Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

"Hayır her şey bitmedi!.."
–Rabia Nazik Kaya

[*4.669 yazı içinden]

İmtihan

Yazara Mesaj Gönder

BİR DOSTUMLA oturmuş halleşirken, sohbetin davetsiz misafiri olarak, sözlerimizi bıçak gibi kesip konuşmaya başladı adam. “Bütün kişiliğimiz yedi yaşına kadar şekilleniyor. Ondan sonraki hayatımız, karakterimiz, o yaşa kadar yaşadıklarımıza göre biçim alıyor.”

Sonra, “Meselâ ben...” cümleleri geldi birbiri ardısıra. Sabırla dinlediğimiz o cümlelerin ardından, söz nihayet bitti ve biz sohbetimizin kendi özel akışına dönebildik.

Manidardır, İstanbul’un orta yerinde yaşadığım bu taptaze olay, sıla-i rahim için gittiğim memleketimde çocukluğumun büyük kısmını içinde yaşadığım evimizin bahçesinde bir gece vakti tek başına dolanırken aklıma düşen bir mânâyla birebir ilgiliydi.

Bahçede çocukluğumun hatıraları bir bir hayalimden sinema şeridi gibi akıp giderken, “Bana babanı anlat” diye söze başlayan psikanalistlerin nasıl da sözümona çocukluğun derinliklerine inip insanların bugününe, kişiliğine dair analizler yapabildiklerine de takılmıştı zihnim. Böylece, bütün insanların nasıl da sözümona bir ‘kader kurbanı’na dönüş(türül)ebildiğini; sonraki zaman diliminde sergilemiş olduğumuz herhangi bir yanlışın nasıl da merhametsiz ve anakronik bir determinizmin açıklama alanına hapsedilebildiğini düşünmüştüm sonra. Oradan, hayatlarının bugününde kişilik zaafı sergileyen, insan-insan ilişkilerinde ciddi hatalar ve hatta zulümler sergileyen insanların, vicdanları onları tazib edip doğruya sevkedecek yerde, bu açık kapıdan nasıl kaçabildiklerine yönelmişti düşüncelerim.

Şükür ki, çocukluğumun geçtiği o mütevazı evin bahçesinde çocukluğumun hatıraları içinde dolaşırken, bir tortu yoktu kalbimin üzerinde. Ruhumun hiçbir köşesinde, “Babam böyle davrandı, annem böyle demişti, bana şunu yaptılar” türünden bir sızlanma yoktu.

Mükemmel bir çocukluk mu geçirmiştim peki? Herşey toz pembe yaşandığı; çocukluk dünyamın içine hiçbir griliğin, hiçbir hüznün ve hiçbir acının girmesine müsaade olunmadığı için miydi bu tortusuzluk?

Hayır. Psikanalizin herşeyi çocukluğa bağlayan analizlerinin fazlaca tesiri altındaki ana-babalar tarafından aşırı bir itinayla büyütülmeye çalışılan bugünün ‘sera mahsulü’ çocuklarının hayatlarının aksine, hayatın her türlü cilvesiyle yüzyüze gelebildiğimiz bir çocukluktu yaşadığımız.

Ama şükür ki, bugünden baktığımda, o çocukluk günlerine dair, içimde bir tortu yoktu.

O hal üzere, bugün bizim sergiliyor olduğumuz bütün zaafların ardında anne-babalarımızı ve doğup büyüdüğümüz ortamı eşeleyen determinist psikanalitik şartlanmanın bir büyük gerçeği gözardı ettiğini düşündü aklım.

Bir cümleyle ifade edilebilir haldeki bir büyük gerçeği.

Bugün bize ait olan zaafları düne atfeden bu yaklaşım, insanı adeta ‘kader mahkumu’na dönüştürüp bir bakıma tenzih ederken, ‘imtihan’ sırrını da gözardı ediyor.

Daha doğrusu, hayat imtihanında işaretlediğimiz yanlış şıkların hesabını bizden başkalarının hesabına yazıyor.

İyi şeyler bizden, kötü şeyler ortamdan, ebeveynden, kaderden...

Halbuki, hayat tecrübemiz içinde görüyoruz ki, ‘iyi insan’ olmanın yolu ‘mükemmel ortamlar’dan geçmiyor.

Diğer bir deyişle, ne bizim kaderimiz anne-babalarımızın ellerine verilmişti ve bizim kişiliğimizi onlar şekillendirip bizi bu kişiliğe mahkum etti; ne de çocuklarımızın kaderi ve kişiliği bizim ellerimizde...

Bilakis, cümleyi şöyle kurmak gerekiyor: Anne-babalarımızın bize nasıl davrandığı, anne-babalarımızın imtihanıdır. Bizim o davranışları nasıl içselleştirdiğimiz, nasıl yorumlayıp şekillendirdiğimiz ise, bizim imtihanımız...

Yoksa, irade denilen şey insana niye verilmiş olsun?

İrade, yedi yaşında ‘otomatiğe bağlanmış’ bir motor mudur; yoksa asıl yedi yaşından, hele ki onbeşinden sonra kullanmaya muktedir olduğumuz bir büyük ilâhî hediye mi?

Kendimizi kader mahkumu, şartların esiri, anne-baba kurbanı biliyorsak, bilelim ki iradesizliğin esiri, kendini kusurlardan ve zaaflardan tenzih için âlemlerin Rabbi dahil herkesi ve herşeyi suçlamaya yatkın nefsimizin mahkumuyuz...


Not: Düşünmeye değer bir husus olarak, şimdilik sadece kaydedip durmak istiyorum: Kur’an’ın anne-baba hukukuna dair o kadar uyarısı, sila-i rahme dair o derece nebevî teşvik ve sıla-i rahmin kesilmesine karşı o kadar sert nebevî ikaz, hele ki Veda Haccında Peygamber aleyhissalatu vesselamın kendisini annesinden-babasından başkasına nisbet edene lânet etmesi, çocukluğu bugünkü za’fiyetlerin kökeni ve çöplüğü gibi sunmaya çalışan deterministik şartlanmaya karşı bir uyarı boyutu da taşıyor olabilir mi?

  22.08.2008

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3. English Version of the Article Bu yazının tercümesini okumak istiyorum.

4*kolaycılık*ahensa, 27.08.2008,

basit insanların serzenişleridir yanlışlarını başkalarına mal etmek.iradesizliklerini, kusurlarını en büyük kusurla örttüklerini zannederler böylece.kısa ve öz olan bu nefis yazı için Allah sizden razı olsun.sevgiler...

selamlar..

3HAYAT GÜZELDİRülkü özgün akkuş, 26.08.2008, istanbul

İnsanın çocukluk döneminin veya daha sonraki hayat döneminde yaşadığı sarsıcı bir olayın karakter ve davranışlarında etkisi olduğu bir gerçek.Ben böyle değildim sonradan oldum gibi şarkı sözleriyle bile günlük hayatımıza ifade edilmeye çalışılmış bu durum.Hayatta başımıza gelmiş olan herşey imtihan sırrıyla ya şahsi kemalatımıza vesile oluyor yada sefiyatımıza .Hayat güzeldir.Hayatı veren güzeldir.Öyleyse hayatın başına gelen herşey güzeldir.Bu gözle bakmak herzaman kolay olmaya bilir ama şunu anlamamız lazım ,insanın iyi biri yada kötü biri olması sabit bir durum değil ,değişebilen ve gelişebilen bir olgu.İman ve islamiyet bizlerde tesir etmeden önce nasıldık? İman suyuyla sulandıktan sonra neler değişti hal ve hareketlerimizde.Hz Ömer'de olduğu gibi.Üstatla aynı hapishanede adam öldürmek suçuyla yatan kişinin sinekleri öldürmekten endişe duyması gibi.İnsanın kemalatı anlarla sınırlı değil ,sabit değil ,esfeli safilin ve alayı illiyin arasındaki uzun mesafede iniş ve çıkışlarla dolu.Alayı illiyine mükemmel hayat şartlarına sahip olanlar değil yaşadıkları olaylarda Hakim isminin tecellisini görebilenler çıkabiliyor .Esfeli safilindekiler ise olumsuz hayat koşullarında yaşayanlar değil hayatı sadece bu andan ibaret sanıp dünya hayatına aldananlardan oluşuyor.Herşey değişebilir. Kötü dönemler ,kötü bir çocukluk geçirilmiş olabilir.Eğer bela vereni bulduysak hiçbirşey kemalatımıza ruhumuzu inceltmemize engel olmamalı.

2Fatıma Nur, 22.08.2008,

Kendimiz hariç diğer herşeyi suçlamaya yatkın nefsimiz malesef,nereye kadar böyle diyebiliriz ki.sanırım iman nurunun eksikliğini farkedene kadar.

Yazınız bana 26.lem'anın yedi notasını hatırlattı.

"....altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın semâsında parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi, yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi."

Bir de şu kısmı çok hoşuma gider.

"Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder."

1KADER ADALET EDERgokhan durgun, 22.08.2008, KONYA

Allah razı olsun.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut