Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.668 yazı içinden]

İblis’in tahtı

Yazara Mesaj Gönder

ÇEYREK ASIR önce, ‘dergi yayıncılığı’ denilen bir açıdan çok meşakkatli ama bir diğer açıdan muazzam derecede öğretici ve tatlı meşgaleyle henüz tanıştığım sıralarda, dergicilik adına çok ders aldığım Psychology Today dergisinden bir anekdotu aktarmıştık ilk göz ağrımız Köprü’nün sayfalarına. Anekdot, Amerika’da yapılan ve insanların plajlara gidiş sebebini sorgulayan bir araştırmaya dairdi. Rakamları yirmibeş yıl sonra aklımda tutuyor değilim; ama araştırmanın en çarpıcı sonucunu hiç unutmadım. Ne kadınların, ne de erkeklerin plajlara gitmesinin asıl sebebi ‘sağlıklı yaşam’, ‘güneşlenmek’, ‘dinlenmek’, ‘sıcak havada serinlemek’ filan değildi. Plaja gidiş sebebi olarak, araştırmaya dahil olan kadınların çoğu ‘seyredilmek’, erkekler ise ‘seyretmek’ seçeneğini işaretlemişlerdi. Teyiden tekrar edecek olursak, kadınlar seyredilmek, erkekler ise seyretmek için gidiyordu plajlara...

Bu notları hiç unutmadım, çünkü Bediüzzaman Said Nursî’nin “Beşinci Şua”ında ahirzaman fitnesine dair hadislere dair izahları içinde yer alan bir tesbitle birebir örtüşüyordu. Ahirzaman fitnesinde kimse nefsine hâkim olamaz mânâsındaki nebevî habere binaen, “Allahu a’lem bissavab, bunun bir te’vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikab ederler” dedikten sonra, şu misali veriyordu Bediüzzaman: “Meselâ Rusya’da hamamlarda, kadın-erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar.”

Sonraları, yirminci yüzyılın ilk yarısında Türkiye toplumunun ilk yarısında gerçekleşmesi arzulanan büyük dönüşümü tek parti döneminin gazete sayfalarının eşliğinde okumaya çalıştığım hengâmda, o günün şartlarında plajlara henüz ‘plaj’ denmediğini, bilakis ‘deniz hamamı’ adı verildiğini öğrendiğimde, Bediüzzaman’ın ilgili tesbiti ve misali, dikkatimi daha da celbedecekti.

Sonrası mâlûm... Bütün çabasını “Ben düştüm, başkaları da düşsün” psikolojisi ile özetleyebileceğimiz şeytanın insî takipçilerinin medya kolunun aynı psikolojiyle sürdürdükleri sözümona habercilik ve yayıncılığın da tesiriyle, ‘deniz,’ ‘güneş,’ ‘kum’ ve ‘plaj’ biri söylenince otomatikman diğerlerinin de akla geldiği; dahası, yanısıra her daim müstehcen görüntülerin zihinlere sökün ettiği kelimeler haline geldi Türkiye toplumunda. ‘Yaz’ ve ‘tatil’ kelimeleri yan yana kullanıldığında da, zihinlerde aynı çağrışım uyanır hale geldi peşinen: Yazın tatilde deniz kenarına gidilir, plajlarda yüzülür ve güneşlenilir; bu arada seyredilir ve seyredilinir!

Yaza ve tatile dair neredeyse zihinlere kazınan bu cebrî çağrışım o boyutlarda ki artık, nicedir mütedeyyin aileler dahi ‘yaz’ı ve ‘tatil’i ‘deniz’siz düşünemiyor. O yüzden de, yine deniz, yine kum, yine plaj içeren ‘alternatif tatil mekânları’ var bugün. Şimdiden, önümüzdeki yıllarda Ramazan yaza denk gelecek; nasıl yapsak da yaz, tatil ve orucu buluşturan bir formül üretsek telaşına şimdiden düştüğü anlaşılan ‘alternatif tatil mekânları...’

Ve benim gibi nice mütedeyyin baba var ki, yaz aylarını hep mahzun geçiriyor. Hassasiyetler ile imkân meselesinin buluştuğu bir zeminde, başka ailelerin çocukları ‘yaz’ ve ‘tatil’i ‘deniz’ ve ‘kum’la eşdeğer halde anlatırken çocuğunu öylece ortada bıraktığı için....

Ama buna karşı, her yaz giderek daha fazla sayıda insan, İstanbul başta olmak üzere denizi daha mutedil ve ılıman, kumsalları ise daha geniş ‘Güney’e akıyor. Buna karşılık, havaların yeni ısınmaya başladığı aylardan başlayarak, televizyonu ve gazetesi, interneti ve dergisi ile medyada sözümona ‘Güneyden haberler’ sezonu açılıyor. Hep çıplaklık, hep içki, hep sefahet içeren haberler...

Sonra, her yeni sene, Türkiye’nin güney sahilleri dışında kalan kesimlerinde de kıyafet noktasında giderek artan bir açık-saçıklığın, davranış bakımından ise giderek artan bir fütursuzluğun sözü ediliyor.

Tablo ortada değil mi?

‘Deniz’ ve ‘kum’ zamane nefislere hükmetmek için, iki İblis tuzağı artık... Yaşadığı asıl çevrede yapamadığını ilk önce tatil beldelerinde, plajlarda tecrübe ediyor insanlar; haya perdesi ilk oralarda yırtılıyor. Seyretmeye ve seyredilmeye orada alıştıktan sonra da, dönüp geldiği asıl yaşadığı çevrede de eskisine göre daha açık-saçık, daha fütursuz, daha dikkatsiz bir hayat yaşamakta zorlanmıyor.

Yıllar önce, bir hadis külliyatında karşıma çıkan bir hadis yakınlarda Hüccetullahi’l-Baliğa’nın “Fitneler” bahsinde bir kez daha karşıma çıkınca, bütün bunlar aklıma sökün etti yeniden. Kudsî nebî, gayb-aşina nazarıyla, nasıl da uyarıyordu bizi: “İblis tahtını deniz üzerine kurar. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan yanında mertebece en yüksek olanı, en büyük fitneyi çıkarandır.”

Hadisin devamında ‘en büyük fitne’nin de izahı saklı: “Askerlerinden biri gelip, ‘Şunu şunu yaptım’ der. İblis: ‘Hiçbir şey yapmamışsın’ der. Sonra bir diğeri gelip, ‘Ben, hanımıyla arasını açıncaya kadar, falanın peşini bırakmadım’ der. İblis, onu kendine yaklaştırıp, ‘Sen ne iyisin!’ der.”

Hadis, başıyla ve sonuyla ne kadar da çarpıcı ve ne kadar da uyarıcı...

  16.08.2008

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

3ataletli tatilaydın, 31.08.2008, gaziantep

evet tatilin ne anlama geldiğini bilinmediği için nasıl tatil yapılacağı da batılı dayatmaya göre şekilleniyor.deniz kenarın da sıcak altında uyuşuk uyuşuk oturmayı tatil bilmek ne acı .hele birde dindar (bizden) olanların ya hu biz sakin bir yer bulduk orda girdik teselli cümleleri .. göz organının baktığında seçici olamadığı tatil beldelerine gelenlerin yarı uryan dolaştıkları akla gelince BU ZAMANDA MÜSLÜMAN NASIL DENİZE GİDER ? diye soruyorum.Ama şartlı refleks ''orası da Allahın bi nimeti ''salyası akıtıyor.

2cok aciMuzaffer Kazim , 21.08.2008,

Denizden, kumdan mahrum kalmakta büyük bir "Rahmet" var demek ki. Kendisi olmaktan vazgecen bir millet hic bir sey olamiyor bunu Almanya´da anladim. Hic bir konuda kendi tarzimizi gelistirmedigimiz ve frenk mukallitligiyle iktiza ettigimiz icin, tatil anlayisimizda da ucube davranislar cikiyor ortaya. Aslinda var olan degerlerin kaybolmasi noktasinda baksak, sebebi de anliyoruz. Halbuki Avrupa´nin düsturlari vardir. Sahillerde bile onlarin tarzini taklit etmeye yeltenenler bu ucubeligi en azami sekilde yapanlardir. Önce o düsturlari ögrensek sahillerde o tarzin zaten kendi bünyemize uygun olmadigini anlayacagiz. Zaten artik is, "kapicinin kizi simitcinin ogluyla flirt ediyormus" noktasinda. Hatta en fena cinayetleri de turist kizlarina merak sarmis Anadolu gencleri isliyor; haber olur belki yakinda yine. Hal böyle olunca kültür fakirlesmesi üst perdedeki insandan en alt tabakadaki insana, herkesi fena tesiri altina almis. Müslüman ülkesinde acik sacik kizlara cok aciyorum, oturmamis kisilikleri görüyorum her haliyle. Konusmasi tvda gördügü sanatcinin mukallidi, giyinmesi de. Yazik.Heder olacak bir ömür...Nefsin eline ne versen doymuyor, bu doyumsuzluk mesru zevklerin yetmemesine sebep oluyor, harama düstükce daha cok batiyor.Evlense de rahat durmuyor.

Güney sahilerine adimimi atmadigim halde, genel olarak "biz" seklinde yazdim. Toplumun bir ferdiyim cünkü.

Allah, bu dehsetli fitneden hepimizi korusun. Amin.

1:(M.Said, 16.08.2008, USA

Peygamberimiz (asm) sahabelerine dünyanın son zamanlarından bahsederken şöyle buyurdular: “Ahir zamanın dehşetli zamanında ümmetimden öyle bir cemaat bulunur ki onlar deccal ile mücadele ederler. İmanlarından dolayı pek çok sıkıntı çektikleri halde taviz vermezler. Çektikleri sıkıntılarından dolayı nerede ise peygamberlerin derecesine yükselirler. Allah kendilerine nimet verdiği halde onlar açlığı tercih ederler. Allah’tan başkasına ümit bağlamazlar. Ahirette verecekleri hesap korkusu ile harama yaklaşmadıkları gibi helal olanı da terk ederler. Bedenleri ile insanların içinde yaşadıkları halde kalben Allah ile beraberdirler. Mecbur kaldıkları için dünya ile ilgilenirler. Ne mutlu onlara! Ne mutlu onlara!”

Ebu Hureyre (ra) “Ya Resulallah! Onların vasıflarından biraz daha bahsedin ki biz de onlara uyalım” demesi üzerine peygamberimiz (asm) devam ettiler: “İnsanlar çekindikleri zaman onlar çekinmezler, korktukları zaman korkmazlar. Her yerde hakkı ve sabrı tavsiye etmeye devam ederler. Allah yeryüzüne azap edeceği zaman onlara nazar eder de azabı derhal geri alır. Bunun için Ya Ebu Hureyre sen onların yolu ve ameli üzere bulun. Onlara karşı gelenler hesap gününde verecekleri hesabın dehşetinden titreyeceklerdir” buyurdular.

Sahabelerin ahir zamanla ilgili daha fazla bilgi vermelerini istemeleri üzerine Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdular: “Öyle bir zaman gelecek ki sünnetim terk edilecek ve bid’alar yayılacaktır. O günde benim sünnetime bağlı kalan yalnız kalır. Bid’alara dalanlar ise bir anda elliden fazla arkadaş bulabilir. O zamanda dinlerini muhafaza etmek zorlaşır da dini yaşamak avuçta kor tutmaya benzer. Bırakırsan söner, tutarsan yakar. Tuzun suda eridiği gibi kalpleri erir. İçin için yanarlar” buyurdu.

Allah razi olsun Metin abi.Bu noktada benimde guzel bir "alternatif tatil planim" var.Millet Guneye giderse bizde Kuzeydeki (KuzeyDogu-Karadeniz) yaylara gideriz.Kalpleri karartan,insana insanligini unutturan pislikleri izlemek yerine,Bulutlardan bile daha yuksek olan o yaylalarda Ilah-i sanatlari izlemeye gideriz.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut