Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.663 yazı içinden]

 Söyleşiler

HASAN AYCIN: “Zayıflar hiçbir zaman kaybetmez”

*

25 Ocak tarihli Star gazetesinde, Murat Menteş’in mü’minâne bir duyarlılıkla çizen ve yazan usta çizer Hasan Aycın’la yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.


USTA ÇİZER HASAN AYCIN’ın eserlerinden oluşan Çizgizar adlı sergi, Harbiye CRR’de 31 Ocak’a kadar gezilebilecek. Sergi vesilesiyle büyük çizerle buluştuk. Yıllardır merakla ve hayretle takip ettiğimiz çizgileri hakkında konuştuk. Aycın sıcak ve mütevazı üslubuyla, gayet neşeli ve şaşırtıcı sözler sarfetti…

Sanat hayatınızın 30. yılında Çizgizar adlı bir sergi açtınız. Daha önce sergi açmış mıydınız?

Geçmiş yıllarda İstanbul’da birkaç tane, Bursa’da ve Köln’de sergi yapıldı. Fakat onlara ben katılmamıştım. Orijinaller yoktu, reprodüksiyonlardan oluşuyordu. Cemal Reşit Rey’deki sergi için ilk diyebiliriz.

Sergi fikri nasıl doğdu?

Birdirbir dergisinin yönetmeni Alparslan Durmuş, 30. yıla dikkatimizi çekti. Ben farkında değildim. Alparslan söyleyince bir de baktım ki doğru, 30 yıl olmuş. 30. yılda bir sergi açma fikri Erol Olçak’tan geldi. Erol’un projesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün katkılarıyla sergi gerçekleşti.

Çizgizar, ‘çizgi bahçesi’ demek…

Serginin adı da bana ait değil. Kardeşim Mustafa Aycın koydu adını.

Eserlerinize ‘çizgi’ deniliyordu hep. Fakat sergi afişinde ‘karikatür’ yazıyor?

Afişteki yazıyı ben yazmadım. ‘Karikatür’ adlandırmasını reddetmiyorum, fakat sımsıkı sahiplenmiyorum da. Çizgi kelimesi ise ‘çizik’ anlamına gelebileceği gibi, yol, üslup, tarz anlamına da gelen, güzel bir kelime.

Çizdiklerinize karikatür denmesini istemiyor musunuz?

Tercih etmiyorum. Karikatür; gülünçleştirmenin ve dolayısıyla küçük düşürmenin bir aracı olabiliyor. Bu nedenle ‘karikatür’ adlandırmasını benimsemiyorum. Doğu Avrupalı Çek, Bulgar, Rus, Polonyalı karikatüristler arasında, bizdekinden farklı bir karikatür yaklaşımı da ağırlık kazanıyor. Fakat yine de ben insanın eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bu inanışa gölge düşürecek bir sakıncayı üstlenmiyorum.

30 yıldır çiziyorsunuz, hiç güldürmediniz?

Çizdiklerim sıkıcı mı?

Asla değil.

(Gülümsüyor.) Tamam, kahkaha attırmıyor. Hatta bazen gözyaşı döktürüyor. Fakat en çok zihinsel ve duygusal bir hareketlilik doğuruyor sanırım.

Evet, şöyle bir bakıp geçmek mümkün olmuyor. Durup düşünüyoruz. Hemen hemen tüm çizgileriniz yazısız; neden?

Güzel Sanatlar’a gitmedim. Çizerlerden oluşturduğu ortamlarda bulunmadım. Mizah dergilerine katılmadım. Dolayısıyla belli kabuller çerçevesinde hareket etmedim. Bununla birlikte, elbette bir ifadeye varma, bir tarz oluşturma gayreti gösterdim. Yazısız çizgi, görülmeye, keşfedilmeye değer bir nitelik taşımalı. Bu bana cazip geldi. Yazının ayrı bir yeri var.

Siz aynı zamanda yazarsınız da?

Yazdım yazar bilindim, çizdim çizer bilindim. (Gülümsüyor.)

Çizer olmak…

Ben, çizer olan Hasan Aycın değil, Hasan Aycın olan çizer olarak anılmak isterim.

Ne demek bu?

Yaptığımız iş, bizim insanlık serüvenimizin, insan olma yolunda ilerleyişimizin bir yansımasıdır. Kendimiz olmayı başardığımız nispette, eserimiz, ürünümüz, emeğimiz bir anlama kavuşur. Albümlerimden birinin adı Asâ’dır. Yanımdan ayırmadığım, yolculuğumu kolaylaştıran bir şey çizgi. Fakat yol benim yolum. Yolcu da benim.

Çok ilginç?

“Kem âlât ile kemalât olmaz” derler. Yani kötü araçlar kullanarak olgunlaşamazsınız. Bu anlamda ben, çizdiklerimin hem yapısal, hem de işlevsel olarak kötülükten uzak olmasına özen gösteriyorum.

Sanat eserinin de bir araç olduğunu mu söylüyorsunuz?

Bir kimse, ‘İnsan nedir?’ diye sorduğunda, kendisiyle muhatap olur. İnsanın macerası cennette başladı. Sonra cennetten dünyaya geldik. Şimdi yeniden cennete gitmeye çalışıyoruz. Doğrusu, cennetten hiç çıkmamayı isterdim. Eserlerimiz, bu yolda bir taşıt ya da bir azık gibidir.

Sanat serüveniniz açısından kimlerle akrabasınız?

Cumhuriyet dönemini göz önünde tutarsak, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören ve İsmet Özel’in benim yorumuma göre birleşen, birbirine eklenen, kesişen yolları var. Ben de bu hat üzerindeyim.

Fakat bu saydıklarınız arasında hiç çizer yok?!

Bu isimlere Gönenli Mehmet Efendi ve Mehmet Zahit Kotku’yu da ekleyebilirim üstelik. Ben evet, çizerlerle değil mutasavvıf, düşünür, şair ve yazarlarla akrabalık kurdum. Bu tür yakınlıklar insana vergidir, her istediğiniz kişiyle yakın olamazsınız.

Bu durumda fazla özgün bir sanatçı olmuyor musunuz?

İlk albümüm Bocurgat’ın adını İsmet Özel vermişti. Albüm de, ona ait olan Çıdam Yayınları arasında çıkmıştı. Dahası, albüme çok önemsediğim bir takdim yazmıştı. Bana, öncesinde ‘Sen bir ekol müsün, takipçilerin var mı?’ diye sormuştu. Ben de ‘Bilmiyorum’ demiştim. Hakikaten takip ettiğim çizerler yoktu, takipçilerim olup olmadığından da haberdar değildim. Şimdi sergide gençler geliyor. ‘Sizin çizgilerinizle büyüdük’ diyorlar. İnsanız, hoşuma gidiyor

Usta bir çizersiniz ve ustanız yoktu… Çok acayip?

Bir gün iki şair, Hasan Selami Binay ve Şükrü Caner bir gün geldiler. Şükrü’yle ilk karşılaşmamızdı. Bocurgat yeni çıkmıştı. Şükrü kitabı aldı, kurcaladı ve ‘Bunları sen çizmiş olamazsın’ dedi. ‘Eğer sen çizdiysen neden televizyona çıkmıyorsun, niçin hiç ortalarda görünmüyorsun?’ dedi. ‘Yahu ben çizdim’ dedim. Bu defa ‘Senin gizli bir ustan var besbelli. Onu bir gün bulacağım ve senin foyanı meydana çıkaracağım’ dedi.

Siz ne dediniz, Şükrü Caner ustanızı bulabildi mi?

Bir şeyler söyledim. Yo, Şükrü ustayı bulamadı. Artık aramıyor da zaten.

Ayda ortalama kaç ‘çizgi’ çiziyorsunuz?

20 – 25 tane çiziyorum. 4-5 yıldır Millî Gazete’ye ayda 15 tane çiziyorum. Hece, Hece Öykü, Birdirbir, Yedi İklim, Mostar gibi dergilere de çiziyorum.

Ünlü şairlere, yazarlara, düşünürlere ithaf ettiğiniz çizgileriniz var…

Onların bendeki karşılıklarını çizmeye, kendi ifade tarzımla onları anlatmaya çalışıyorum. Onlar bir nevi benim ailem. Onlarla bir gönül bağı kurduğumu açığa vuruyorum: Malcolm X, Muhammed Hamidullah, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Atasoy Müftüoğlu…

Genel itibarla ferah, sakin ve stilize bir tutum var çizgilerinizde…

Öyleyse ne mutlu. Çünkü benim elimden çıkan bir işten hiç kimsenin bizar olmasını istemiyorum. Hepimiz, Hz. Adem’in, bir peygamber olan babamızın geniş ailesiyiz…

Esrarname ve Sahipkıran adlı iki romanınız var…

Esrarname, hayatın anlamını arayan insanın masalıdır. Sahipkıran’a kaynaklık eden Hamzanâme, sözlü edebiyatımıza ait bir eser. Dedemden büyük amcama, amcamdan bana intikal etmiş bir defterde yazılı bir nüshası vardı. Osmanlıca, haliyle. Üzerindeki tarih, 250 küsur sene öncesine aitti. Orada anlatılan olaylar ise İslamiyet öncesinde geçer. Ben bu sözlü hikayeyi yeniden kurguladım.

Çünkü?..

Bize miras kalmış, fakat sahiplenmediğimiz bir kültürel birikim var. İmam-ı Gazali der ki “Anlattığım kıssaların gerçek olup olmadığına bakma, kıssalardan alacağın hisseye bak.” Biz, hisse alma yeteneğimizi de kaybettik sanki. Bu nedenle, modern anlatılara da özgün bir bakışla yaklaşamıyoruz. Eğlence endüstrisinin ürünleri, genel itibarla bir hikmet arayışı, ibret alma, hisse çıkarma için elverişli değil…

Romanlarınız Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter gibi, fantastik romanlara benzetildi. Siz ne diyorsunuz?

Batıdaki modern fantastik anlatılarla bir alakam yoktur. Ben menkıbeler, kıssalar üzerinden yazıyorum. Tolkien’den konuş deseniz, konuşamam. Fakat Feridüddin- i Attar’ı saatlerce konuşabiliriz.

Yazar olarak yeni projeniz nedir?

Şimdi, Nam-ı Diğer Battalnâme adlı, iki kutuplu dünyanın anlatıldığı, Sahipkıran’ın devamı niteliğinde bir kitap üzerinde çalışıyorum.

Edebiyat alanında da önemli işler yaptığınız halde, sanırım hep çizer olarak anılacaksınız… mı?

Ben, çizgilerimi çizerken neysem, Sahipkıran’ı yazarken de oyum. Yazdıklarım da, çizdiklerim de benim nazarımda değer taşıyor. Fakat bir listeye girmek, bir sıralamada yer almak türünden kaygılarla hareket etmiyorum. Bütün bunlar birer sesleniştir, davettir, hitaptır. Ve hitap, muhataba özeldir. Yani herkes, kendi payını, hissesini alır.

KUDÜS’TE BARIŞ SAĞLANAMAZSA, DÜNYANIN GERİ KALANINDA HUZUR BULAMAYIZ

Mizah dergilerinde değil, edebiyat dergilerinde çiziyorsunuz…

Çünkü kendimi oralarda daha rahat hissediyorum.

Çizgilerinizde ağaç, kök, kuşlar, gökyüzü, güneş, kitap, merdiven gibi cisimler öne çıkıyor. Neden?

Ben her fırsatta köye kaçarım. Çiftçi değilim, ziraatla alakam yok, ama tabiatla alakam yoğun. Genel olarak doğal unsurları çiziyorum. Çocukluğum da köyde geçti. Ayrıca ben 8 yaşında yürüdüm. Hastaydım. Dolayısıyla, yürümeyi öğrenme sürecimi biliyorum, hatırlıyorum. İlkokul 2. sınıfa kadar hep avludan, kışın pencereden tabiatı seyrettim. Yıllarca her gün günbatımlarını izledim. Sanırım, çizdiklerime bunlar yansıdı.

Çizmeye ilk nasıl başladınız?

Henüz okula gitmiyordum. Bir insan figürü çizdim. Rahmetli annem, “Aman oğlum, yarın ahirette ‘Bu çizdiğin insana can ver bakalım’ derlerse n’aparsın?!” demişti. Bu ikaz, benim için bir tür disiplinin başlangıcı oldu.

Okulda resim derslerinde başarılıydınız herhalde?

Öyleydim evet. İmam Hatip Lisesi’nde okurken, okulun resim atölyesinin anahtarı bende dururdu. Dekorları ben hazırlardım. Duvar gazetesinde Murteza diye bir tip çiziyordum; bant karikatürü şeklinde. Sesimiz diye bir de matbu okul gazetemiz vardı. Orada da kısa yazılar yazıyordum, çünkü çizginin basıma hazırlanması biraz zor işti.

Leman dergisinin geçen hafta yayınlanan Filistin özel sayısında sizin de çizgileriniz var…

Evet, üç tane çizgimi kullandılar. Benden izin istendi. Ben de ‘Olur’ dedim tabii. Gazze’deki yıkım, hepimizi derinden etkiliyor. Leman ekibini de bu konudaki hassasiyetlerinden ötürü tebrik ediyorum.

Filistin’le ilgili çizgilerinizin derlendiği bir kitabınız da çıktı: Kudüs Ey Ey…

Bence dünya gündeminin ilk maddesi Kudüs’tür. Çünkü, Kudüs peygamberlerin anayurdudur, insanlığın beşiğidir, barışın yuvasıdır. Orada barış sağlanamazsa, dünyanın geri kalanında huzur bulamayız.

Ve?

Zayıflar, güçsüzler hiçbir zaman kaybetmez. Çünkü acz, güçsüzlerin ürperti veren gücüdür. İnsan, tutunabileceği hiçbir şey kalmadığı haldeyken Allah’a yöneliyorsa, acz odur. Acz, iflas değildir.




Hasan Aycın kimdir?

1955, Balıkesir doğumlu. Bursa İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu. 1984’te İstanbul’a yerleşti. 1970’lerin sonlarında, çizgileri yayınlanırken henüz üniversite öğrencisiydi. Türkiye’nin en ilginç çizerlerinden olan Hasan Aycın, çizgilerini ağırlıklı olarak edebiyat dergilerinde yayınladı. Halen, Millî Gazete’de, Yedi İklim, Hece, Mostar, Birdirbir gibi dergilerde çiziyor. Büyük bir hayran kitlesine sahip olan Aycın, keşif tebessümünün, hüznün, bilgeliğin, hikmetin ve inceliklerin çizeri olarak tanınıyor.

Eserleri: (Albümler:) Bocurgat, Gece Yürüyüşü, Asâ, Kulbar, Gözgü, Kırk Hadis – Kırk Çizgi, Ahzan, Nun, Zılal, Kudüs Ey Ey. (Romanlar:) Esrarnâme, Sahipkıran. (Anı:) Müşahedat. (Masal:) Alpembecik Gülpembecik. (Söyleşi:) Güneşin Altında.

  25.01.2009

© 2015 karakalem.net, *

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut