Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.596 yazı içinden]

Söz-Mantık (2)

Harun Pirim

GEÇEN YAZIMIZDA ‘söz’ün nasıl bir nimet olduğundan bahsetmiştik. Sözün zihnimiz için bir işaret olup, düşünce üretimini açan ve devam ettiren bir yönü olduğuna değinmiştik. Bu yazımızda sözün ilme dönüşümünden, sözün zihnimizle buluşmasında belki irademize bakan idrakimizi etkileyen zihnin hallerinden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle insan hem sözün alıcısı hem de sözün taşıyıcısı konumundadır. Hem mazhardır hem müzhirdir. Dünyasına giren sözler vadır. Dünyasına doğan sözler vardır. İnsanın her bir duygusunun dünyasına giren sözlerden alacağı bir pay söz konusudur. Sözün taşıdığı manaların tahtı kalbin süveydasıdır (bir kısım düşünürlerin bu kısma aklın ta kendisi demesi dikkate değerdir). Zahiri kalp pompaladığı kanı genel hayatımıza hizmet için her bir organımızın hayatına damarlar vasıtasıyla aktarırken, manevi kalbimiz de mazhar olduğu ya da müzhir olacağı manaları manevi hayatımıza hizmet için çeşitli vasıtalarla(söz bunlardan birisidir) her bir duygumuzun manevi hayatına taşımaktadır, onları besleyip hayatlandırmaktadır. Kur’an’nın mü’mine şifa oluşunun bir anlamını da burada aramak manidar olur.

21. Söz’ün 2. Makamı’nda Said Nursi, “Mânâlar kalbden çıktıkları vakit, sûretlerden çıplak olarak hayale girerler; oradan sûretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında, bir nevi sûretleri nesc eder. Ehemmiyet verdiği şeyin sûretlerini yol üstünde bırakır; hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder.” İfadesini kullanmaktadır. Bazen mücahit (manalarla cihat) bazen süpürgeci (şüpheleri, çeşitli manaları belki kalıntılarını süpürüyor) olan dimağdaki (zihin) ilmin mertebelerinin muhtelif olduğunu hatırlayacak olursak1 , tahayyül-tasavvur-taakkul-tasdik-iz’an-iltizam-itikat silsilesince ilmin uzanımının olduğunu fark edeceğizdir. Bu zincirin her bir halkasından bir ileridekine sıçramamalar olabilmektedir. Düşündüğüm şu ki, kalpten çıkan mana adeta buhar gibi iken hayal meydanında gezinmeye müsait bir durumda, sonrasında bu manaya eslik eden tasavvurlar havada kalıp, mana daha bir katılaşınca aklın meydanına geçiliyor. Muhakemat’ın Unsuru’l Belagat kısmının altıncı meselesinde bu husus şöyle ifade edilmiştir:

“Kelâm denilen maâni-i mütefavitenin fotoğrafıyla alınmış muhtasar bir haritanın istiab ettiği gibi mefâhim-i mütefavitenin suret-i teşekkülü budur ki: Tesirat-ı hariciyeden kalbin bir kısım ihtisasatı ihtizaza gelmekle müyülât tevellüt eder. Ondan hevaî mânâlar bir derece aklın nazarına ilişmekle aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar halindeki mânâ bir kısmı tekâsüf etmekle, temâyülât ve tasavvurâtın bir kısmı müallâk kalıp, bir kısım dahi takattur ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra mâyi halindeki kısımdan bir kısım tasallüp ve tahassul ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallipten bir resm-i mahsus ile temessül ve tecellî ettiğinden, akıl onun kametine göre, bir kelâm-ı mahsus ile onu gösterir.” 2

İmanın iz’an olduğu ve mahallinin kalp olduğu ve iz’an-ı kalp olmaz ise ilmin cehil olduğu da bu zincirin şumulündedir. Bu noktada da iltizamın taakkulun külli hali, itikadın ise iz’anın külli hali olduğu kanaatindeyim. Diğer bir ifade ile iltizam itikattan besleniyor, taakkul iz’andan besleniyor. Genel olarak nur-u akıl, kalpten geliyor. Dimağdaki ilim mertebelerini bu şekilde ifade ettikten sonra, dimağdaki ilim mertebelerinin, hazmetme ile ciddi bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Hazmedilmeyen ilim telkin edilmemeli3 , alim-i mürşid koyun olmalı4 ifadelerinin ilim mertebeleriyle ilişkisini kurmak zor olmayacaktır.

Böyle bir zihin yapısında, ilmi hazmetme ameliyesi bakımından ya da dimağdaki ilim mertebelerinde mesafe kat edebilmek bakımından ‘acelecilik’ ve ‘dikkatsizlik (salıklık)’ ciddi bir köstek olarak boy göstermektedir. Bu anlamda anlayışlarımızda mesafe kat edebilmek bakımından irademizi sarf edebileceğimiz en önemli unsurlardan iki unsur olarak aceleci davranmama (hızlı okumama, acelece bir şeyi kuşatmaya çalışmama vs.), salık yaklaşımlarda bulunmamanın (nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir5 ) elzem olduklarını düşünüyorum. Bediüzzaman’ın bu ve bir önceki yazılarımı yazmam için şevk verici konumunda olan Kızıl İ’caz’daki ifadeleriyle yavaş yavaş bu yazıyı bitiriyorum:

“Bil ki! Şüphesiz ilim bir gıdadır. Elbette ki hazmedilmesi gerekir. Rahvan ve aceleci zihin, hakikatlerin kaymağından yer. Yani hakikate varır, fakat onu almaz veya onu kazanır ve alır. Lakin hakikat onun zihninin elinde parçalanır. Çoğalmaz, genişlemez. Bilakis zihinden kaçak olarak çıkar. Sonra zihin, hakikatin parçalarını toparlar, onlardan hafızasında çoğalanların özelliklerini soyar. Hazmetmez ve büyütmez. Bilakis hakikatler kusmuk olur veya zihinde bozulur. Zihnin yüzeyselliği, elem veren bir hastalıktan daha şiddetlidir. Ey okuyucu! Zihinlerin dikkate teşvik edilmek için, bu risaleyi veciz yazarak, sizleri aciz bıraktım.”



Dipnotlar

1. Bkz. “Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir”, Lemeat, Said Nursi

2. Kelamın-mana ve duygularımızın kelam-manadan nasıl pay aldıkları hususunda 6. Mesele baştan sona incelenmelidir.

3. Bkz. Lemeat, Said Nursi

4. Bkz. Hakikat Çekirdekleri, Said Nursi

5. Said Nursi, Sekizinci Mesele, Muhakemat

  23.11.2008

© 2015 karakalem.net, Harun Pirim


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut