Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.673 yazı içinden]

Seni arıyorum

Mona İslam Yazara Mesaj Gönder

SENİ ARIYORUM, yuvamı.
Küçük bir kuşun uçabilmenin hazzıyla dolaştığı kesret ormanında kayboldum.
Özgürlük duyularımı mahvetti.
Kokunu almak mümkün mü?
Küçük, düzgün, sıra sıra istif edilmiş dal parçalarının
Şefkatinin sarıp sarmalayan yumuşaklığının
Başımı içine sokar sokmaz derin bir nefes aldığım, benden azıcık büyük ağaç oyuğunun halavetini,
Gözyaşlarımı pervasızca salıverdiğim, yargılanmadan sevildiğim, terk edilmeyeceğimden emin olduğum nurdan bedenini özledim.
Keşke beni salıvermeseydin.
Keşke uçmayı öğretmeseydin.

Seni arıyorum, sevdiğimi.
Tüm koşuşturmalarımın, arayışlarımın, gidip gelişlerimin, yanar döner hallerimin, heyecanlarımın, zikirlerimin, özlemlerimin biricik kaynağını.
Devrediyorum zamanı, gece gündüz, kabz bast, muhyi mumit, hüzün neşe.
Kah yağmur gibi düşüyorum toprağına, kah buharlaşıp uzaklara uçuyorum
Buluversem yapraklardan ince damarlarını var gücümle emeceğim tüm hayatını.
Sende hayat tükenmez.
Ölüm semtine uğramaz.
Varıp yerleşsem kalbine ince bir sarmal gibi kıvrılsam, derinliklerinde kaybolsam, sende ölsem, sen dirilsen.
Ben sussam sen konuşsan, elim ayağım, gözüm kulağım sen olsan.
Böylece hiç ayrılmasak, bir olsak, bire varsak.

Seni arıyorum, efendimi.
Kalabalık bir peronda inen yolcuların içinde mihmandarını arayan yolcuyum ben.
“Mürşidinin çehresi asık, kaşları çatık, yüzü nur olmalı” dediler.
“Onu görünce bileceksin” dediler.
“Onu bilince büyüyeceksin” dediler.
Başka da bir şey demediler.
Sen beni bulmazsan, seni nasıl bulurum ben.
Senin soğuk ve beyaz gecelerinde yolunu bulduğun kuzey vadilerinde ben yolumu kaybettim.
Ne bir yıldız doğuyor gökyüzünde, ne bir Adem var etrafta.
Üşüyorum, uyuşuyorum, kalakalıyorum olduğum yerde
Derken bir hal geliyor ki arıya vahyeden konuşuyor benimle de,
Buluyorum dolambaçlı yollar içinde yolumu, sevki ilahi ile.
Bakmışım gökteyim, yanımdasın, ah hep yanında kalsam, bulutlar evim olsa.
Yağmalısın diyorsun, çare yok emir senin, ben sana boyun eğmişim, yağıyorum bir kar kristali olup yere.

Minik insanların minik ve güçlükle yürünen dünyasına iniyor, onlardan da minik bir halde kara gömülüyorum.
“Yanılmışlar” diyorum bilmiyorlar “onu görünce küçülüyor insan”
Bir ses işitiyorum “herkesin bildiği kendine”
Anlıyorum büyümek küçülmekledir.
Küçüklüğüme yalnızlığım ekleniyor, yürüyüşüm gittikçe zorlaşıyor.
Meded istiyorum senden:
“Beni bırakma!”
Başımı kaldırıp bakıyorum yukarı, “yağan kardeşlerindir” diyorsun.
Yüzüme ilk kez gülüyorsun.
Anladım, sen de beni seviyorsun. Yanlışlarıma kızıyor, beni umursuyorsun.
Sevgini iki çatık kaşının ortasında saklıyorsun.
Bilmek ısıtıyor dünyamı. Eriyor, su oluyorum. Çamura bulanıyorum, mutluyum.
“Aslın çamurdandır” diyorsun.

Seni çağırıyorum, tabibimi.
Boğazımdaki düğümler çözülüyor.
Şarkı söylüyorum, gırtlağımdan tek tek notalar dökülüyor.
Gayri ihtiyari, kolayca, hüzünlü bir şarkı.
Senin besten, senin sözlerin, beni duyuyor musun?
Her kalem oynatışımda, her ağzımı açışımda sanadır hitabım.
Kanımızı donduran tüm vesveselere karşı söylüyorum şarkımı, senin ateşinle ısıtıyorum insanların kulaklarını, ruhlarını.
Ateş sana olan aşkım, aşk yukarıdan aşağıya olan şey, aşkım senin aşkın.
Gayretle mukabele etmeye çalışıyorum aşkına.
Dersimi öğrendim mi? Oldum mu, ezber ettim mi? Bildim mi? Tanıdım mı? Sevdim mi?
Notumu verdin mi? Bilebilecek miyim nazarındaki yerimi?
En bildik şeyler bile ilmin karşısında yok oluyor.
Bildiğimi bilmez oluyorum huzurunda.
Dilim tutuluyor, senin sesinle söylüyorum şarkımı.
Tüm çocukların senin nefesinle konuşuyorlar.
Konuştukça seni yaşatıyorlar.

Seni arıyorum, üstadımı.
Kolumu sıkıca kavradığın ve tutup kendine çektiğin gün hep hatırımda.
“Benle geliyorsun” demiştin, parmaklarının sızısı hala kolumda.
Talebelerin güçlerini senin incecik, ama sırtında alemi taşıyan kemiklerinden alıyorlar.
Devrediyoruz alemi satır satır, seninle sayfalarında.
Kim demiş berzahtan geçilmez diye. Biz sözlerinle geçiveriyoruz her aleme rahat rahat.
Hatıranla kanat açıyoruz kartallar gibi ötelere
Sen kayalık vadilerin, çorak toprakların, eşkiyalar dolu çöllerin biricik efendisisin.
Adın dünya kapılarını kapıyor, ukba kapılarını açıyor. Şuaların üzerimize yağıyor sağnak sağnak.
Önce senin mektubatını hıfzediyoruz, sonra kainat mektubatı faş oluyor önümüze
Kapıları gümbürtüyle açan celalini seviyoruz.
Yalnız biz, çocukların…
Gayrısı şakiler, senden hala korkuyorlar.

Sen kah burada, kah oradasın. Yerini alacak biri gelecek mi? Bir varisin olacak mı Zekeriya gibi?
Yoksa biz çelimsiz yürüyüşümüz, çarpık bacaklarımız, ürkek bakışlarımızla sana nasıl varis oluruz?
Dilimizi ve kalbimizi sana teslim etmişiz, içimizden konuşan sen ol isteriz.
En küçük bir harfi, en basit bir kelimeyi senin muhabbetinle yeniden yeniye anlamlandırırız.
Sen her ders bitiminde başımızı okşarsın. “Aferin” dersin.
Ömür verene ömür verilir, rütbe, paye, nam istemeyiz.
Kimse dilimizden anlamaz. Yalnız kardeşlerimiz tamamlayabilir kelimelerimizi daha ağzımızdan dökülüverirken.Zira sen bardağını boşaltmadan gelene tek kelime vermezsin.
Dilimizden halimizden bakışımızdan seni okurlar. İsmimizi unuturuz, tek sıfatımız olur talebeliğin. Yadırganırız, dışlanırız, heyhat kimin umrunda.
Kapında ellerimizde ışıldayan kaselerle bekleriz. Sen şefkatinle doldurursun onları.
Bize şefkatin yeter…

Seni seviyorum, babamı.
Sen ormanın son ağacısın, yuvamsın, içine emniyetle yerleştiğim.
Varlığında sekinete eriştiğim, kat kat ışıktan evim.
Kelimelerle nasıl da doyulurmuş bildiğim,
Her öğün sofrasından nasiplendiğim.
Gözlerinden dünyaya baktığım.
Dertlerimi ruhuna anlattığım.
İhlaslı kalbinden ihlas koparıp aldığım.
Soğuk hücreleri cennet bahçesine çeviren tefekkürünü.
Badem ağaçlarını, portakal çiçeklerini, haberci küçük kuşlarını
Kızsa da, azarlasa da, daima kapısını açık bırakan şefkatini
En inatçı cebbarlara dahi korkusuzca kükreyişini
Celalini seviyorum.

Celalin cemal olduğunu sende gördüm.
İzzetin fakr olduğunu senle bildim.
Hiç almadan hep verebilmene hayret ettim.
Hep aldım bir gün bedel istemedin.
Hapishane penceresinde bakıp ağladığın kız bendim.
Ben de sana ağladım, sana verecek bir gözyaşlarım vardı.
Terk etmeden varılamayacak bir menzile işaret ettin.
Çok terk ettim, ama sende kaldım. Nefsim, kalbim, ruhum tek sende mutmain oldu.
Bir senden vazgeçmedim.
Sen evimdin, ben senin sakinin.
Sen mürşidimdin, ben kapının eşiğinden ayrılmamaya and içmiş dervişin.

Sukutun anlamını senden öğrendim.
Konuşmadan konuşmayı, bakışlarla anlaşmayı, kalple görmeyi, uzaktakilerle haberleşmeyi,meleklerle söyleşmeyi, düşen yapraklar gibi üst üste yığılan ayrılıklara sabretmeyi sende ezberledim.
Dünyada kalarak cennette yaşamayı, tende kalarak ruh olmayı, ayrı kalarak yakın olmayı sende hissettim.
Toprak huyluydun ceddin gibi, bizi bağrında sakladın, celalinle çatlattın, cemalinle yeşerttin.
Sen zıtlıkları cem ettin, mülkü melekut ettin, şerleri hayr ettin.
Bize her şeyi dönüştüren bir iksir öğrettin.
Çok hüsn ü cemal seyrettim, birini bile senle mukayese edemedim.
Dönüp dolaşıp yine sana geldim.
Senin muhabbetinle şereflendim. Senin metanetinle kuvvetlendim.
Gafletinde her dem zillete düştüm. Gayra her teveccühümde berelendim.
Nedamet ettim, diz kırdım, yanına geldim.
Kimseden hiçbir şey istemeyen adamdan, her şeyi istemeye geldim.
Ben kalmasın, ben sen olasın istedim, bunu senden dilemeye geldim.
Üstadım nazar et, seni görmeğe, senle görmeye, sende görmeye geldim.

  31.10.2008

© 2015 karakalem.net, Mona İslam

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut