“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.617 yazı içinden]

Kendinizi bölmeyin, patlarsınız!

Mona İslam Yazara Mesaj Gönder

HER YERDE savaş var. Yerde ve gökte, sera ve süreyyada, yıldızlardan atom zerreciklerine, insanın enfüsi hayatına kadar her yerde bir çatışma, bir çarpışma sürüp gidiyor. Görünen o ki göklerin ve yerin dürüldüğü güne kadar böyle de sürüp gidecek bu kanun-u mübareze.

İnsan varlık içerisinde en hayra meyyal olanı, en güzele, mükemmele müştak olanı olsa da Rabbine bile kafa tutacak kadar da savaşçı bir tabiata sahip. Bu savaşçı tabiatı insanın ta içine işlemiş bir haslet ki insan kendi kendi ile bile kavga halinde. Mutlak aczine tam zıd bir savaş merakı ile donanmış bu insancık bir büyük orduya komutan olsun diye yaratılmış. Ardına güneşleri, ayları, yıldızları, melaike ve cin ordularını katsın da hakk için batılla savaşabilsin arzu edilmiş. Mutlak nurla adem alemlerini kovalasın, cismi yıldızlardan da büyük hakikat cemreleri ile şeytanları taşlasın diye silahlarla donatılmış.

Hepimiz savaşçıyız, en barış yanlısı olanlarımız dahi. Bunda da bir sakınca yok. Mühim olan safımızı, düşmanımızı iyi seçmek. Taraftarlarımızı, ordumuzu iyi tesbit etmek. Yalnız olmadığımızın, desteklendiğimizin farkına varmak. Şerde dahi olsak bize gönderilen şeyatin yardımcılarının, hayra iltihak edersek meleklere dönüşeceğini, ve asla yenilmez bir güçle donatılacağımızın bilincine varmak. Pes etmeden yorulmak bilmeden savaşmak. Biteviye siper almak, biteviye kurşun atmak.

Bir şeyi düşünüp-taşınırken de, planlar-hesaplarken de yalnız olmadığımızı, bir istişare heyeti ile danışıp konuştuğumuzu, aklımıza gelen hayır-şer, her fikrin onların da yardımıyla varlık sahnesine çıktığını bilmek. Danışmanlarımızı iyi seçmek, kiminle müşavere edeceğimizi belirlemek, arkadaşlarımızı seçmek. Melekler mi, şeytanlar mı? Hikmet mi, sihir mi? Muhakeme mi, cerbeze mi? Hangisinin gücüne inandığımıza karar vermek. Kimliğimizi belirlemenin tek yolu bu olsa gerek…

Silahlarımızı seçtik, safımızı belirledik, yandaşlarımızla ittifak ettik, öteki ile çarpışmaya, şerrin afaki olanı ile mücadeleye karşı donandık. Göz kamaştırıcı ve yıldırıcı halimizle dış düşmanı ürküttük, caydırdık da, ya bizim içimizdeki düşmana karşı ne durumdayız? Efendimiz(sav)in de belirttiği gibi afaki savaş oldukça küçük bir savaş, esas büyük savaş insanın içinde cereyan ediyor. Nefisle kalp her daim mücadele halinde, biri kendine lümme-i şeytaniyeyi vesveseyi müttefik edinmiş diğeri ise Kuran-ı Hakim’e ve melek ilhamatına kulak kabartmış bir yay gibi gerilmişler. Bazen içimizde öyle büyük göğüs göğse çarpışmalar oluyor ki, dışarının sesini duyamaz oluyoruz.

Bu savaşta galip gelmemizin bir tek yolu var. İçimizdeki hayır ve şer unsurlarını tepeden gören, ve aralarındaki mücadeleyi izleyen “ben” olarak hayra iltihak etmek. İster buna ruh diyelim, ister kendimiz diyelim, ister benliğimiz, şuurumuz diyelim biz kendimizi nerede ve nasıl konumlandırıyorsak savaşın akıbetini dengesini ona göre belirliyoruz. Kazanana ve kaybedene karar veriyoruz. Olanı biteni gözlemliyor, muhakeme ediyor, haklıya haksıza karar veriyor, düşünüp düşünmemeyi seçiyoruz. Tüm benlik teslim olmadan, maalesef bu savaş hezimetle sonuçlanıyor.

Biz kendimize karşı dürüst olmazsak, kendimizi aldatmaya başlarsak. Olanı biteni tüm gerçekliği ile görmeyi reddedersek, acı veriyor diye gözlerimizi yumarsak, duruma müdahale edemez ve bu savaşı kaybederiz. Biz olan biteni kontrol etme durumundayız. Uyanık olmalıyız. Hüşyar olmalıyız. Kıl kadar bir inceliği fark etmeliyiz. Buna yeteneğimiz var. Yeter ki gönüllü olup kollarımızı sıvayalım. Bigane kalamayız, zira ameliyat masasındaki bizim hayatımız. Kanı biz durduracağız, dikişi biz atacağız. Acıya biz sabredeceğiz. Ne kadar zorlansak da bayılmayacak, tüm dikkatimizle iş başında olacağız. Kaybedilecek olan bizim varlığımız.

Oysa insan bazen tatlı hayaller kurar, meseleleri tevil eder, kendine mazeretler bulur, erteler, tembellik eder. “Hem savaşacak ne varmış, müdahale edecek yara nerede göremiyorum” der ve keyfe matuf yaşamak ister. “Bir rahat yüzü göremeyecek miyim?” der. “Yoruldum” der “bıktım” diye ekler, mızmızlanır, uflayıp-puflar. Oysa kabirden önce kimseye rahat vermezler. Burada rahat etmek isteyen kabirde rahat edemeyecektir. Savaş meydanında mesire yerinde gibi dolaşanların sonu ölümcül bir yara almaktır. Gücüm yok zanneden yanılır, kendisine başaramayacaksın diyen lain şeytandan başkası değildir. İnsan başarabilir, her zorluğun üstesinden gelebilir, her göçük altından çıkabilir. Zira Rabbi onu bu dirayette halk etmiştir.

Gerçek kimi zaman acı verir. “Ben istedim ama verilmedi” demek ve bununla hesaplaşmak zordur. Bunun yerine nefis “Zaten istemiyordum” demeyi seçer. İstediğini elde edememek acıdır, boşa kürek çektiğini, yanlışta olduğunu fark etmek ve itiraf etmek nefse ağır gelir. Nefis o zaman yalana başvurur. Kendi kendini aldatmak, aldanmak isteyen için çok kolaydır. Oysa kişinin kendine karşı yalan söylemesi, kendini aldatması, sadece kendine değil tüm varlığa karşı yapılabilecek en büyük ihanettir.

Çünkü insan zahiren küçük cismiyle bir atom bombası kudretindedir. Ve atomun çekirdeğini parçalarsanız müthiş bir enerji serbest ve başıboş kalır. Bu etrafındaki alemi de beraberinde tahrip eden büyük bir güçtür. Kişi kendine bir kere yalan söyledi mi artık yalana gerçek sureti giydirir. Yalan tanınamaz derecede kamufle olur. Artık dışarıya da gözükmeye başlar. Dikkatle bakmayanı aldatır. Bizzat kendi de varlığa da gerçek halleri ile bakamaz olur. Yalan onu her geçen gün dozunu arttırma ihtiyacı hissettiği bir uyuşturucu gibi sarıp sarmalar. Artık gerçeğe tahammül edemez. Kendisine gerçeği hatırlatanı da sevmez. İnsanları olduklarından başka türlü algılar. Dostları düşman sanır, ikiyüzlü düşmanları koynuna alır. “Kendimi acıdan kurtaracağım, temize çıkaracağım” derken tüm varlık alemini incitir, her yeri müzahrefata bular.

İnsan acı da verse gerçeği kabullenmelidir. Hata yaptığını itiraf etmelidir. Yoksunluğunun, aczinin yükünü taşımalıdır. Kabahati kendinde aramalıdır. Arzularını gerçekleştiremeyecek, nefsini adam edemeyecek olduğunu ilan etmelidir. O zaman bir mübarek ruh gelecek ve ona “yükünü sırtladım, hadi yürü” diyecektir. Üstü başı temizlenecek, sırtındaki yük hafifleyecek, bacaklarına derman gelecek, yolun sonundaki menzili az da olsa seçebilecektir.

Şirk insanın içinden başlar, kendimizi parçalamayalım. Tüm latifelerimizi bu savaşta ayakta kalmak için kullanmaya ihtiyacımız var. Gücümüzü dağıtmayalım. Eziliriz. Kendimizi bölmeyelim. Patlarız. Dürüst olalım, kendimizi kandırmak beyhude. Zira gerçek alemin her yerinde, er geç ona bakmak zorunda kalacağız. Öyleyse dileyelim de uyanmamız geç olmasın…

  15.09.2008

© 2015 karakalem.net, Mona İslam

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut