“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Tedbiri elden bırakmadan
–İsmail Örgen

[*4.593 yazı içinden]

Nehirler içimizden aksın, durmasın Sana varsın!

Mona İslam Yazara Mesaj Gönder

MܒMİNLERİN CENNETLERİNİ anlatan ayetler ne güzeldir, okuyuşu bile bir lezzet hasıl eder. O cennetlere dahil olanlar için çok şeyler vaat edilir. Şüphesiz Allah vaadinde sadıktır. O cennet ehlinin meziyetleri bir bir sayılır. Şüphesiz O övenlerin en güzelidir.

O sonsuz bahçenin varislerinin en başta gelen özellikleri “Rabbi zikretmedeki iştiyaklarıdır”. Öyle ki Rabbimiz kalplerimizdeki bu arzuya ve aşka bakarak çok derinden bildiğimiz bir şeyi bize haber verircesine “Elâ bi zikrullahi tatmainnul kulûb” (Allah’ın zikri kalpleri tatmin etmez mi?) buyurur (Rad 28). Bu tıpkı “Elestu birabbikum” suali gibi Arapça gramer açısından kendi olumsuz fakat cevabı olumlu sorulara bir örnektir. Üstelik cevap muhakkak surette “Elbette, aksi düşünülemez” anlamında “Bela” olmalıdır. Öyleyse sualin cevabı bellidir, “elbette Allahım, Senin zikrinle kendimizden geçiyoruz, tatmin ne demek, aşkla pervane oluyoruz” demek, duyguları anlatmada aciz kalmak, kulaklarından ateş fışkıracakmış gibi heyecanlanmak ve oturduğu yerde duramamak, ayağa kalkmak, elini ayağını nereye koyacağını bilememek, belki sevinçle zıplamak, şaşkın aşık halleri sergilemektir.

Rabb bizi de, bu şaşkın hallerimizi de çok sever. Öyle sever ki, bu zikrin tekrarındaki halavet ve zevk Onda da kendine mahsus bir tarzda vuku bulur. Kur’an’da da okuyup gördüğümüz gibi Rabb da bizden bahsetmeyi, bizi anmayı çok sever. Kullarını anlata anlata bitiremez. Bu noktada Rabb-i Tealanın bizi zikri, bir annenin iftihar ettiği evladını, akrabalara, komşulara, ahpaplara anlatması, övmesi, meziyetlerini sayıp dökmesinden farksızdır. Ve yine bildirir “fezkuruni ezkürküm” (Bakara 152: Anın beni anayım sizi). İfadenin başındaki “fe” harfine dikkat çekerim, acelecilik, çabukluk, sürat, sabırsızlık, hemen peşinden geliş, fasılasızlık haber verir bu harf. Rabb bizim onu anmamıza müştaktır, “Hadi der, ne duruyorsunuz ansanıza beni”. Gidersek üzülür “fe eyne tezhebun” der (Nereye gidiyorsunuz?). Burada da bir “fe” bulunmaktadır. Bu “fe” ler bana hep “lebbeyk” dedirtir. Bu da acele dönmemizi istediği, bizim gidişimize bir an bile tahammül etmek istemediği ifadesidir. Zira nazar-hayretle ona bakan hayranlıkla, aşkla bakmalıdır, ona dalıp onda serhoş olmalı, onda fena bulmalıdır. Şüphe ve tereddüt, sağa sola bakınış, Güzeller Güzelini bulmuşken ağyar ile oyalanış hayret nazarını ifsad eder. Yine bir başka yerde “Kullarım sana beni sorarlarsa de ki…” “fe inni karib” Ben onlara çok yakınım”, hemen de aman asla umutsuzluğa kapılmasınlar, beni çağırsınlar hemen gelirim. Zaten ayet de öyle devam eder, “ucibu davetid dai” (Çağıranın davetine icabet ederim) ne büyük onur, ne büyük muhabbet.

Bu kadar sevdiği kullarına hayallerinin erişemeyeceği şeyler hazırlamıştır Rabbimiz. Elbette hepsinin ötesinde her şeyi hiçe indiren vuslatı vardır. Derler ki, insan ölünce melekler onu alır haline göre cennetten veya cehennemden bir gömlek giydirir, gök katlarını çıkarmaya başlarlar. Her bir katta eğer salihlerdense melekler ve ruhaniler onun adını sorarlar, ne güzel bir koku diye merakla toplanırlar, katlar bir bir çıkılır. Bir yere gelir kul, bu onun kemalat arşıdır. Burada Rabbine mülaki olacaktır. Melekler geridedirler. Kul Rabbi ile yalnızdır. Rabb ona bakacak mıdır? Onunla konuşacak mıdır? Şayet O yüzünüze bakarsa o andan itibaren sizin için “la havfun aleyhim ve la hüm yahzenun” (onlara korku yoktur mahzun da olmazlar) hükmü geçerli olacaktır. Rabbin vechi onun ilgisi ve sevgisi demektir, insana Allah’ın vechinden başkası gerekmez. Ve meleklere sizi alma izni verilir, kutsal bir emaneti taşırlar artık onlar ve sizi kabrinize götürürler. Size denilir, “Uyu seni en sevdiğin uyandıracak” şüphesiz mü’minin en sevdiği Allah’tır. O bilir, zira o hep Rabbinin vechini aramış, yüzünü nereye dönse Allah’ın yüzünü orada bulmuştur. Sevdiğinin uyandıracağını bilerek uyunan uyku da görülen rüya da ne hoştur. Kul adeta Rabbinin rahmetinden müteşekkil koynuna kıvrılır ve yatar. Ölmeden ölmeyi deneyenler, kat kat göklere tırmanmaya cehd edenler, üzerlerine Muhammedi kokuyu sürünenler, Rabb ile alem değiştirmeden de mülaki olurlar. Böylesi ne dünyada, ne berzahta uyurken hiç şüphe etmez ki Sevdiği bir an bile gözünü ayırmadan Hayy ve Kayyum olarak ona bakmaktadır. Ferahla yatar, alem-i menamda sayısız alem dolaşır. Her yükselişi, her müşahedesi bir ölüm, her cesede dönüşü de bir kabir uykusu olur. Göklere bir kez yükselen bir daha iflah olmaz, cesedin kabına sığamaz, ancak dinlenmek için oraya varır, bedenini varlığa bakan bir pencere gibi kullanır.

İnsanı kabre defnederken annesinin adı okunur. Bunun çok hoş bir sebebi vardır. Bu Allah’a o kulun annesini şefaatçi kılmaktır. Rabbimize deriz “Ya Rabbi bu kulun bir annesi vardı, onu her halükarda severdi, acırdı, kollardı, korur gözetirdi, şimdi anne rahmine benzer bir yerde yine üç karanlık içinde aciz, kıvrılmış yatıyor. Sen tüm annelerden merhametlisin, ona merhamet et.” Şüphesiz bu niyeti bu duayı karşılıksız koyacak biri değildir Erhamürrahimin. Şüphesiz bağrından bir doğumla çıkacağımızı bildiğimiz annemizdir toprak.

İnsanlar mahşer meydanında toplanırlar. Herkeste bir merak ve kaygı vardır. Şefaat etmesine izin verilenler, şefaat ederler. Seven sevdiğini alır götürür. Herkes kabzasına göre birilerinin elini tutar. Herkes gözlerinin değdiği yere kadar canı huzura kavuşturmayı diler. Herkes atının terkisine birilerini atar. Sıra El-Vedud’a gelir. O buyurur, “Seven sevdiğini aldı götürdü, şimdi sıra bende”. Onun rahmet kabzasının dışında kim kalır bilinmez, benim itikadım öyledir ki O sağ eliyle hiçbir mümini geride bırakmaz. Ömründe bir kere “Ah ya Rabb” demiş olanı ah u enin ettirmez. O sonsuz sever. O bizi sever. Bir kere dahi gönülden “Seni seviyorum Allah’ım” diyeni asla cevapsız bırakmayacaktır. O Ona hasretimizi bizden ziyade bilir.

Bir müjde verir bize şimdiden mübarek kitapta. Onların der “altlarından” nehirler akar. İbare şöyledir “min tahtihel enhar”. Ayetin zahiri manalarının dışında acizane kalbime açılan şudur. Nehir zamandır. Ve biz bu dünyada bu zaman nehrinin içindeyiz, sürükleniyoruz yahut batıyoruz ama zaman bize değiyor, biz eskiyoruz, yıpranıyoruz. Oysa cennette Rabbimiz bizi zamanın üzerine çıkaracak ve zaman nehri artık altımızdan akacak ve biz onu huşu içinde izlerken onun üzerinde yıpranmadan, eskimeden, yaşlanmadan, fena bulmadan ayrılmadan baki kalacağız. Evlerimiz, eşlerimiz, dostlarımız, çiçeklerimiz, elbiselerimiz, meyve ağaçlarımız, meleklerimiz hiç uzaklaşmayacaklar, elimizin yetişeceği yerde olacaklar. Ayrılık olmayacak, su hiçbir şeyi uzaklaştıramayacak. Eksiklikler tamamlanacak, varlık kemal bulacak.

Meleklerimizle gireceğiz cennete, yediğimiz elmada, okuduğumuz kitapta, dinlendiğimiz yatakta, dinlediğimiz melodide, yüzümüzü ısıtan ve ışıtan güneşte, sevdalandığımız ayda var olan tüm melekler bizimle gelecekler. Biz imamları olup ardımızdan onları dahil edeceğiz ebedi mekanımıza. Allah’ın ipine topluca sımsıkı tutunduğumuz ne varsa kim varsa, cem olacağız. Kimsenin elini bırakmamız gerekmeyecek. Dostumuz olan şehirler ve onların melekleri, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, İstanbul’un, Kahire’nin, Şam’ın, Mostar’ın, Sarayevo’nun, Üsküp’ün, Bağdat’ın meleklerini de davet edeceğiz. Rabb bizi sevdiklerimizden ayırmayacak. Herkes dünyası kadar sevdiklerini götürecek beraberinde. Gönlüne doldurdukları kadar kalabalık olacak cenneti de. Havalimanlarında, terminallerde, otogarlarda, limanlarda, kavuşanların kucaklaşmalarından daha büyük bir şevkle hiç ayrılmamak üzere kucaklayacağız sevdiklerimizi, en çok da Rabbimizi…

Ya Rabb, sen aşıkların kusuruna bakmazsın, kalbimin taşmalarını, kimi zaman haddi aşmalarını, galeyanlarını, incizaplarını, dönüşlerini, naralarını, susuşlarını, kahkahalarını, neşelerini, gözyaşlarını affeyle. Sen benim nefsimle kalbim arasındasın, beni kalbimden nefsime bir an bile meylettirme, meyillerimin tümü sanadır, bu nehrin akışı, taşması, çeri çöpü, köpüğü, çamuru, ferah suyu sanadır, önüme engel koyma Ya Rabbi. Yol ver de menzile varayım Ya Vedud…


Not: Yazdıklarımın tamamı ayet ve hadislerden kalbime gelenlerdir. Kaynaklar sahihtir ama bir hissin taşması esnasında yazıldığı için tek tek kaynak veremiyorum. Müteşabihatın yorumu bana aittir, dileyen alsın dileyen almasın. Asıllarını muhakkak Alim olan Allah bilir, bize de asıllarını göstersin. Amin.

  12.03.2009

© 2015 karakalem.net, Mona İslam

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut