Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Beyaz yalanlar ne kadar beyaz?
–Rabia Nazik Kaya

[*4.446 yazı içinden]

Cennetin çocukları

Zehra Sarı

SEYİRCİ OLARAK bir filmin seyri esnasında siz de benim gibi dedektif haline dönüşmekten hoşlanmıyorsanız; yalın, anlaşılabilir anlamında basit olan filmlerden zevk alıyorsanız, İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin filmleri tam da size göre. "Bakarlar ama görmezler" grubuna girmemenin niyetinde olanlar için; gösterilenin arkasında saklı olana; bakmak'tan görmeye geçişte bir rehber Mecidi filmleri... Bakılası Hollywood filmlerinden çok çok öte olan; görülesi, temaşa ve tefekkür edilesi İran filmleri...

Hollywood filmlerine alışkın olan seyirci için ilk başlarda sıkıcı ve sade gelebilir İran filmleri. Ama olayların hayatın içinden olması; adeta kişinin sahnede "benim hikayem anlatılıyor", "komşumun yaşadığı olaya çok benziyor", "bizden önceki neslin yaşadığı bir problemdi bu" diyebileceği; bize bizi anlatan filmler çoğu... Çoğu, Batı sinemesının aksine, bir derdi olan, manevi ve yerel değerlerimizi bize tekrar hatırlatan filmler. Batıdaki, insanın zor durumda kalırsa adeta herşeyi yapabilir (adam öldürmek, hırsızlık yapmak) ezberini bozan; insanın şartların esiri olmak zorunda olmadığını, şartları değiştirebileceğini ya da değiştiremese dahi imanının kendisine zor durumlarda doğru duruşu verebileceğini bize anımsatan filmler...

Ve İran sinemasından bir isim; Mecid Mecidi. Filmlerinin en büyük özelliği, filmlerinde fıtratın dilini kullanması. Allah'ın İncil'de, Tevrat'ta, Kur’an'da insanlarla bu dille konuştuğuna inandığı, fıtratın dilini...Çok katmanlı olan, izledikçe seyircisini manevi ortamlarda gezdiren, mutlak iyiliği gözeten, merkeze insanı alan, insana kendi hayatını dıştan içe doğru bir bakışla anlatan ve neredeyse çoğu sahnenin ardından olgunluğa, kemale yolculukta insanı birer basamak yükselten; Kur’an ayetlerini kevni ayetler olarak kainatta okuduğumuz gibi adeta onun filmlerinde de okuyabildiğimiz, özellikle "her işte bir hayır vardır" hakikatli sözünün her bir sahnede bize daha fazla açıldığı; Doğulu-Batılı her insanın belki de unuttuğu fıtri değerlerini ( paylaşım, yardımlaşma, diğergamlık, komşu hakkı, anne baba evlat ilişkileri, sevgi, saygı vs..) bize anlatan filmler bunlar.

Mecidi, Hollywood tarzı film izlemeye alışmış seyirciyi bile kendisine çekebilmesiyle; izlenme kriterinin Batı tarzı film çekmek olmadığını da ispatlamış bir isim. Sert çatışmaların olduğu, iyinin-kötünün kıyasıya mücadele ettiği, herşeyin sonunun illa ki kötü bitmemesi gerektiğini vurgulayan, sevginin sınırlarını çok aşıp tefrit boyutuna çıkarsa gerçek sevgi-aşk olabileceğini vermeye çalışan, seyirciyi adeta izleyişi sırasında yoran, seyirciye sadece yönetmenin kendi tecrübesini vermek istediği mesajı dayatmak isteyen filmlerin karşısında tam aksi özellikleri sahip Mecidi sineması...

Ve işte o sinemadan; çok insani değerlere sahip, çok mesajı olan, bu mesajların filmin içerisine hiç sırıtmadan yerleştirildiği, sosyal içerikli, insana ümit aşılayan, kadim ilkelerimizi barındıran, tüm zorluklara rağmen hayatta kalabilmek için o zorluklarla mücadele edilmesi gerektiğini ve bu süreçte insanın manen derinleşeceğini salık veren bir film, Cennetin Çocukları ya da diğer ismiyle Gökyüzü Çocukları

Ali, kardeşi Zehra’nın ayakkabılarını tamir ettirmek için verdiği ayakkabıcıdan alıp eve getirmesi esnasında ayakkabıları kaybeder. Bu duruma, okula giderken giyecek başka bir ayakkabısı olmayan Zehra kadar, Ali de çok üzülür. Ve kardeşinden, bunun aralarında sır olarak kalmasını ve madden zaten sıkıntı içerisinde olan babasına bu durumu belli etmemesini söyler. Ve Zehra'nın sabahçı, Ali'nin de öğlenci olduğu, okula giderken Ali'nin ayakkabılarını bu iki kardeşin dönüşümlü olarak giydiği sahneleri görürüz.

Özellikle o yaştaki kızlar için (7 yaşında) cicili bicili ayakkabıların ne kadar önemli olduğunu bildiğimiz için, Zehra'nın, ayağına bol gelen abisinin ayakkabılarıyla okulda neler hissettiğini, arkadaşlarının ayakkabılarına hangi psikolojiyle baktığını tahayyül edebilirsiniz. Ama Zehra, abisine söz vermiştir, o küçük bedenlerin, babalarını sıkıntıya sokmamak için böyle bir ağırlığa nasıl sabrettiklerini ve Ali'nin, sanki Zehra'dan çok büyükmüş gibi (9 yaşında) kardeşini, sözündeki sadakatinden ötürü arada kalem vererek ödüllendirmesini görünce; insanın içindeki, vicdanının derinliklerindeki bazı hisler harekete geçiyor. Ve ayrıca, küçük şeylerden mutlu olmayı unutan; her türden, her renkten kalemi olan bu zamanın insanlarına kendisini, hayatını, sahip olduklarını tekrar gözden geçirmesi için bir kapı açılıyor.

Evet, fakir bir aile... Ama bu fakirlik; ne hasta olan anneye, ne evi geçindirmek, kirayı ödemek derdi olan babaya; çocuklarını, komşularını ve önemli hasletleri unutturmuyor. Baba, Zehra'nın elinden içtiği çayın, tüm gün kendisinin hazırladığı çaydan daha tatlı geldiğini söyleyip Zehra'yı mutlu ediyor. Anne, 7 yaşında olan ama genç kızmış gibi; yemekte, ev işinde, bebeğe bakmakta kendisine yardımcı olan Zehra'yı, akşam diğer aile fertlerinin yanında onore ediyor. Ali'ye sarılıyor babası... Kirayı nasıl vereceklerini konuşurken karı-koca; az ileride yazışarak konuşan çocuklarını göz ucuyla takip ediyor baba..Caminin, kendisine kırması için verdiği şekerlerin kendilerine emanet olduğunu söyleyerek, evin şekerinden çayına atıyor baba.. Çocuklarına, başkaları görmese de Allah'ın verilen emaneti nasıl kullandıklarını gördüğünü vurguluyor adeta. Ve kıt kanaat geçindikleri halde; hasta olan komşularına bir tas çorba gönderiliyor Ali ile. İnfakın sadece eli bol iken yapılası bir davranış olmadığı söylenircesine... Ve giden tabak boş dönmüyor; o getiren minik ellerin içine kuruyemiş dolduruluyor. O yaştaki çocuk aynelyakin görüyor yapılan bir iyiliğin bu dünyada dahi insana lutuflar kazandırdığını...

Her sahnede insanın gözünün içine sokmadan öyle derin, öyle bizden, öyle içimizden, fıtrattan mesajlar var ki... Belki de bu film o yüzden Amerika’da da gişe yapmış. Tüketim toplumunun insanları bile, hayatını aksi şekilde yaşasa da manen bu değerlere aç. Muhatap olunan kesim sadece müslümanlar değil bu filmlerde, muhatap olunan fıtrat. O yüzden de herkese hitap ediyor. Ve vahiyden beslendiği için de her izlediğinizde mana dünyanıza yeni anlamlar açılıyor, bir sonraki izleyişte sıkılmadan, aynı heyecanla izleyebiliyorsunuz, ama izledikten sonra farklı bir siz olarak ekran başından kalkıyorsunuz.

Bizim inancımızda ev, cennet bahçesinden bir bahçedir; çoğu havuzlu ve bahçeli olan İran evlerinde; anne-babanın, evlatlarıyla; ilk öğretmenleri olarak böyle ilgilenmeleri, ailenin evden gittiği modern zaman izleyicisi için yürek burkularak izlenen sahneler olsa gerek..

Ve evet biz birşey isteriz ve Yaratıcı bize bambaşka bir sahne yaratır; ama biliriz her yarattığında mutlak hayır olduğunu, bizi kemale götürmek için olduğunu, terakkimize vesile olmak için olduğunu... Ayakkabıları kaybolduktan sonra; okula yetişmek için hızla koşar iki kardeş ve fondaki duvarda "Zamanın Sahibi" yazılıdır... Evet bu durumu yaratan da O'dur, zamanı yaratan da. Ali, her ne kadar zamana karşı koşuyor gibi görünse de, O'nun çizdiği cadde-i kübrada, O'nun belirlediği zaman içerisinde koşuyordur ve O, bu koşmaların sonunda Ali için koşu yarışmasında birincilik murad etmiştir. Çünkü O, ihlasla yapılan her davranışa mutlaka karşılık verendir.

Bir gün Ali ve babası; bahçıvanlık için şehre inerler. Babasının bahçıvanlık yaptığı evdeki zengin küçük çocukla bütün gün oynar Ali. Kendi fakir hayatından ve sorunlarından; bir gün zihnen ve bedenen uzaklaşmıştır. Ayrılırken, küçük oyun arkadaşının uyuması insana, yalnız olan modern insanın bu yalnızlığın bunaltıcılığının yanında, yanıbaşındakilerin yoksulluklarına karşıda gözlerini yumduğunun bir örneğidir sanki. Dönüş yolunda, eline biraz para geçen her insanın kurduğu hayaller tarzında hayaller kuran Ali'nin babasının başlayan hayalleri, bisikletinin freninin patlamasıyla biter. Dünya onu kendisine getirir ve Ali'nin babasını uyandığı uykusundan uyandırır.

Taziye geleneğinin önemli olduğunu bildiğimiz İran'da, Ali'nin, bir taziye esnasında; camiye girenlerin ayakkabılarını düzeltme sahnesini görüyoruz. Düşünün, bir ayakkabıya ihtiyacınız var ve elinizin altında onlarca ayakkabı var. Seyirci olarak; küçük yaşta olmalarına karşılık, büyük bir teslimiyete sahip olan bu iki kardeşten Ali'nin; o ayakkabılara içinde oldukları şartlar ne kadar zor olsa da çalmak için elinin uzanmayacağını biliyorsunuz. Çalabileceğini aklınızdan bile geçirmiyorsunuz; sanki Ali'yi, kendinizmişcesine tanıyorsunuz, yani Ali'yle o kadar özdeşleşmişsiniz... Batılı anlayıştaki, zor şartların o çocuğa o ayakkabıyı çaldıracağını bildiğiniz kadar; Ali'nin çalmayacağından eminsiniz.

Üçüncü olana hediye olarak ayakkabı verileceğini öğrendiği koşu yarışmasına katılan Ali; yarışmada üçüncü değil, birinci olur. Sanki makam olarak, Ali'nin filmin başından itibarenki doğru duruşuna, sabrına, tevekkülüne, teslimiyetine yakışan makam, üçüncülük değil birincilik olarak takdir edilmiştir ötelerde. Seyirci olarak bizlerin, hüzünden dolayı ağladığını bildiğimiz Ali'nin; yarışmadakilerce sevinçten ağladığı düşünülebilir. Ve üçüncü olamamanın hüznüyle eve gelen Ali, bebeğin ağlamasıyla içeri giren Zehra'nın ardından, havuzun yanında yalnız kalır. Cennete gireceklerin Kevser Havuzu'nun başında toplanacaklarıyla ilgili ayetler, hadisler gelir insanın gözünün önüne.

Ali, ayaklarını suya daldırıyor ve balıklar; Ali'nin ayaklarının etrafında dolaşıyorlar; Mecidi'nin ifadesiyle; "Ayaklar sanki kemale eriyor ve balıklar onun etrafında tavaf ediyorlar; yerden göğe bir yükseliş; fakirliğe rağmen yapılan manevi yolculuk ve manevi yükseliş..."

Neredeyse isteklerin ihtiyaç haline geldiği; her kıyafetinin altına, kıyafetine uygun renkte ve tarzda ayakkabısı olan modern zaman insanına "anlamsız" gelebilir bu film. Ya da çevresinde kendileri gibi maddeten iyi durumda, yoksulluk nedir bilmeyen insanlar olan kişilere... Ama bu durumda olduğu halde, fıtratını bozmamış ise kişi, kendisinden çok şey bulacağı bir film Cennetin Çocukları... Ailece izlenebilecek ve izleyen tüm fertlerin, "Keşke ayakkabılıktaki az giydiğimiz tüm ayakkabıları ihtiyaç sahiplerine verebilsek" dediği bir film...

Ve merak edenler için bir not; Ali'nin ve Zehra'nın Ali üçüncü olup ayakkabıları kazanamadığına üzüldüğü esnada, çocukların babasının bisikletinde, ikisi için de alınan ayakkabılar görülür. Hayat insanı şaşırtan sürprizlerle doludur; siz hayrın ya da bir nimetin illa ki şu kapıdan geleceğini düşünürsünüz, ama İlahi takdir size hayrı, nimeti bambaşka bir kapıdan gönderir. Önemli olan imtihan esnasındaki süreçte gösterdiğiniz davranışlardır ve tabiî ki sonunda gösterdiğiniz tavır...

  30.07.2008

© 2015 karakalem.net, Zehra Sarı

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

1yılmaz, 05.08.2008, bolu

Bende bu filmi izlemiştim ve gerçekten çok beğenmiştim...Ellerinizi sağlık ne güzel yazmışsınız...Diğer filmlerini de izlediniz mi bilmiyorum ama onlarda bu film kadar etkili gerçekten....




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut