“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Küçük Sinekler
–Hüseyin Eren

[*4.593 yazı içinden]

Kuytuluklarımız

Zehra Sarı

İNSAN, HAKİKATLERİ okuyup kalbinde ve ruhunda onlardan oluşan sükuneti, mutluluğu hissedince; bunları sadece his boyutunda yaşamaktan bir adım daha fazlasını yapıp, hayatında da yaşamak arzusunu hissediyor. (Zaten asıl maksat da bu.) Ama sonra fakat'lı ve ama'lı cümleler başlıyor. Yaşadığımız bu hayat, sevilen bu hakikatleri yaşamaya hiç uygun gelmiyor. "Tüm bu hakikatleri yaşamak için başka bir yer, başka bir düzen, başka insanlar gerekiyor. İçinde yaşadığımız bu hayat, bu hakikatlerin yaşanmasına hiç elverişli değil; gerek insanlar ve gerekse insanların bir araya gelmesinden oluşan toplumlar ve medeniyetler öyle kirlenmiş ki bu hakikatleri burada kiminle yaşayacak insan?" düşünceleri zihne geliyor. Kişi hakikat dolu sözler okuyor, dinliyor, mest oluyor, lezzet alıyor, ama daha iki ya da üç adım attı atmadı derken okuduklarına muhalif bir davranış sergileyip, kendine ve etrafındakilere ve daha büyük tabloya kızıyor.

Ve sanırım özellikle de bu yüzden çoğu insanın içinde bir yerlerde sığınılacak bir yer hayalleri dolaşıyor. Demir atmaya meraklı olduğu bir limanı var çoğu insanın içinde. Kaçmaya hazırlandığı bir de gemisi... İçinde, kuytu yerlerinden birinde var böyle bir arzusu... Bu hali çoğu roman kahramanlarının yaşantılarında da gözlemleyebiliyor insan. Mesela Peyami Safa'nın "Yalnızız" adlı romanında tüm zıtlıkların barıştırıldığı bir Simeranya imgesi var. Samim karakterinin "Bu dünyada zıtlıklar barışmıyor" diye ürettiği hayali ülkesi. Simeranya yalanın, hastalığın, kötülüklerin olmadığı bir ülke. Adeta dünyada cennet.

Galiba mana-ı harfiyle bakılmayınca hayata ve olaylara; herkes bir yer arıyor ya da bir kişi kaçıp sığınıp kendini rahat hissedeceği. Eğer kaçılıp sığınılmaya düşünülen bir yer ise; kişi, oraya gittiğinde zihni ve bedeni yoğunluklarından yorgunluklarından kurtulacağını; eğer bir kişi ise bu, onun yanındayken rahatlayacağını düşünüp mutlu oluyor. (Şu cümleyi yazarken birden öyle hissettim ki sadece ebedi arzulayan bir kalbimiz var, fanilerle ise aslında sınırını ayarlaması başta öğretilmiş ama sonra unutulmuş olan.)

Bu kaçış hallerini, bu bir başka yere ya da kişiye gitme hayallerini kişi, en çok hayatın ağırlaştığını, zor geldiğini, olayların üstüne üstüne geldiğini hissettiğini anladığı zamanlarda yaşıyor. İçindeki saklı ülkeye, içinde ki saklı dosta, sevdiceğe kaçIveriyor. Ve geçici bir mutluluk yaşıyor. O anını kurtardığına inanıyor. Bazıları da yazıyı yazarken fonda dinlediğim Loreena McKennitt gibi "The sea is calling me home, home to you. The pounding sea is calling me home, home to you" diyor. Ya da okuduğum bir başka romandaki genç kız gibi.. Genç kız ılık bir yaz günü, akşam üzeri şehrin dışındaki bir evde bir şölen gördüğünden bahsediyor, hayatın ona sunduğu tek şeyin acı olduğuna inanan bu genç kız, şöleni şöyle tarif ediyor: "Herşey inanılmayacak kadar güzeldi. Güzel bir bahçe, yeşil çimenler, beyaz taşlar... Ortalıkta kibarlıktan başka bir şey yok. Bir de hafif yiyecekler, içecekler... Hafif konular konuşuluyor, hafifçe gülümseniyor. Kimse, insanın aklını inciten, duygularını sarsan sert konuşmalar yapmıyor.”

Okurken genç kızın, kendi cennet tarifini yaptığını düşünmüştüm. Ve tebessüm ettim; sıkıntılar yaşansa da, acılar çekilse de, evet güneşlerimizin battığını ve karanlıklarımızın arttığını hissetsek de, bu yaşamdan geçmeden o cennetimize varamayacağımızı bildiğim için. Ya da şikayet yerine derdimizi, skıntılarımızı manevi terakkimize vesile kılmaya çalışacağımıza onların içinde gömülüp kaldığımıza tebessüm ettim. Ebedi alemdeki o cennet arzumuzun buradaki yapıp yapmadıklarımızla mümkün olacağı hakikatini es geçip, yalancı cennetlerle bu dünyada oyalanıp, çok istediğimizi düşündüğümüz asıl cennetten fersah fersah uzaklaştığımız için tebessüm ettim. İstihzalı bir tebessümdü bu, "kendi nefsine zulmedenlerden oldum" tarzındaydı.

Aslında tüm hayatımızda elimizde olan sadece iki manevi silahımız var: dua ve istiğfar. Dua ve istiğfar hakikatlerinin öğrettiği terbiye altına girebilsek; bu dünyada yaşamanın zannettiğimiz kadar ağır ve yıpratıcı olmadığını anlayacağız. "Bu da nereden çıktı, bu niye başıma geldi, hep niye böyle şeyler beni buluyor, sabah sabah buna nereden çattım?" tarzındaki olumsuz düşüncelerimiz ya da içinden çıkamayacağımızı hissettiğimiz bir durumdan kurtulmak için sığındığımız hayalı sevdiceklerimiz ya da hayali cennetlerimiz aslında tüm bunlar geliyor geliyor kadere iman hakikatine tosluyor. İmanın diğer beş rüknünu da içeren Kader Bahsine.. Allah'a imanı, Meleklere imanı, Peygamberlere imanı, Kitaplara imanı, Ahiret Gününe imanı pratikte nasıl yaşayacağımızın uygulama alanı olan Kader meselesine.

Az önce ki olumsuz cümlelerimiz olumlularını da kucakladığında, yani "Ne güzel, sınavı geçmişim, geldiğine çok sevindim, evet yağmurun yağmasıyla her yerde bereket oldu, haklısın hilal bu gece içimin mutluluğunu adeta dışarıya yansıtırcasına çok parlak vs.." bu olumlu cümleleri de içine aldığında; olumlusuyla olumsuzuyla yaşadığımız her hadise bizim vazife alanımız içerisine giriyor; "Acaba hangi tavrı sergileyecek?" sorusu o olayın başında adeta elinde kalem kağıt bekliyor, her yaptığımızı bir melek kaydediyor.

Vazifeli memurlar olarak bu dünyaya gönderildiğimiz hakikati ister gizli ülkemiz, ister saklı başka dünyalarımız olsun her an karşımıza çıkıyor. Çünkü bizim hakikatimiz bu. Ama doğru bakmayı başarabilen için korkulası bir vazife değil bu. Bilakis bir yapıp en az on ile mukabele göreceğimiz, iyi bir niyetle, iyi bir amelle atılan her adıma fazlasıyla karşılığın verileceği bir hakikat. Bu dünyada da asıl mutluluğu hissedebilmenin bir reşhası, sızıntısı; gerisinde çok büyük hakikatleri taşıyan bir sızıntı, bu damlacıklar bir okyanusun varlığını işaret ediyor sadece.

Evet vazifemizi farkında olup, kul olduğumuz bilinci ile yaşarsak; bir kasıtla bize gönderilen, üstünde adımızın yazılı olduğu mektubu okuyup doğru davranmaya çalışırsak, bunun çabası içine girersek, dua ve istiğfar silahımızı hiç bırakmadan bu gayrette olursak ancak kader ile irade-i cüziye karşılıklı dengesini korur; irade-i cüziyeye, irade-i külliye yaratarak cevap verir. Kainatın da o büyük irade sahibinin bir yaratması olduğuna iman eden insan, bu dünyada da saklı-gizli-hayali dünyasında ki gibi güvenle yaşayabilir, müminde olması beklenen rahatlığı hissedebilir. Dengeli yaşayabilir; iyi bir haber aldığında havalara uçmayacağı gibi kendisine olumsuz görünen bir durumla karşılaşınca da yerin dibine geçmiş gibi hissetmez. Roman kahramanı olan genç kızın hissettiği şu haleti ruhiye içerisine girmez denge halini hayatında yaşamayı başarabilen bir insan; "Bütün insanlığı kucaklamak isterken, neredeyse bu dünyanın altında eziliyordu." Evet "ifrat, tefridi doğuruyor", bu küpeyi kulağımızdan hiç çıkarmamamız gerekiyor galiba.

Başımıza gelenler ya da başımıza gelmesini isteyip de gelmeyenler hepsi kasıtlı yaratılıyor. Söylenen kasıtla söylendiği gibi söylenilmeyen de kasıtla söylenilmiyor. Bu dünyadan ötelere kaçmamamız, kendi hayallerimizde yaşamamamız için bu hakikati bilmeye ve bu hakikate inanmaya ihtiyacımız var. Başımıza gelen her iş; bir nizamın içinde, bir mizanın içinde, bir intizamın içinde, bir tezyinin içinde, bir imtiyazın içinde kasten yaratılıyor. Hiçbir olay tesadüfen başımıza gelmiyor. Bize iki tane silah veriliyor her halimizde kullanabilmemiz için; dua ve istiğfar.

Yazımı Mustafa Ulusoy'un bir yazısındaki şu cümlelerle bitirmek istiyorum; dua ve istiğfar silahımızı kullandığımızda O'nun bizi duyduğundan emin olma halinin kalbimize taşıdığı huzuru hissetmemizi vurguladığını düşündüğüm için.

Sümbül: “Kendini en huzurlu hissettiğin an ne zamandır?”

Doktor: “O’nun beni duyduğunu derinden hissettiğim zamanlar.”

Sümbül: “Bak bu ilginç. Ben şöyle bir sorun yaşıyorum. O benim sesimi duyuyor ama bana yanıt vermiyor gibi geliyor bazen.”

Doktor: “Sesinin duyulduğuna odaklanmalısın. Sadece ve sadece sesinin O’nun tarafından duyulduğuna. Bu insana yeter. Sana cevap verip vermediğine odaklandığında sesinin duyulmasının kalbine getirdiği huzuru kaçırırsın. Sen sonuca odaklanıyorsun. Sürece odaklanmalısın.”

O'nun her halimizde bizi duyduğunun verdiği eminlikle bu dünyada da yaşayabilme duasıyla..

  18.05.2008

© 2015 karakalem.net, Zehra Sarı

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2ZEHRA SARI, 19.05.2008, İstanbul

Muzaffer Bey sa. "Silah mı zırh mı?" diye sormuşsunuz aslında baktığınız açıya göre silah da zırh da ikisi de anlamlı geliyor bana.Ama belki de savunma aracı manasında silah kullanmak yerine zırh kullansa idim daha isabetli olurdu.Hassasiyetiniz ve hatırlatmanız için Allah razı olsun.

1ayni benim durumumMuzaffer Kazim (circularconversations), 18.05.2008,

"Tüm bu hakikatleri yaşamak için başka bir yer, başka bir düzen, başka insanlar gerekiyor. İçinde yaşadığımız bu hayat, bu hakikatlerin yaşanmasına hiç elverişli değil; gerek insanlar ve gerekse insanların bir araya gelmesinden oluşan toplumlar ve medeniyetler öyle kirlenmiş ki bu hakikatleri burada kiminle yaşayacak insan?"

Hep bir kacacak yer arayan benim durumum da bu!

iki yerde "dua ve istiğfar silahımızı.. "

demissiniz, silah mi zirh mi?

Bana da kardesim "zirh" oldugu uyarisini yapmisti.

Saygilar




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut