususta, Alemlere Rahmet’in (sav) haktan varisi şefkat kahramanı Bediüzzaman Ankara’daki makamlara da gönderilen Hasbıhalinin(1) ekinde, dinde, İttihatçılar zamanındaki lâübalğin 1944 veya 1945’te dehşetli neticeler ortaya çıkardığını, o tarihlerde yapılan yanlışların da elli sene sonraki gençlik için ne kadar zararlı düşeceğini şu paragrafla ilan ediyor:

“Evet hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz!..”

Bunu teyit eden örnekler çoktur. Ezcümle: birkaç yıl önce, devletin resmi bir kanalında yaşlı birileri hatıralarını anlatırken “1930 yılında İzmir Karşıyaka’da sadece bir polis karakolu vardı. Orada görevli iki polis memuru vardı, ikisi de akşama dek uyuklarlardı” demişti. Polisin bu işsizliği, bu huzur ve asayiş o zaman milleti idare ediyor görünenlerin bir erdemi, bir artısı değildi elbet. Bu huzur hali Osmanlıdan miras kalan, eksiği kusuru ile İslami terbiyeydi.

Aynen öyle de, 1930’ların başında hazırlanan ve milletin değerleri ile kavgalı kitapları okuyanların yirmi sene sonra yaptıkları yanlışlardan da, birinci derecede yirmi sene önce o kitapları yazdıranlar sorumluydu.

Sonraki on yıllarda, o ders kitaplarına, ufak tefek rütuşlar dışında, pek dokunulmadı. Onları okuyanların yetmişli yıllarda hangi huzur bozucu hadieselere kaltıldıkları bellli. Seksenli, doksanlı yılların hayali ihracatçıları, banka hortumcuları da – iradelerini yanlışta kullanmaları elbette kendilerini sorumluluktan kurtarmaz- en az iki ya da üç on yıl öncesi işlenen hata ve ihamllerin sonuçları değiller miydi?

Daha yakına bakarsak, 1997’de yürürlüğe konulan; diğer yanlışları yanında Kur’an’ı belli bir yaşın altındaki çocuklara okutma yasağını içine alan planın da dehşetli sonuçları da, o tarihten bir yirmi, yirmi beş sene geçtikten sonra görülecek.

Belki de o müthiş yanlış planın sonuçları, onu yürürlüğe koyanların bir çoğunun öldüğü bir zamanda görülecek. O zaman, o menhus planı işlemez hale getirme gayreti göstermeyerek müspet bir çığır aç(a)mayanlar da bu pişmanlıktan nasiplerini alacaklar.

O gün kabirde pişman olmamak için şimdi bu kötü çığıra dur demek gerekmez mi? Ya da o gün, torunları hiç düşünmemiş yaşlılar olarak, onların istiskaline maruz kalmamak için, şimdi bir şeyler yapmak gerekmez mi?

Zira Kur’an’dan dersini tam alamamış nesillerin bir kuralının olacağını sanmıyorum; her şeyi yapabilirler. O zaman kötülük seli öyle bir hal alır ki; önünde ne baraj, ne köprü, ne yol, ne inşaat projeleri durabilir.

Şairin dediği gibi “Oluklar çift, biirinden nur akar, birinden kir”. Nur akıtanını güçlendirme yolunda azımsanmayacak bir gayret gösterildi. Bu gayret gösterenlerden olursak, gelecek nesiller tarafından kabrimizde hayırla yad edileceğiz. Değilse… düşünmesi bile dehşetli.


1. Said Nursi, Emirdağ Lahikası S. 20 Yeni Asya Neşriyat baskısı

  10/06/2009

© 2013 karakalem.net, Mehmed Boyacıoğlu

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2013 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut