Ruhumuz ve kainat

Zehra Sarı

BAZEN İNSAN bir konuda, "Bu kadar tevafuk üst üste geliyorsa ve bu nizamda hiçbir şey boşuna değilse, vardır bu tevafukların da bir sebebi" deyip, düşünmeye başlıyor, "Tevafukların hikmeti ne ola?" diye. Bugünlerde okunan kitapta, TV’deki konuşmada, radyodaki sohbette, özetle hep şu cümlelerle karşılaşılıyor; insaniyetinin mesajını anlaman için, kainattan gelen mesajı anlaman gerekiyor. Kainatı, Kur’an'ın rehberliğinde tefekkür etmen gerekiyor. Karşılaşılan üç haber edinme şeklinde de aynı ayet size konuşuyor: "Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ayetler vardır.*" Bu ayetin sonrasında Peygamberimiz (s.a.v.), "Bu ayeti okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenlerin vay haline" diyor. Sonra bu tevafuklar, dinlenilen Mesnevi-i Nuriye'deki 10. Reşha dersinin şu cümlesiyle tamamen anlamını buluyor: "Kainat perdesi altında çok acaip şeyler vardır, bizleri bekliyorlar; bizde onları intizar ediyoruz."

Gördüğümüz bu şehadet aleminin gerisinde, çok daha farklı bir alem var; bu alemin kaynağı olan, menbaı olan bir alem. Alem-i gayb, alem-i şehadet ile bize varlığını bildiriyor. Geçici olan bu alem bize, Mutlak Varlık'tan haber veriyor, "Ahiret olmazsa olmaz" dedirtiyor. İsteklerimiz, arzularımız, üzülmelerimiz, sevilmelerimiz bu dünyada "Şimdi tamam oldu" diyecek bir hale bizi hiç getirmiyor. Dünyanın ve kişinin kendisinin fani oluşu, tüm bu dünyadaki herşeyin ve bizdeki her duygunun başka bir yerden gönderildiğine işaret ediyor, "Bu dünyanın arkasına bak" diyor. Kainatın ötesindeki kaynağa ulaşmak isteyen bir ruhumuz var ve ruhumuz bu dünyada ki nimetlerden lezzet alıyor, ama hepsinin faniliği ruha, "Ebedi hayat olmalı" dedirtiyor.

Kainat bizden ciddi bir tefekkür istiyor. "Şu an bahar mevsimindesin; bir çimenlikte otur, rengarenk çiçekleri seyret, ötüşen kuşlara kulak ver, kelebeğin o muhteşem renklerine dikkat et, tüm bunların başka bir alemden kasıtla gönderildiğini düşün" diyor.

Kainattaki bu mucizevi işler tefekkürsüz sırlarını bize açmıyor. "Çok meşgulüm, çok işim var" diyen bize, "Bana da vakit ayır, beni de hayatındaki önemli işler listene ekle" diyor. Ruhun, kainatın bu çağrısına cevabı; ruhun en büyük özgürlüğü oluyor. Kainatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışan ruh, imanın farklı mertebelerinde nefes alıyor. İman ancak tam bir kainat tefekkürüyle; kainat-ruh buluşmasıyla kalpte kök salıyor ve tahkikiye dönüşebiliyor. Alem-i şehadetin şahitliğinden yoksun bir iman, şuhudî olamıyor.

Kur’an'ın bize defaatle söylediği, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatında çokça yer işgal eden kainat tefekkürü; insana bu dünya da eminlik veriyor. Yaşadığı bir olayda adalet göremiyorsa, hemen ağzından isyanvari kelimeler çıkmıyor. Kişi daha önce yaptığı kainat temeşalarından biliyor; bu kainatın Yaratıcısının Mutlak Adil olduğunu, başına gelen bu olayda da o Adil'in adaletinin mührü olduğunu, kendisine şu an için gizli de olsa bunun muhakkak böyle olduğunu. Şu kainata bakan, kainatın Yaratıcısının kudretinin sonsuz olduğunu anlar ve o Sonsuz Kudret'e iman ederse, kalben bunu hissederse tasdik etmiş olur. Yoksa; bence böyle olmalılarla, böyle hissediyorumlarla, böyle söylüyorlar o halde doğru olmalıdırlarla; alemin şahitliği olmaksızın söylenen -meli,-malı'larla iman tahkikileşmez. İmanın tahkikileşmesi; alem-i şehadetin şahitliği olmadan, kafamıza göre iman tanımıyla gerçekleşmez. Evet iman tasdik gerektirir ve tasdik de ancak Kur’an'la, kainatın Yaratıcısının konuşmasını şehadet alemi eşliğinde dinlemekle şuhudî olabilir. Tahkikileşmeyen imanda, kişi, önüne herhangi bir sorun geldiğinde, bir problemle karşı karşıya kaldığında; Allah'a toz kondurmamak için—böyle yaparsa doğru yapmayacağını öğrenmiştir—çabalaya çabalaya inanç ile inançsızlık arasında bocalayabilir. ("Allah şer yaratır mı?" sorusunun uzantısı bir halet-i ruhiye)

Dinimiz hakkında bir sürü malumat topluyor, bir sürü kitap okuyor, çok iyi bilgileniyor, ama kainatı tefekkürden uzak kalıyor isek; insaniyetimizin kainattan alacağı mesajı engelliyor isek; ruhumuzun beklentilerini örtmüş, tahkiki imana ulaşmanın önünü kapatmış ve imanın esaslarına yakin hasıl olmasını engellemiş oluyoruz demektir.

Bugünlerde yaşanılan bu tevafuklardan öğrenilen ana noktalar; insanın iman ettiğini söylediği Kitab'a ve Peygamber'e ve onların "Tefekkür et, ibret al, onların ışığında dua et" dedikleri kainata bihaber kalmasının; maddi manevi ilerlemesinin önündeki en büyük engel olacağı. Kainat tefekküründen yoksun bir kalple, ruhla, gözle, akılla, hislerle imanın tahkikileşemeyeceği. Ruhun yaptığı yolculuğun iman yolculuğu olduğu ve bu maneviyat yolculuğunun da sonunun olmadığı. Çünkü ruh; o aleme açıldıkça açılmak, lezzetlendikçe lezzetlenmek istiyor. Bize düşen tefekkürümüzü artırıp, ruhumuzun gayb alemine açılabildiğince açılmasını sağlamak. Ruha nefes aldırıp böylece dünya hayatında da rahata kavuşmak. Ruhu o alemin, asıl mekanının lezzetini alan kişi; hayatını o alemi önceleyerek yaşar, bu alemde o alemle farkındalığını arttırarak muhatap olur.

Velhasıl; hakikatlerin derununa vakıf olmak, o lezzetin ucundan da olsa lezzetlenmek; yaşanılan olaylardaki hikmetleri anlamaya çalışmak ve Yaratıcının her yarattığının mutlak hayır olduğu hakikatine teslim olabilmek; ancak iyi bir kainat tefekkürüyle mümkün. Ve iyi bir kainat tefekkürü de ancak Kur’an'ın rehberliğinde gerçekleşirse mümkün olabilir.


* Al-i İmran sûresi, âyet: 190.

  05.05.2008

© 2021 karakalem.net, Zehra Sarı



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut