Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

II. İki kitabı buluşturmak
–Metin Karabaşoğlu

[*4.597 yazı içinden]

 Söyleşiler

METİN KARABAŞOĞLU: “İslâm bugün de galip durumdadır; çünkü ‘lâilâheillallah’ gerçeğini kimse çürütemiyor”

*

Ömer Baldık’ın editörümüz Metin Karabaşoğlu’yla iki yıl önce yapmış olduğu ve Zafer dergisinde yayınlanmış bulunan söyleşiyi yayınlıyoruz.


BU röportajda sizinle dünyada yaşanan büyük karmaşanın, hatta yüreğimizi dağlayan haksız savaşların ortasında, biraz da tarihî perspektif içinden İslâm’ın durumunu konuşmak istiyorum. Bütün bu çalkantılar içinde İslâm’ın durumu ne sizce? Ama önce şuradan başlayalım: Bir dinin performansını ölçme adına önerebileceğiniz bir yöntem ya da kriterler var mı? Bir din nasıl ölçülür?

Bir din, bir inanç, bir akide yahut bir fikir için ‘performans ölçümü’ diye birşey sözkonusu olacaksa, bu elbette ‘hakikat’ temelinde olacaktır. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîm’de defaatle “Biz Kur’ân’ı hak ile indirdik” buyurur. Yine Kur’ân’da, defaatle “Biz semavat ve arzı hak ile yarattık” diye de buyurulur.

Bu âyetlerden anladığımız üzere, söylenen sözün hakikati, kâinat çarşısında, âlem tezgâhında tartılır. Söz hakikatse, hayat onu doğrular. Söz hakikatse, zaman onu yalancı çıkarmaz, doğrular; aşındırmaz, bilakis gün geçtikçe daha da parlar. Yani, hak olan söz, hem zaman, hem mekân boyutuyla genelgeçerdir; hakkâniyeti, hem zaman, hem de mekân itibarıyla tecrübe edilir, tasdik edilir.

Bir itikadın veya bir fikrin ‘performans’ını tesbit açısından ikinci bir kriterin ise, ‘iktidarda olmadan ayakta durabilme kabiliyeti’ olduğunu düşünüyorum. Sırf hakikati ifade ediyorsa, yahut tamamı hakikat olmasa bile içinde bir ‘hakikat danesi’ barındırıyorsa, fıtraten mükerrem olduğu için hakkı arayan insan, o itikad veya o fikre, bu hakikatin hatırına sahip çıkacaktır. Bir dünyalık, bir menfaat gözetmeden, tam tersine bir menfaatini kaybetme, hatta hayatını kaybetme pahasına ona tutunacaktır. İktidarda olan bir itikadın veya fikrin bağlısı görünenlerin ise, gerçekten bir hakikat buldukları için mi, yoksa ona bağlanmaktan bir çıkarları, bir hesapları olduğu için mi orada olduklarını bilemezsiniz.

Önerdiğiniz bu kriterlere göre bakınca, İslâm bugün size nasıl görünüyor?

İslâm, ‘muktedirlerin dini’ olarak doğmadı, bugün de iktidar sahiplerinin dini değil. Bilakis, meşhur bir hadisi hatırlarsak, “Bu din garip olarak geldi, tekrar garipliğe dönecektir” sırrı bugün de devam ediyor.

Mü’minleri ‘canları, evlatları, eşleri’ ile ve ‘mallarında bir azalma’ ile sınanacakları konusunda uyaran Kur’ân âyeti, bu noktada bana çok anlamlı gözükür. Özellikle Mekke döneminde, ama aynı zamanda Medine döneminde, Müslüman olmak demek, bir yığın dünyevî kaybı göze almak, hatta canını vermeye razı olmak anlamına geliyordu. Ama Mekke’nin en zor şartlarında, yüzlerce Mekkeli, herşeyini feda etmeyi göze alarak, tebliğ ettiği hakikatin hatırına İslâm’a tâbi olabildi ve herşeylerini arkada bırakarak Medine’ye hicret edebildi. Yine bu hakikatin hatırına, Medineli Ensar, bu hakikate biat etmenin bütün Arabistan’ın hışmını ve silahını kendilerine doğrultması gibi bir bedeli getireceğini bile bile, Akabe’de Hz. Peygambere biat edebildi. Ve İslâm, dünyevî anlamda en zayıf gözüktüğü bu ilk zamanında, manevî anlamdaki, hakikat planındaki mutlak gücüne binaen, galip gelebildi.

Sonraki dönemlerde de, bu sınanmaların yaşandığını ve İslâm’ın maddeten, siyaseten en ziyade mağlup göründüğü zamanlarda dahi manen galibiyetini sürdürdüğünü görebiliyoruz. Moğol tecrübesi bunun bir örneğidir. Hint diyarından başlayarak, tâ Suriye içlerine kadar İslâm beldelerini yakıp yıkan, hilâfet merkezi Bağdat’ı târumâr edenler Moğollar idi. Ama aynı Moğolların, aynı Cengiz soyunun içinden, Berke Han gibi, Uluğ Bey gibi Müslüman hükümdarlar çıktı. İki asır önce İslâm diyarını tarumar edenlerin soyundan, iki asır sonra İslâm medeniyetinin en güçlü temsilcilerinden biri olarak Hint-Moğol imparatorluğunun kurucuları ortaya çıktı.

İslâm’ın, maddî planda, özellikle de siyaseten en ziyade mağlup gözüktüğü zamanda dahi, temsil ve tebliğ ettiği hakikatin gücüyle siyaseten ona galip olana dahi galip gelebilmesinin bir örneğini de son yüzyıl içinde yaşadık, yaşıyoruz. Modern zamanlar, Batının İslâm dünyasına karşı siyasî, ekonomik, kültürel zafer nidalarının işitildiği zamanlardır. Ama yine modern zamanlar, geçmiş bütün asırlarda İslâm’a karşı en sert direnişi gösteren, İslâm’ı kabul etmemekte en ziyade inat eden Batıda yoğun bir ihtida (İslâm’a dönüş) dalgasının yaşandığı zamanlardır.

Toparlarsak, siyasal açıdan, ekonomik açıdan, bilimsel ve kültürel açıdan durum ne şekilde gözükürse gözüksün, İslâm bugün de galip durumdadır; çünkü bu dünyanın en büyük güçleri dahi onun en temel akidesi olarak “Lâ ilâhe illallah”ı çürütebilme gücüne sahip değildir. Ukalâlık yapıp iliştikleri her noktada ise, hükmü geçerli olanın Kur’ân, yanlış düşünenin onlar olduğunu, Bediüzzaman’ın tabiriyle ‘bir büyük müfessir’ olarak zaman gün geçtikçe daha bir berraklıkla ortaya koymaktadır.

İslâm hakkında hiçbir fikri olmayan bir kimse, sadece medya araçlarından yararlansa, herhalde onun hakında çok büyük yenilgilere sebep olan ya da dünyada terörizmi tetikleyen, ya da bağlılarını fakirliğe, kana gözyaşına mahkum eden bir inanç sistemi gibi görülebilir. Bu doğru mu, ya da medya İslâm imajını nasıl ve ne şekilde çarpıtıyor?

“Rüyada Bir Hitabe” adlı harikulâde eserinde, “Saadet odur ki, külle ya eksere ola... İslâm böyle bir saadeti kabul eder” der Bediüzzaman ve hâzır (günümüz) medeniyetin ise çok küçük bir azınlığa bir saadet bahşederken, büyük çoğunluğu bundan mahrum bıraktığını söyler. Nitekim, hem dünya milletleri içerisindeki gelir eşitsizliğine; hem en gelişmiş ülkelerde dahi en zengin yüzde 20’lik dilim ile en fakir yüzde 20’lik dilim arasındaki uçuruma dair rakamlar sıklıkla karşımıza çıkıyor.

İnsanları ‘sarp yokuşu aşmaya’ çağıran, ‘sarp yokuşu aşma’nın ilk şartı olarak da boyunduruğu kırmayı, köleleştirilmiş olanları özgürleştirmeyi, sonra yetimi ve yoksulu doyurmayı, sonra da sabrı ve merhameti tavsiyeleşmeyi koyan bir din, böyle adaletsiz bir zamanda adaletsizliğin mimarı ve sürdürücüsü olarak elbette iktidar sahiplerinin hoşuna gitmez.

İdeolojik akrabalığı bir tarafa bırakırsak, en azından ‘reklâm gelirleri’ dolayısıyla iktidar sahiplerine göbek bağıyla bağlı ana-akım medyanın İslâm’a dair olumsuz imaj oluşturma çabası, bu çerçeveden bakılırsa, son derece anlaşılır bir durum. Ancak iktidar sahiplerinin İslâm’ı terörle yahut gerilikle özdeşleştirerek ‘demonize etme,’ hâşâ şeytanîleştirme yönündeki bu küresel çabaları, hangi coğrafyadan olursa olsun mazlumlar nezdinde İslâm’ı bir sığınağa, bir kurtarıcı adrese dönüştürüyor. Bugün İslâm’a karşı saldırının ana adresi niteliğindeki Amerika’nın Batı ülkeleri içerisinde İslâm’ın en hızlı yayıldığı din olması; Amerika içinde de, İslâm’ı seçenler içinde en büyük dilimi Amerikan toplumunda ‘en alttakiler’ durumundaki Siyahların ve Hispaniklerin teşkil etmesi bunun bir göstergesidir. Çarpıtan çarpıtacak, ama mukadder olan gerçekleşecektir velhasıl.

ABD’nin İslâm dünyasını 11 Eylül’den çok daha önce hedef seçtiğini biliyoruz. ABD ve Batı neden böyle bir hedef seçti kendine? Düşmana ihtiyacı olduğu için mi, yoksa gerçekten İslâm dünyası kendisini tehdit ettiği için mi?

Batıyı ve ABD’yi yekpare bir bütün olarak görmek doğru olmaz, en baştan bunu belirtelim. Meselâ, şaibeli bir seçimden sonra başkan olan oğul Bush yerine Al Gore başkan olsaydı, uygulamadaki Amerikan politikası başka bir Amerikan politikası ve içinde yaşadığımız dünya daha başka ve daha az kanlı bir dünya olacaktı. İçinde neo-Con’lar ve evanjelistler de barındıran Amerikan sisteminin ‘hitap edilebilir’ insanlar ve kesimler de barındırabildiğini bilmemiz; başaklar ile ayrık otlarını ayırabilmemiz gerek.

Ancak Batıda ve ABD’de ‘düşmana ihtiyacı’ olan bir kesimin varlığı da ortada. Kendisi olamayanlar, başkasının karşıtı olmalıdırlar ki, kendilerini bir tarife kavuşturabilsinler.

Öte yandan, bir silah tacirini düşünün. ‘Düşman’ olmalı, yoksa oluşturulmalıdır ki, işini sürdürebilsin.

Ama İslâm dünyasının sözünü ettiğimiz Batılı zümreleri ‘tehdit’ ettiği de bir gerçektir. Batı deyince ilk akla gelen, kapitalizmdir; değilse, öyle olmalıdır. Kapitalizm ise, herşeyden önce, ‘tüketim’le ayakta durur. Üretimle değil, tüketimle. Tüketen yoksa üretmenin ne anlamı olabilir ki? Bu bakımdan da, o çok güçlü görünen Batı sistemi, gerçekte çok zayıftır. Ürettiğini satamadığı anda çöker. Başka herşeyi bir yana bırakırsak, İslâm’ın israf karşısındaki hassasiyeti bile, Batı için bir ‘tehdit’tir bu açıdan. İslâm, Batıda ekonominin ana damarını teşkil eden birçok sektörü (faiz, kumar, şans oyunları, zina, içki vs.) zaten yasakladığı gibi, helâl olanın da haddi aşarak kullanımını, yani israfı da yasaklarken, nasıl kapitalistlerin düşmanı olmaktan azade olabilir?

Açıktan veya satır aralarında verilen mesajlara bakın: Faizi meşrulaştıran, kumara lâf söylemeyen, içkiye bir mazeret bulan, gösterişi ve israfı ‘hayattan kâm alma’ sınıfına dahil eden bir ‘İslâmî anlayış’a beyzadelerin hiç itirazı yok! Ama İslâm’ın o eğilip bükülemeyen ölçüleri, Kur’ân’ın o apaçık âyetleri, böyle bir ‘İslâmî anlayış’a müsaade etmiyor. İslâm dünyasında Kur’ân’la oynamaya çalışanlar yok değil, az da değil; ama ümmet onları asla sahiplenmiyor. Kendisi yenik düşmüş de olsa, Kitabının izzetini koruyor. Dolayısıyla, onların gözünde bir ‘tehdit’ oluveriyorsunuz.

Peki, İslâm dünyası mı onları tehdit ediyor, yoksa İslâm mı?

Öncelikle İslâm, dolayısıyla Müslümanlar... Dikkat ederseniz, kendilerine göre ‘ehlîleştirilmiş,’ yani kapitalizmin iktisadî sistemlerin en mükemmeli, liberalizmin gelmiş gelecek en mükemmel siyasî proje, modernitenin insanlığın son adası olduğuna inanmış ve dinini buna uydurmaya çalışan ‘Müslüman’larla bir sorunları yok.

Hatta, geleneklerini, örflerini sürdürüyor olsalar, hatta İslâm’ın ‘ümmeten vasatan’ ölçüsüne denk düşmeyen kaba ve katı bir yorumunu temsil eden insanlarla dahi, menfaatleri kesişiyorsa, bir sorunları yok. Suudî ailesinin Vehhabîliği, Suudî petrolünden gelir elde etmeyi sürdürdükleri, Suudî sermayesi de ‘yatırım’ olarak onlara aktığı sürece bir sorun teşkil etmiyor; devlet-destekli müteahhit olarak Ladin’lerle yahut Soğuk Savaş döneminde Afganistan’da Ruslara karşı mücadele ederken Üsame bin Ladin’le araları gayet iyi. Vehhabîlik, bütün bu süreçlerde bir sorun teşkil etmezken, sıkı bir Vehhabî olarak Üsame bin Ladin’in öfkesi Amerika’ya yöneldiğinde çıkıyor sorun. Bu ikiyüzlülüğün daha pek çok örneğini sergilemek mümkün.

11 Eylül’ü bahane eden Amerika, hem kendisi hem de İngiltere ve İsrail başta olmak üzere bazı devletleri de kendisine yandaş ederek neredeyse İslâm’la ilişkili olan her coğrafyaya savaş ve kan taşımaya azmetmiş görünüyor. Irak ve en son Lübnan’da olanları her beraber gördük. ABD ve müttefikleri istediğini aldı mı sizce?

Herşeye rağmen, Amerika’yı bu şekilde şeytanîleştirmeye razı değilim. Amerika’ya bugün İslâm’a karşı manyaklık derecesinde bir düşmanlık hissi taşıyan veya paranoya besleyen bir zihniyet hükmediyor olsa bile, demokrasisi ve eleştirel kültürü ile Amerika bu ruh halini aşabilir durumda. Nitekim, bugün Amerikan yönetimine hâkim olan veya yön veren bir zümre dediğiniz şekilde İslâm’la ilişkili her coğrafyaya teslim olmadığı takdirde kan taşımaya azmetmiş olsa bile, Irak ve Lübnan’da olanlardan sonra buna pek cesaret edebileceğini, cesaret etse de başarabileceğini düşünmüyorum. Aksine, mevcut durumun, Amerika içinde gün geçtikçe ciddi bir tartışmayı tetikleyerek İslâm’a ilişkin olarak daha pozitif bir yaklaşıma katkıda bulunabileceğini; meselâ bir sonraki yönetimin İslâm’a ve İslâm dünyasına daha pozitif yaklaşan bir yönetim olacağını düşünüyorum.

Yine teoriye dönelim isterseniz. İslâm-Batı uzlaşmazlığı, sizin de bildiğiniz gibi çok vurgulanan bir konu. İslâm hangi açılardan Batıyla uzlaşmıyor?

750-1850 arasında Avrupa’da doğmuş dimağlar içinde en büyük dahinin büyük şair Goethe olduğu belirtilir. Aynı yüzyıl içinde Rudyard Kipling “Doğu Doğudur, Batı da Batı; bu ikisi asla biraraya gelmez” derken, ondan daha önce Goethe Hâfız-ı Şirazî’ye özenerek Batı-Doğu Divanı’nı yazmış ve şöyle demişti: “Kişi biliyorsa kendini / Tanıyorsa başkalarını / Şunu da çok iyi bilir ki / Ayrılmaz olmuştur artık birbirinden / Doğuyla Batı.” Yine Goethe’nin, “İslâm Allah’a teslimiyetin ifadesi ise eğer / Hepimiz İslâm’ın içinde doğar ve İslâm’ın içinde ölürüz” mısralarını da hatırlayalım.

İçinden Rudyard Kipling çıkaran bir coğrafyanın uzlaşmazlığından söz edilebilir. Ama ya o coğrafya içinden Goethe’yi de çıkarmışsa?

Demek ki, tek bir Batı yok. Batı içinde çatışan anlayışlar, yaklaşımlar var. Maddeci bir Batıyla, herşeyi ‘madde’ye indirgeyen, dini dahi ‘human construct,’ yani ‘insan eseri’ gören bir Batıyla İslâm’ın uzlaşmasından elbette söz edilemez. Ama Batıyı külliyen uzlaşmaz görmek, Goethe gibi, Carlyle gibi, Rilke gibi, G.B. Shaw gibi isimlerin hatırasına; ve ‘fırka-i dâlle’ içinde kalsa bile içinde taşıdığı bir ‘hakikat danesi’nden orada kalakalmış hakikat arayıcısı Batılıların arayışına hürmetsizlik olur.

İnsanı tanrılaştıran, aklı putlaştıran, zevk ü safâyı ilahlaştıran Batıyla İslâm uzlaşmayacaktır; ama Batı bunlardan ibaret değildir.

Yine de, bizde batıya ilişkin prototip bir algılamanın hakim olduğunu düşünüyorum. 90’lı yıllara baktığımızda İslâm’ın bu algılamadan hareketle batılı kavram ve düşüncelerle uzlaştırılması için yoğun çaba harcandığını görüyoruz. Özellikle İslâm-demokrasi uyumu, İslâm-serbest piyasa uyumu üzerine. Bunu da Batılılar değil, Batıyla iyi geçinmeye çalışan bizim gibi ülkelerden düşünce adamları, hatta Müslümanlar yapıyordu. Bu çabaların sonucu ne oldu sizce? Amaçlanan şeyler gerçekleşti mi?

“İslâm-demokrasi uyumu” yönünde bir tahlili, “İslâm-serbest piyasa uyumu” üzerine bir analizi problem olarak görmem. Problemimiz, beşer aklını ilâhî iradenin üzerine koyan; çoğunluk öyle istiyorsa, vahyi de hükümsüz ilan eden bir zihniyete; yahut ‘serbest piyasa’yı ‘kapitalizmin güdümü’ne veren bir piyasa mantığına karşıdır. Bu ayrımı önemsiyorum. Zira, aksi takdirde, kapitalizmin yol açtığı sömürüyü doğru tahlil ettiği halde, bunun sorumluluğunu ‘mülkiyet’ kavramına yükleyen Marksistlerin yaşadığı savrulmaların bin benzerini yaşarız, müstakim ve dengeli kalamayız.

Bu tarz uyum, biraradalık, bağdaştırma çabası içeren yaklaşımlarda, dikkat edilmesi gereken asıl hususun, neyin merkeze konulduğu, neyin asıl olduğu hususu olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede, sizin de söylemek istediğiniz şekilde, Allah’ın dinini, Batılı muktedirlerin tasavvurlarına uygun bir ‘beşerî proje’ye dönüştürme çabaları dün olduğu gibi bugün de var, yarın da devam edecek... Çünkü, şu imtihan meydanında muktedirlere yakın olmayı, makamı, şöhreti, adam yerine konulmayı, parayı seven insanlarla hep karşılaşacağız. Ama başarılı olamayacaklar. Çünkü, fıtrat fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. Zaman bir büyük müfessirdir; yanlışı bir gün gelir, sahibinin önüne koyar.

Güç ve onun sonuçları açısından bugüne baktığımızda, ABD aslında istediklerinin çoğunu alıyor gözüküyor. Bir savaş çıkarıp pek çok sivili öldürüp enerji kaynaklarına el koyabiliyor. Bu tablo müslümanlara çaresizlik görüntüsü sunuyor. Gerek bunlara izin verdiği için Allah’a sitem, gerekse kendi dindaşlarının güçsüzlüğüne sitem geliyor arkasından. Bu psikolojik mağlubiyet halkasını kırmanın yolu ne?

Öyle bir soru sordunuz ki, cevabını birkaç cümlede değil, birkaç paragrafta vermek dahi mümkün değil. Cevap olarak değil, cevaba giden yolda birkaç cümle olarak şunu söyleyebilirim ki, bu çaresizlik psikolojisinin ardında, Müslümanların İslâm’ın düşmanının mantığıyla bakması var. Güç mantığıyla hareket edene karşı güç mantığıyla düşünüp hareket ediyorsanız ve bir hayli zayıfsanız, elbette çaresizlik hissedersiniz. Ama ilk Müslümanlar Mekke ve Medine’de çok daha güçsüzdüler ama çaresizlik hissetmediler, yenilmediler. Kur’ân’ı ve nebevî tecrübeyi bu açıdan bir kez daha dikkatle tahlil etmemiz gerekiyor.

Bununla bağlantılı bir diğer nokta da şu: Masumiyet, en büyük silahtan daha güçlü bir silahtır. Ama Müslümanlar, kıstırılmışlık psikolojisinin de getirdiği bir öfkenin seline kapılmış durumdalar ve hakikatin gücünün yanısıra, masumiyetin gücünü yeterince farkedebilmiş durumda değiller.

Peki soruyu biraz daraltayım. Tarihten gelen birtakım düşünce kalıplarını müslümanların aşabildiğini düşünüyor musunuz? Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü bazıları dinin gelişmeye mani oluşuna bağlamışlardı. Bugün bu tip kalıp düşünceler aşılabildi mi sizce?

Bugünkünden çok daha karanlık imparatorluğun çöküşü zamanında, Bediüzzaman Said Nursî yazdığı Muhakemat adlı eserinde hilkatte (yaratılışta) hayrın asıl, şerrin ise tebeî (ikincil) olduğunu ifade ediyordu. Öylesine zor bir zamanda söylenmiş bu muhakeme ifadesi, kâinata dair sağlam bir okuma ve İslâm’a dair sağlam bir itikada işaret ediyor. Bence bu yaklaşım, bugünün mü’minlerinin kulağına küpe, aklına rehber olmalı. Ayrıca şunu da ifade edeyim: ‘Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir” kaziyesi ile başlayan o bahis, “İslâm’ın ve Asya’nın istikbali uzaktan gayet parlak gözüküyor” diye bitiyordu.

Nitekim, herşeye rağmen, yüzyıl öncesine göre, çok ileri durumdayız. Seküler Batılı zihniyet, birçok noktada teslim bayrağını çekti, birçok noktada tıkandı, birçok noktada da yanlışlandı. Böyle bir dünyada, hâl⠑modernite’yi merkeze alarak düşünce ve eylem üreten Müslümanlar yok değil, ama zamanın akışı onları doğrulamıyor. İslâm teslim olmadı, bilakis yüz yıl öncesine göre daha güçlü bir şekilde, varoluşunu ve yürüyüşünü sürdürüyor.

İslâm için çizdiğin bu olumlu tablonun gerçek hayatta karşılığı var mı? İslâm sadece maneviyatta mı hüküm sürüyor, yoksa reel hayatta veya reel politikte de bir yükseliş içinde mi?

Gerçek hayatı sadece satıh üstünden ibaret görüyorsanız, bu karşılığı bulmakta muhakkak zorlanırsınız. Kışın ortasında, baharı haber veren birine, görünen tabloya bakıp inanamazsınız; ama ağaçlara suyun yürümeye başladığını, toprak altında sayısız tohumun filiz vermek için bekleştiğini görebiliyorsanız, baharı gelmiş gibi görürsünüz. Dünyanın her tarafında, anaakım medyanın güdümünde menfî şekilde de olsa İslâm konuşuluyorsa, bunun herhalde bir sebebi olmalı!

Victor Hugo’nun bir sözü var. “Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü değildir” diyor. En son Lübnan’da yaşananları düşündüğümüzde, bu söz sizin zihninizde nasıl bir yere oturuyor?

Victor Hugo’nun sözü yerine, Mahatma Gandi’nin ‘hakikatin gücü’ne dair vurgusunu hatırlamayı tercih ederim. Çünkü İslâm, ‘zamanı gelmiş bir fikir’den çok daha fazlasıdır. O, “El-yevme ekmeltü” sırrına, “Bugün dinininizi kemale erdirdim. Ve din olarak İslâm’dan razı oldum” ilâhî mesajına mazhar olan dindir. Zamanlar üstündür ve zamanı hiç geçmeyecektir.

İslâm zamanlar üstü olduğuna göre herhalde onun yirmibirinci yüzyıl insanına ne vaad ettiğini de sorabiliriz. İslâm çağın insanına ne vaat ediyor da yükseliyor? İslâm’ı cazip kılan ne?

Goethe, ‘doğrunun güzelliği’nden söz eder bir şiirinde. İslâm ki, ‘hüsn-ü mücerred’i ifade eder, hakikatin muvazenesini taşır üzerinde, hem ‘esmâ-i hüsnâ’ya dayanır. Güzel olan herşeyde bir cazibe varsa, hakikat adlı güzeller güzelini temsil eden bir din, hüsn-ü mücerredin ifadesi olan bir din, saptırılmış bunca imajı, bunca propagandayı aşıp da gerçek yüzüyle onu tanıyanı elbette kendisine cezbedecektir.

  01.04.2008

© 2015 karakalem.net, *

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut