“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Bir yazdım, bir güz..
–Rabia Nazik Kaya

[*4.593 yazı içinden]

Sözkonusu olan Kemalizm ise,
vatan teferruat mıdır?

Yazara Mesaj Gönder

YILLAR ÖNCE, hangi hamura su taşımak üzere yükselişe geçtiğini, daha doğrusu yükselişe geçirildiğini, süflî hesaplardan yakasını sıyırabilmiş idrak sahibi herkesin anlayabileceği ulusalcı-milliyetçi dalganın hamuru da, ayranı da iyice kabarmış halde bugün.

Bugünden geriye dönüp baktığımda, benim hâfızamdan sökün eden karelerde, tanıdık isimler de var.

Ulusalcı darbenin bezirgânı bir ismin sahibi olduğu bir televizyon kanalında kendisine zaman ve zemin verilirken, bunun sebebi üzerinde azıcık kafa yoramayan iktidar şehvetlisi bir isim meselâ…

Ulusalcı dalganın devşirdiği ganimetten kendisine de bir kemik düşeceğini uman, adı faşizmin yükselişi hengâmında maalesef iki karanlık cinayet ve bir dizi linç harekâtıyla anılan bir şehirde bilhassa etkili olduğu bilinen bir şeyh bozuntusu meselâ…

Yükselen bu ulusalcı-milliyetçi dalganın hedef tahtasına yerleştirdiği, en azından bu sebepten bu dalganın yol açacağı felâketleri daha önceden sezebilmeleri gerekirken bunu yapamayıp ‘milliyetçilik’ kokan kimi etkinliklerle ‘ortadan’ gitmeye çalışan kardeşlerimizin ikircikli duruşu ayrı bir husus.

Bu süreçte beni en ziyade sarsan bir tablo ise, Risale-i Nur’dan adalet-i mahzâ dersini çoktan almış olması gerekenlerin dahi bu ulusalcı-milliyetçi yükselişin etkisine kapılabilmiş olmaları…

Meselâ, Çanakkale üzerine bir belgeselin tanıtım repliği olarak, bu ulusalcı-milliyetçi yükseliş hengâmında dilden dile dolaşan bir arızalı sözün seçilebilmiş olması: “Sözkonusu olan vatansa, gerisi teferruattır.”

Arızalı bir söz dedim, evet…

Hem de, birçok açıdan arızalı.

Birincisi, bu sözün bu topraklarda kendisine atfedildiğinde her sözün anında ‘kutsallaştığı’ kişiye atfedilmekle birlikte; ‘araştırmadan yazar’ durumda olmayan konunun erbabı isimlerin yazdıklarına bakılırsa, bu aidiyet şüpheli.

Atfedildiği kaynağa aidiyetinin şüpheli olup olmaması bir yana, bu söz özünde ve zâtında problemli. Çünkü, bir toprağı vatan yapan en temel erdemleri dahi ‘sözkonusu olan vatandır’ gerekçesiyle ters yüz etmeye bizi çağırıyor:

Adalet iyi birşey, ama sözkonusu olan vatansa adalet teferruattır.

Merhamet iyi birşeydir ama, sözkonusu olan vatansa merhamet teferruattır.

Özgürlük iyi birşey ama, sözkonusu olan vatansa özgürlük teferruattır.

Vatan dahi insan içindir ama, sözkonusu olan vatansa insan teferruattır…

Bu sözün yol açabileceği felâketler, henüz yalnızca bir kısmı açılabilmiş Ergenekon kutusundan ortalığa saçılanlardan da mâlûm. Susurluk kutusundan ‘sözkonusu vatan ise’ ortalığa saçılan ‘teferruat’ları da elbette unutmadık!

Benim zihnimde ise, ilk gençlik zamanımdan, Bediüzzaman’ın o harikulâde ‘irtica’ tarifi silinmemek üzere nakşolmuş halde.

Bir mektubunda, “‘Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatın selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir’ diye; bütün nev’-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun suiistimalinden neş’et ettiğini kat’iyyen bildim” diyor Bediüzzaman. Niye? “Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok suiistimale yol açmış.” Bu ‘gaddar kanun-u esasî’ye karşı, Kur’ân’ın mü’minlerden istediği adalet ölçüsü ise şu: “Bir adamın cinayetiyle başkalar mes’ul olmaz. Hem, bir masum, rızası olmadan, bütün insan(lığ)a da feda edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızasıyla kendini feda etse, o fedakârlık bir şehaddettir ki, o başka meseledir.”

Bediüzzaman’ın, ‘adalet-i mahzâya dair ısrarı, tek bir mektubundaki bu ifadesi ile apaçık iken; ve bu ısrarını dile getirdiği başka nice mektup ve nice risale mevcut iken; ve bir mektubunda “Vatan için herşey feda edilir” mantığını, ‘çok suiistimale ve zulme medar olmuş’ iken, Risale-i Nur’dan ders almış insanların bir ulusalcı-milliyetçi yükselişin büyüsüne kapılıp “Sözkonusu olan vatansa, gerisi teferruattır” repliğini tekrar edebilmelerini benim aklım almıyor.

Hele ki, üstadlarının bir mektubunda, şu ifadeler de mevcut iken:

“Vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun-u esasîsi olarak kabul ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta-i istinadı şudur ki: ‘Cemaatin selameti için fert feda edilir. Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selameti için cüz’î zulümler nazara alınmaz’ diye, bir tek cani yüzünden bir köyü mahvetmekle, bin masumun hakkını nazara almaz.”

Nitekim, işte bir zamanlar ‘yerli Pravda’ veya ‘yarı-resmî el-Ahram’ diye de anılan bir gazetenin başyazarından ve yazarlarından sadır olan satırlar irdeleniyor şu günlerde. “Ucunda yeter ki mevcut iktidardan kurtulmak olsun, iktisadî çöküşe de, dahilî kargaşaya da, darbeye de varız” anlamına gelen satırlar…

Birileri, “Vatan elden gidiyor” söylemiyle, “Topraklarımız yabancılara satılıyor. Misyonerler Müslümanlıklarına razı olamadığımız insanları Hıristiyan yapıyor” söylemiyle adım adım bir ulusalcı-milliyetçi yükseliş tezgâhlarken, “Sözkonusu olan vatansa, gerisi teferruattır” zihniyeti ulusalcı-milliyetçi yükselişin hedef tahtasındaki kişiler ve topluluklar arasında dahi en sık tekrarlanan bir replik haline gelebildi.

Oysa, gerçek şimdi iyice ortaya çıkmış halde. Sözkonusu olan vatan değil; sözkonusu olan, imparatorlukların çözüldüğü ve dağılan çok-uluslu yapılardan çok sayıda otoriter ulus-devletin zuhur ettiği 1920’li, 30’lu, 40’lı yılların dünyasında değiliz. Seksen yıldan bugüne, siyasetten ekonomiye, bilimden sanata, dünya baştan sona değişti.

Devir, otoriter cumhuriyetçi zihniyetin değil, çoğulcu demokrat zihniyetin ivme kazandığı devir. Bırakın Newton mekaniğini, Einstein’ın bile ‘demode’ kaldığı bir kuantum indeterminizmi hâkim bilim dünyasında. Pozitivizmin yerini relativizm almış. Batının sözümona ‘Aydınlanma’sının ne kadar aydın olduğu ve ‘Orta Çağ karanlığı’nın ne kadar ‘karanlık’ olduğu dahi sorgulanır halde şimdilerde. Sosyalizmin, nasyonal sosyalizmin ve faşizmin, yani otoriter yahut totaliter ideolojilerin ve tekçi siyasal yapıların yükseldiği 1930’lu yıllar çok gerilerde kaldı. ‘Modernite’ bile yerini ‘postmodern’ dünyaya bırakmaya hazırlanıyor.

Böylesi bir süreç, bize “Sözkonusu vatan ise, gerisi teferruattır” diye belletmeye çalışanları, ciddi bir yol ayrımında bırakıyor. Vatanı gerçekten seviyorlarsa, kendileri dışında herşeyin değiştiğini kabul edip, vatanın selâmeti için dünyaya hâlâ 1930 model gözlüklerle bakmaktan vazgeçecekler. Yok, hâlâ 1930 model gözlüklerle bakmakta ısrar ediyorlarsa—ki öyle gözüküyor—gözleri kararacak, bu gidişle bu vatanın da geleceğini karartacaklar.

Sözün kısası, bir karar vermeliler artık.

Dahası, açık konuşmalılar.

Ne diyorlar gerçekten? “Sözkonusu vatan ise, Kemalizm teferruattır” mı?

Yoksa, “Sözkonusu Kemalizm ise, vatan teferruattır” mı?

Bizim vatanseverliğimizi test eden vatandaşsevmezlerin vatanseverliğinin test edildiği sorular, işte bu sorulardır.

  02.04.2008

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2Lütfen Okuyun, Cok, Cok Önemli!muhsin kurt, 03.04.2008, Almanya

...Milliyetçilik, İman Zaafının Tezahürüdür

...Yirmialtıncı Mektubun Üçüncü Mebhasında net bir şekilde açıklanmaktadır:

"Fikr-i miliyette bir zevk-i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, ‘Fikr-i milliyeti bırakınız’ denilmez."13.

Buradaki tavır açıktır. Kesinlikle "Milliyet fikri iyidir, hoştur, güzeldir; dolayısıyla kimseye ‘Fikr-i milliyeti bırakın’ demeyin" şeklinde bir anlayışa ulaşmanın imkânı yoktur. Bilakis, kullanılan ifadeler, Risale-i Nur’un genelinde çizilen tablonun özeti mahiyetindedir: Milliyet fikrinde var olan nedir? Nefsanî bir zevk. Gaflet yüklü bir lezzet. Uğursuz bir kuvvet. Bu tariflerin hiçbirinde "müsbet" bir boyut yoktur. Fakat, yine de, içtimaî hayatla meşgul olanlara fikr-i milliyeti bırakınız denilmemelidir. Çünkü, milliyetçilik bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Enenin emanete hıyanetinin, nübüvvet çizgisinden sapmanın, felsefe çizgisine saplanmanın kaçınılmaz sonucudur. Temeldeki bir zaafın tezahürüdür. Temeldeki hastalıklardan dolayı milliyet fikrine saplanmış bir insana milliyetçiliği bırak demek, vücudunu saran kanser illetinden dolayı başı ağrıyan bir hastayı, başağrısı ilacıyla tedaviye kalkışmak gibidir. Veya temeli sarsılmış bir binayı pencere çerçevelerini değiştirerek tamire kalkışmak gibidir. Milliyetçilik derinlerdeki bir yaralanmanın sonucu ve belirtisidir; tedavisi, derinlerde bir çabayı, imanî bir şuurlanmayı, enenin emaneti bihakkın eda eder hale gelmesini, felsefe batağından kurtulup nübüvvet çizgisine râm olmayı gerektirir. Açıkçası, milliyet fikri imandaki zaafın sonucudur; tedavisi ise, imanın talimi ve takviyesi ile olur. Yani, insan, milliyetçilikten kurtulabileceği âlet ve ilaçları ancak iman dersleriyle bulabilir. Meselâ, kendisiyle aynı soydan olan birinin başarısıyla övünmek bir yanda milliyetçiliğin bir ifadesi olmakla birlikte, öte yanda Kur’an’ın ders verdiği "Size her ne güzellik isabet ederse Allah’tandır" imanî sırrından gafletin de ifadesidir. Kul kendi üzerinde görünen güzelliği, hayrı Allah’tan bilir ve böylece O’na teveccüh eder, O’nun bu ihsanına karşı ubudiyet ve şükürle mukabele eder. Kendi üzerinde görünen, kendisine verilmiş olanı sahiplenmemekle yükümlü olan insanın, kendisiyle yetinmeyip başkasının üzerinde görüneni dahi sahiplenmesi iman noktasında çok ciddi bir hastalıktır. Tedavisi, ancak "biyedihi’l-hayr/Her hayr O’nun elindedir" kudsî ilacıyla mümkün olabilir. Keza, kendi kavminden olan biri ile başka kavimden biri arasındaki bir kavgada kavminin tarafını tutmak; dahası birinin hatasıyla onun kavmini de mahkum etmek milliyetçiliğin bir ifadesidir. Oysa Kur’an adaleti emretmektedir. Adaletin iç dünyamıza gerçekten yer etmesi ise, gerek kâinatın, gerek Kur’an’ın ders verdiği üzere, her fiili ve her emri adalet üzere olan bir dil-i Hakîm’e bağlanmakla mümkündür.

"Müsbet milliyet" vardır

Kudsî İslâmiyet milliyeti yerine, Türklük, Kürtlük gibi ırk esasına dayalı milliyet tanımlarının Risale-i Nur’da genelde böylesi bir menfi anlamla yüklü olmasıyla birlikte, "müsbet milliyet" tanımının da kullanıldığı görülür. Bu satırların yazarı, "müsbet milliyet"ten asıl kasdın "İslâm milleti" olduğu kanaatindedir. Nitekim, aynı risalede "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti"nden14 söz edilmektedir. Bu sözün velev ki ırka dayalı milliyet anlayışında da "müsbet" cihetler bulunduğu şeklinde anlaşılabileceği düşünülsün, ortada çok ciddi uyarılar ve çok kesin kayıtlar sözkonusudur: "Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli... Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakâne bir cinayettir."15 (Bu noktada, İslâm’ı milliyetle aşılama veya güya milliyetle güçlendirme gibi teşebbüslerin Risale-i Nur’da "bid’a," "tahrip," "ifsad" olarak görüldüğünü bir kez daha belirtelim.)

"Müsbet milliyetçilik" olur mu?

Risale-i Nur’un birçok yerinde "milliyet" meselesi ele alınmakla birlikte, "milliyetçilik" kelimesinin ancak birkaç yerde geçtiği görülür. Bu bahislerin birinde "menfi milliyetçilik,"16 diğerinde "menfi milliyetçiler"17 denilmektedir. Sadece "milliyetçiler" kelimesinin geçtiği iki bahisten birinde "milliyetçiler" "tahribatçı ehl-i bid’a" tanımıyla özdeşleştirilmekte;18 diğerinde ise şöyle denilmektedir:

"Asabiyet-i cahiliye, gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar."19

Bu ifadelerin hiçbirinde "milliyetçi"lik için müsbet bir kullanım sözkonusu değildir. Bununla birlikte, her nasılsa, Risale-i Nur’un milliyetçiliği ikiye ayırdığı, menfi milliyetçiliğe karşı olup müsbet milliyetçiliği tasvip ettiği şeklinde genel bir hüküm çıkarılmıştır. Oysa, Risale-i Nur’un hiçbir yerinde "müsbet milliyetçilik"ten söz edilmemektedir. Sözkonusu olan, "müsbet milliyet"tir ve bununla da hususan "kudsî İslâmiyet milliyeti" kasdolunmaktadır. Ki, Risale-i Nur, "İslâm milliyetçiliği" dahi önermemektedir. Maharetçe geri bir Müslüman saatçi yerine, mahir bir Rum veya Ermeni saatçiyi tercih gibi, "Emaneti ehline tevdi edin" ilâhî emrine dayanan hakkaniyetli bir tavrı sunan Risale-i Nur’un "Müslümancılık" dahi yapmazken, "müsbet milliyetçiliği" sözkonusu etmesi elbette düşünülemez.

Bu makalenin yazarı, en başta belirtilen hususlara dikkat çekmekte; ve Risale-i Nur’un tedavisine çalıştığı bir hali âdeta mazur ve meşru duruma getiren "müsbet milliyetçilik" ifadesini aşılması gereken ciddi bir yanılgı olarak görmektedir. Risale-i Nur’da "müsbet milliyet" vardır, "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti" vardır; ama "müsbet milliyetçilik" yoktur. Çünkü, Risale-i Nur, her nevi asabiyetin tedavisine çalışmaktadır. Zira, Resul-i Ekrem (a.s.m.) şu hadisiyle, iman hakikatlerinin kalblerde tam bir ma’kes bulmasının asabiyetin aşılmasıyla mümkün olacağını ders vermektedir: "İslâmiyet cahiliye asabiyetini kesip atar.

Dipnotlar

13. a.g.e., s. 297.

14. a.g.e., s. 297.

15. a.g.e., s. 298.

16. Barla Lâhikası, s. 84.

17. Mektubat, s. 302.

18. a.g.e., s. 411.

19. Mesnevî-i Nuriye, s. 103.

(Metin Bey, yaziniza dair söyleyebilecegim sözler ancak malumu ilam olurdu. Bundan dolayi kiymetli okuyuculari, koyulastirma islemi bana ait olan, yine size ait "Müsbet Milliyetcilik Var mi?" isimli ehemmiyetli makalenizin Dipnotlar kismindan yaptigim alintiyla basbasa birakmak istedim, "Ilim mü`minin yitik malidir" sirrinca bu noktalarin tekrardan ihvanimizin nazar-i dikkatlerine sunulmasini arzu ettim, hakkinizi helal ediniz...)

1GİZLİ DESİSEülkü özgün akkuş, 03.04.2008, ist

Şeytani desiselerin en gizli ve en masumu gibi görünüyor milliyetçilik duygusu.İnsan o duyguyla tanıştığında çok yadırgamıyor,şeytani bir desise olduğunu düşünmeden birazda milli ve vicdani bir şekilde içine alıp kalbinde besliyor.Tama , hırs ,şan ve şöhret,tarzı duyguları had altına almaya çalışıp onlarla mücadele ederken milli duyguların içimizde örttüğü şeytani dürtülerin farkına varmıyoruz.Ortaya çıkan tabloda bir gemide dokuz cani bir masum olsa bile o gemi yakılamaz dusturundan çok uzak top yekun kahrolsunlar çığlıkları duyuluyor.Herşeyde olduğu gibi içimizde meyelan göstermeye hazır bu sinsi düşmanı fark edebilmek için tevhidi beynimize kalbimize ve bütün hücrelerimize yerleştirmemiz gerekiyor ki ferasetimiz açılsın ve farkında olabilelim teferruatların...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut