Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Füruat’ın meyveleri
–Metin Karabaşoğlu

[*4.676 yazı içinden]

 Denemeler

Kwai Köprüsü

Yazara Mesaj Gönder

BİRKAÇ AY kadar önce "The Bridge on the River of Kwai" (Kwai Köprüsü) filmini izlemiştim. İngiliz askerlerinin bir Japon kampındaki esaretlerini konu olan bu film beni anlaşılmadık bir şekilde etkilemişti. Nedendir bilmem, filmde sanki hayata dair önemli mesajlar veriliyormuş hissi uyanmıştı bende. Filmi bu gözle izlemiş ve mesajları anlamaya çalışmıştım. Filmin konusu özetle şöyleydi:

Bir bölük İngiliz askeri savaş sırasında japonlara esir düşerler. Esir bulunanlar arasında yüksek rütbeli bir komutan, subaylar ve yüzlerce er vardır. Esir düşen bölük Kwai nehrinin üzerine yapılacak olan tren yolu köprüsü inşaatında çalıştırılmak üzere Japon kampına gönderilirler. Köprünün bir ay içinde tamamlanması gerekmektedir, çünkü köprü hariç geri kalan yol tamamlanmıştır ve bir ay sonra bu hattan çok önemli bir tren geçecektir. Japonlar ise bu görevin yerine getirilmesi için zalim ve despot bir komutanı görevlendirmişlerdir.

Kampa getirildiklerinde İngiliz komutan Japon komutanına Savaş Esirleri hakkındaki anlaşmayı gösterir ve bu anlaşmaya uyulmasını ister. Bu anlaşmaya göre subayların çalıştırılamaması, yaralı ve hastaların revirde yatırılması ve askerlere düzgün muamele edilmesi gerekmektedir. Ancak Japon komutan hiç oralı olmaz, önce anlaşmayı İngiliz komutanın suratına fılatır ve İngiliz komutanına subayları ile birlikte çalışmalarını emreder. Fakat İngiliz komutan bunu şiddetle reddeder. Bunun üzerine İngiliz komutanı kampın ortasında, köpek kulubesi kadar küçük ve güneş altında fırın gibi ısınan bir hücreye kapattırır.

Köprünün tamamlanması için çok az süre kalmıştır, ancak İngiliz askerler kendilerine ve komutanlarına yapılan zulümden dolayı oldukça yavaş ve isteksiz çalışmaktadırlar ve inşaat bir türlü yetişmez. Japon komutan İngiliz komutandan askerlerine doğru düzgün çalışmaları için emir vermesini ister ve eğer vermezse yaralıları da çalıştırtacağını söyler. İngiliz komutan ise günlerdir aç susuz hücrede olduğu halde ve yaralıların durumlarının çok ağır olmasına rağmen taviz vermez. Bu esnada henüz bitmemiş olan köprünün yapılan kısmı yıkılır, buna çok sinirlenen Japon komutan inşaatin başına geçer ve yönetimi bizzat kendisi yapar. Ancak onun çabaları da sonuç vermez. İngiliz askerlere ise zarar veremez çünkü her adama ihtiyaç vardır. Japon komutan çaresiz bir şekilde İngiliz komutanı hücresinden çıkarttırır ve odasına davet eder.

Japon komutan çaresizlik ve ümitsizlik içinde İngiliz komutandan yardım ister, İngiliz komutan ise ona yardım edebileceğini fakat bazı şartları olduğunu söyler. Sonuç olarak Japon komutan şartları kabul etmek zorunda kalır. Bu şartlara göre subaylar çalıştıtılmayacak, askerlere daha fazla yemek verilecek, en ufak rahatsızlığı olanlar dahi revire yatırılacak, komuta ve inşaatin yönetimi İngilizlere verilecektir. Kozlar eline geçen İngiliz komutan artık her istediğini yaptırabilmektedir. Askerleri ile görüşen komutan onlardan İngilizlere yakışır bir köprü inşaa etmelerini ister.

Askerler canla başla çalışırlar ve köprü zamanında tamamlanır, İngiliz askerler ise rahat içinde köprünün tamamlanmasını kampta kutlamaktadırlar! Fakat bu sırada haberdar olmadıkları birşey vardır, İngiliz ordusu stratejik önemi büyük olan bu köprüyü havaya uçurmak için bir ekibi bölgeye göndermiştir. Bu ekip trenin geçmesinden önceki gece köprüye bombaları yerleştirir ve gizlenerek trenin gelmesini beklerler. İngiliz komutan yaptıkları köprüden dolayı gurur duymaktadır ve trenin gelmesine yakın köprüyü kontrole çıkar. Bu sırada köprüye yerleştirilen bombayı görür, bir anda panik olur ve bombanın patlatılmasını engellemek için kabloları takip etmeye başlar. Japon askerler ve bombacı ekip arasında çatışma çıkar, bombayı patlatacak olan kişi öldürülür ancak çatışma esnasında İngiliz komutan vurulur ve bombayı patlatacak olan düzeneğin üstüne düşer. Tren köprüye varmıştır ve komutanın üstüne düşmesiyle bomba patlar. Tren de, köprü de sulara gömülür, komutan ise kendi yaptığı köprüyü kurtarmaya çalışayım derken havaya uçurarak ilginç bir şekilde can vermiştir. Film böylece sona erer.

Filmde beni en çok etkileyen İngiliz komutanın gösterdiği davranış olmuştu. Hayret ve ibret verici bu davranış aynı zamanda bende hayranlık uyandırmıştı. Komutanın hiçbir şekilde inandıklarından taviz vermemiş ve sonunda amacına fazlasıyla ulaşmıştı.

Filmi izlerken kendimi komutanın yerine koymuştum, inandığım şeylerden vazgeçmem istense ve o hücrede işkence görsem ne yapardım, ya da diğer insanlar ne yapardı diye düşünmüştüm. Sanırım pek çoğumuz her zaman yaptığımız gibi "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" der ve paçayı kurtarmaya bakardık. Ama o hayran olduğum komutan kendisine yapılan işkenceler karşısında yılmamıştı, ölmeyi taviz vermeye tercih etmişti. Daha sonra karşısına daha büyük bir imtihan! çıkmıştı: yaralıların çalıştırılması Ğ yani başkalarının onun inadı yüzünden zarar görmesi. İşte bu noktada ben olsam kesin vazgeçerdim inadımdan demiştim kendi kendime, ancak o yine vazgeçmemişti. Şaşırarak izlemeye devam etmiştim filmi, kendi askerlerini savunmak uğruna onların zarar görmelerine izin verişi manasız gelmişti bana. Çok geçmeden onun da sebebi ortaya çıkmıştı. İnandığı şeyden taviz vermeyen komutan inandıklarına fazlasıyla kavuşmuştu. Artık askerler olabileceğinden daha da rahattı. Musibet gitmiş yerini rahatlık ve ferahlığa bırakmıştı. Komutana olan hayranlığım ise daha da artmıştı. İşte ideal insan böyle olmalı diye geçirmiştim içimden. İngiliz komutanın gösterdiği dirayetle zulmü ve zorlukları yenişi, hayatımda karşılaştığım zorluklar karşısında inandıklarıma sımsıkı sarılmam ve her ne pahasına olursa olsun onlardan taviz vermemem gerektiğini öğretmişti bana. Çünkü ancak bu şekilde hedefime ulaşır ve karşılaştığım zorlukları aşabilirdim.

Kafamda komutanı ideal karakterli insan olarak tanımlamış olarak filmi izlemeye devam etmiştim. Ancak film beklemediğim bir şekilde cereyan etmeye başlamıştı. Komutan ve askerleri köprüyü tamamlamışlardı ve bunu kutluyorlardı, düşman için bir köprü yapıp bunu kutlamaları biraz garibime gittiyse de daha sonra ortaya güzel bir eser koymanın, yaptıkları işi hakkıyla yapmanın ve nasıl olsa yapılacak bir işi yapmış olmanın haklı heyecanını yaşadıklarını düşünerek onlara hak vermiştim. Ancak filmin bitiş sahnesi kafamdaki her şeyi darmadağın etmişti, komutan düşman köprüsünün havaya uçurulmaması için kendi ülkesinin gönderdiği ekiple çatışıyordu, ve filmin en sonunda trajik bir şekilde çatışma esnasında vuruluyor ve düşerken bombanın üzerine düşerek can veriyordu. Düşme esnasındaki darbeden dolayı patlayan bomba ise hem köprüyü hem de treni sulara gömüyordu. Komutanın köprünün havaya uçurulmasını engellemek isterken, bombanın patlamasına sebep oluşu ve bunun ölümüyle birlikte gerçekleşmesi çok şaşırtmıştı beni. Kafamdaki ideal insan düşüncesinin yerini endişe almıştı, komutan bu filmde niye trajik bir şekilde ölmüştü, bunda nasıl bir mesaj vardı?

Yazının başında da belirttiğim gibi bu filmde hayat namına bazı mesajlar olduğu hissine kapılmıştım ve bu son mesajı anlayamıyordum. Yoksa senarist "Bak bu adam gibi olursan sonun böyle olur, kendi yaptığını da kendin yıkarsın ve sen de mahvolursun" mu demek istiyordu?

Bu son olay beni çok şaşırtmıştı ve hayal kırıklığına uğratmıştı. Çok düşünmüş ama bir türlü çözememiştim. Hani bazen çözemediğiniz konuları aklınızın bir köşesine atarsınız ve onu tekrar gündeme gelene kadar orada unutursunuz ya, işte öyle de belki bir gün çözülür umuduyla bu filmi aklımın bir köşesine atmıştım. Ve bu yazıyı yazmaya başladığım akşam, birden bire, hem de hiç düşünmezken çözülüverdi kafamda.

Dünyevi sıkıntılarla boğuşuyordum ve yılmak üzereydim, tam tökezleyeceğim derken Allah bu mesajın anlamını ve bununla birlikte sıkıntılara bir çıkış yolu nasib etti. İngiliz komutanın yaptıkları aklıma geldi, inandığı şeyden taviz vermiyordu ve haklıydı ama onun asli bir vazifesi vardı, o bir İngiliz kumandanıydı! Güzel ve samimi bir iş yapmıştı ama yaptığı iş onu öylesine gururlanmıştı ki, gözü ondan başka birşey görmüyordu. Kibir, gurur ve kendini beğenmesi onun gözlerini köreltmişti. Asıl vazifesini unutturmuş, düşmanına hizmet eder duruma düşürmüş ve sonuç olarak hem yaptığı şey mahvolmuş, hem de kibiri yüzünden kendisi helak olmuştu. Hem de Allah bunları öyle bir denk getirmişti ki kendi sonu kendi eliyle olmuştu. Bu ibret verici ve tüyler ürpertici bir sonuçtu, herşey apaçık ortadaydı. Filmden çıkan mesaj şuydu:

"Yaptığın işlerde ve hayatında samimi ol, inan ve inandıklarından taviz verme. Sana ve etrafına sıkıntılar gelecektir ama sabredersen bu sıkıntıların sonunda umulmadık bir ferahlık vardır.

Ancak dikkat et! Eğer hataya düşüp de kendi yaptıklarına hayran olursan, gurur ve kibirin yüzünden aslî vazifeni unutursan sen de, yaptıkların da, senin sandıkların da helak olursunuz!"

Tek başına bir filmden bu mesajları çıkarmak pek doğru sayılmayabilirdi, ne var ki bu mesajların doğruluğu birçok örneklerle isbat edilebiliyordu.

Mesela Peygamber Efendimiz hayatıyla bize inancın ve samimiyetin gücünü ispat ediyordu. O, başlangıçta tek başınaydı ama inandığı bir doğru vardı. Kesin ve mutlak bir doğru. İnanmış, taviz vermemiş ve yoluna devam etmişti. O ve arkadaşları çeşitli sıkıntılara, işkencelere maruz kalmışlardı. Yurtlarını terketmiş, canları, malları, aileleri tehlikeye girmiş yine de geri dönmemişlerdi. Ve sonunda, hem dünyada hem ahirette iyiliklere muhatap olmuş ve ebedî saadete kavuşmuşlardı. Başlangıçta tek başına doğrunun savaşını veren Zât gerisinde o doğruya inanan milyarlar bırakmıştı.

Bir diğer yandan Şeytan ise yaptığı işi beğenerek helak olanların en güzel örneğini teşkil ediyordu. Bir zamanlar Allah' a en güzel kullukta bulunan! şeytan, ibadetinden dolayı kibirlenip Hz. Adem' e secde etmemiş ve bu kibrinden dolayı lanetlenmişti.

Ve son olarak kendisine verilen saltanatın içinde Hz. Süleyman (a.s) aslî vazifesini unutmamış bir kul olarak bizlere yol gösteriyordu. Hz. Süleyman kendisine tüm zamanların en büyük saltanatının bağışlandığı, dahası, hayvanların, rüzgârların, cinlerin ve hatta şeytanların dahi emrine verildiği bir kuldu. Ama O bu saltanatın içinde dahi Rabbini unutmamış ve de bu davranışından dolayı Kur' ân' da "Süleyman ne güzel kuldu. Hep (Rabbine) rücu edendi!" denilerek övülmüştü.

Özetle film inanç, samimiyet, kibir ve vazife gibi bir takım manevi gerçekleri fiilen ortaya koyuyor, Rasulallâh' ın, iblisin ve Hz. Süleyman' ın başından geçenler ise birer örnek olarak hem bu gerçekleri tasdik ediyor, hem de olması gereken hal ile olmaması gerekeni işaret ederek bize imanlı bir hayat için rehberlik ediyordu.

  17.01.2004

© 2015 karakalem.net, Cemal Karabel

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

1nureddin, 25.07.2006, İstanbul

Bu kiymetli yaziyi siteye koyulduktan 2,5 yil sonra okuyor olmam üzücü,ama yinede arsivden günyüzüne çikip geçde olsa istifade etmek sevindirici.Allah razi olsun Cemal bey




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut