Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Sadaka
–İsmail Örgen

[*4.676 yazı içinden]

Duyguların dengesi

Yazara Mesaj Gönder

KENDİ DOĞDUĞU yer, her insana, başka her yerden başka bir güzel gelir. Kendi çocuğu, başka bütün çocuklardan daha sevimli. Bilmem, başkalarının çocuklarını kendi çocuğundan daha güzel ve daha sevimli bulan kimse var mıdır? Herşey ve her insan, bize olan yakınlığı nisbetinde apayrı bir kıymet kazanır gözümüzde.

Allah’ın, içinde doğup büyüdüğümüz ortama ünsiyet edelim, sila-i rahmi koruyalım, beraber olalım diye verdiği bir duygudur bu. Bizimle doğrudan ilgisi olanın, bizim gözümüzde apayrı bir yeri vardır. Ve bizimle ilgisinin derecesi nisbetinde, bu apayrılık daha da artmaktadır.

Bu fıtrî duygu, Fâtır-ı Hakîm’in fıtratımıza dercettiği her duygu gibi, müstakim bir surette, yerinde ve kıvamında kullanıldığı ölçüde bir anlam taşır. Bu duygunun kıvamından taştığı, ölçünün aşıldığı durumlarda ise, hakkâniyeti zayi eden, ‘asabiyet’ diye tabir ettiğimiz marazî bir durum çıkar karşımıza. Asabiyet, marazî bir haldir; zira ‘münasebet’i ‘hakkâniyet’in önüne geçirerek, bize yakın olana iltimas, bize uzak olana ise haksızlık gibi durumlara yol açmaktadır. İki çocuğun kavgasında her anne-babanın suçu öteki çocukta aramasından akraba kayırmacılığına, aşiret psikolojisinden milliyetçiliğin farklı tezahürlerine uzanan çizgide, bu asabiyet değişik suretler alır hayatın akışı içerisinde. Ama birşey, hep orta yerdedir: “En iyisi bizimkisi.”

Bir fıtrî duygu ve bir haddi aşmışlık. Bu haddi aşmışlığa duçar olmadan, bu fıtrî duygu nasıl istimal olunacaktır? Yahut, bir haddi aşmışlığa duçar olmamak için bu fıtrî duyguyu da örseler yahut reddeder tarzda bir zorakilikten nasıl uzak durulacaktır?

Yakınlarda, her halinde bir edeb ve her sözünde bir hikmet bulunan kudsî nebînin ilk defa farkettiğim bir sözüne rastladığımda, dile getirdiğim bu ikilemin kendi iç dünyamda çözüldüğünü hissettim.

Kudsî nebî, tek cümleden ibaret bir hadisiyle, bize ‘duyguların dengesi’ne dair bir ders vererek, bu ikilemden çıkış yolunu da gösteriyordu. Bir tarafta kızı Fâtıma, öte tarafta ‘ilim şehrinin kapısı’ ve ‘Esedullah’ ünvanlı damadı Ali... Hz. Ali de amcasının oğlu olması itibarıyla, uzağında biri değildi elbet Peygamber aleyhissalâtu vesselamın. Ama kızı Fâtıma kadar yakınında da değildi. Buna karşılık, İslâm’ın bütün o ilk yıllarında, Hz. Ali’nin müstesna bir yeri vardı. Amcalarının bir kısmı Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın davetine karşı çıktığı, bir kısmının ise susup beklemeyi tercih ettiği bir vasatta, onun getirdiği tevhid davetine icabet ettiğini açık bir lisanla Peygamberin akrabaları içinde ilan eden ilk kişiydi o. Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın katline karar verildiği gece gerçekleşen hicreti esnasında, hicret ettiği farkedilmesin diye onun yatağında yatarak onun yerine öldürülmeyi göze alan kişi de oydu. İslâm’ın bütün büyük savaşlarında onun dillere destan kahramanlığı vardı; Hayber’in fatihi oydu. ‘Allah’ın aslanı’ ünvanıyla anılmasına vesile olan bunca kahramanlığının yanısıra, hakikat bilgisi ve marifetullah noktasında da bir zirveyi temsil ediyordu. Peygamber aleyhissalâtu vesselam bir ilim şehri ise, bizzat Peygamber tarafından bu şehrin kapısı olarak anılmayı hak edecek derecede bir zirveyi.

Bir tarafta böylesi sıfatlarıyla damadı Hz. Ali, diğer tarafta en küçük kızı Fâtıma.

Bir tarafta kızı olmak itibarıyla daha ziyade bir sevgi bekleyen Fâtıma, öte tarafta onu Fâtıma’nın ilerisine taşıyan bunca faziletiyle Ali...

Böyle bir durumda, ne yapılabilir? Allah’ın insanlar ve hatta mekânlar hakkında bize yakınlıkları nisbetinde kalbimize yerleştirdiği fıtrî sevgi, bize o kadar yakın olmayana karşı hakkâniyeti kaybetmeden nasıl yaşanabilir, nasıl korunabilir ve nasıl ifade edilebilir?

Kudsî nebî, muazzam bir ‘muhakeme-i hissî’ ve müthiş bir ‘duyguların dengesi’ dersi içeren tek bir cümleyle, bu kıvamı ve ölçüyü gösteriyordu işte.

Damadı Hz. Ali, bir gün gelip “Beni mi, yoksa Fâtıma’yı daha çok seviyorsun?” diye sorduğunda, şu tek cümlelik cevabı vermişti Resûlullah aleyhissalâtu vesselam: “Sen benim için Fâtıma’dan daha değerlisin, Fâtıma da bana senden daha sevimlidir.”

Bir yanda imana ve İslâm’a olan bunca hizmeti ve bunca güzel hasletiyle Hz. Ali’nin onun nazarındaki müstesna değeri; ama diğer tarafta, kızı olması itibarıyla Hz. Fâtıma’ya duyduğu hususî sevgi...

Rahmet peygamberi, hakkâniyeti asla yitirmeden, içine dercedilmiş o fıtrî duyguyu ne kadar da beliğ ifade etmişti: “Sen bana Fâtıma’dan daha değerlisin, Fâtıma bana senden daha sevimlidir.”

Yani, senin benim dünyamda apayrı bir yerin var, Fâtıma’nın da benim dünyamda apayrı bir yeri var. Senin yerine Fâtıma yetişemez, Fâtıma’nın yerine ise sen yetişemezsin. İkiniz, kendi yerinizde müstesnasınız...

Bu cevabı duyduğunda, eminim Hz. Ali çok sevinmiştir. Bu cevabı duyduğunda, eminim Hz. Fâtıma da çok sevinmiştir. Bu cevabı duyduklarında, enimin ikisinin de Hz. Peygamber’e olan sevgileri bir kat daha sağlamlaşmış; birbirlerine olan sevgi ve hürmetleri bir kat daha ziyadeleşmiştir.

Biz de kudsî nebîden bu dersi alıp, hep böyle yapabilsek...

Allah’ın kalbimize koyduğu fıtrî duygudan asabiyet üretmesek... Yahut, asabiyet üretirim korkusuyla bu fıtrî duyguyu örselemesek, zoraki ‘reddeder’ bir tavra girişmesek...

Ne kadar da güzel olurdu, değil mi?

Ne kadar da güzel olur, değil mi?


NOT: Dünya hayatını güzelleştiren, hâtırasıyla dünyanın ve hayatın mahiyetini bize öğretip elçisi olduğu Kitabullah’la dünyamızı aydınlatan kudsî nebînin doğduğu gece, hepimize mübarek olsun. Essalâtu vesselamu aleyke yâ Rasûlallah!

  19.03.2008

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

3kendi doğduğu yerbk, 21.03.2008, istanbul

Bir de şu: yazının ilk paragrafi hakkında.

Kendi doğduğu yerin insana başka yerlerden güzel gelmesi ancak doğduğu yerde Allah'ın isimlerini daha üst boyutlara tanıyabiliyor olması ile açıklanması lazım. Kendi çocuğu da hakeza. Yani kendi çocuğu ile Allah'ın Rauf ismini tanıyabilmesi..

Bu bağlamda karkalemdeki vatan sevgisi imandandır yazısı gösterilebilir.

http://www.karakalem.net/?article=837

Perygamber Efendimizin (SAV) "ey Mekke senden ayırmasalardı ben senden ayrılmazdım" sözünü bir toprak parçasına bağlılık olarak mı anlamalı? Yoksa Kendisine (sav) vahyin indiği, miraca çıktığı, Cenab-ı Hakkın mutlak isimlerine perdesiz muhatap olduğu bir yere olan bağlılık olarak mı anlamalı.

"Yahut, asabiyet üretirim korkusuyla bu fıtrî duyguyu örselemesek, zoraki ‘reddeder’ bir tavra girişmesek..." meselsinde: bir insan eğer kendi adına, benim çocuğum falan diye çocuğunu seviyorsa zaten orada şirk meselesi gündeme geliyor. Bu duygu fıtri olmadığı gibi, mutlaka rededeilmesi gerek bir tavır. Yani kendi Allah adına sevmemek..

Bir toprak parçasını sırf orda doğdu diye sevmenin anlamı ne olabilir ki? Hatta o toprak parçasını, Allah'ın koymadığı bir kriter kullanarak Allah'ın yarattığı, dünyadaki başka bir toprak parçasından üstün görmek, ya da kendini oraya daha yakın hissetmekte de şirk kokusu olabilir (mi?)

2sevginin fıtriliği üzerinebk, 20.03.2008, istanbul

(bazı alıntılarla)

Allah adına olmadıktan sonra sevginin fıtriliği bir şey ifade etmiyor. Her insan kendi çocuğunu daha çok sever. Bunu başka hikmetleri mahfuz, Allah'ın her insana kendi Rauf, Rahim gibi isimlerini tanıtmak için özel olarak verilmiş hediyeler gibi görebiliriz. Mesela bir insan bir çiçeğe bakarak Allah'ın Rauf ismini belli bir boyutta tanıyabilir. Ama her insan bir çiçekten çok üst bir boyutta Rauf ismini tanıyamayacağı için, Allah, kendini tanıttırmak üzere, merhametinden insanlara çocuklarına karşı güçlü bir şefkat hissi koymuş. Dolayısıyla bu sevginin bir şey ifade etmesi için (heryerde olduğu gibi) bu sevginin Allah'tan geldiğini ve onun , mesela, Rauf isminin bir tecellisi olduğunu anlamak, hissetmek vs lazımdır. Fıtri olan budur.

Yukarıdaki yazıda "asabiyet üretirim korkusuyla bu fıtrî duyguyu örselemesek, zoraki ‘reddeder’ bir tavra girişmesek" tavsiyesi yerine şöyle demek lazım belki: "Bize verilen duygulaarı Allah adına kullansak".

Fitri olani yapmak, esyada tecelli eden Esma-yi Ilahiyi sevmektir. Esyanin ya da bir insanın bizzat kendisi sevilmez. Mesela yemek yemek fitridir, o halde yemek yiyen hak bir is yapmistir, duygularını dengelemiştir diyemeyiz. Yemegi, Rezzak'i tanimak icin yiyen hak bir ubudiyet yapar. Karnini doyurmak icin yiyen ubudiyet degil, canliliginin devami icin esbap dairesinde bir tesebbuste bulunur. (Yemek yemeyen bu dunyada yemenin mukafatini alamaz ve ac kalir, yani aclik ile cezalandirilir.) Nerede bir Ism-i Ilahinin daha cok tecellisine muhatap oldu isek, bütün SEVGİLER orada tecellisini gordugumuz İsme gitmeli. Dünyevi sevmekler, hayvaniyettir, insaniyet degil; hayvanlar da annelerini sever.

İnsan ruhu Rabbine ulastigi yerde, insandir. Allah icin dünyayi sevmek ancak, dünyada tecellisini gördüğümüz Allah'in Esmasini sevmektir. Annesini Allah'in Sefkatli oldugunu gormek icin sevmeyenler bir daha dusunmeli olayi. Sahabeden babasina kilic cekenler, gayr-i fitri bir tercih mi yaptilar?

Eger, ben Rabbimi tanimada Rasulullah'i (sav) daha cok faydali bir vesile goruyorsam, neden Rasulullah'i (sav) daha cok sevmeyecegim ki? "Beni anneniz-babanizdan daha cok sevmedikce mumin olamazsiniz" sozu bir kiskancligin ifadesi midir? Dünyaya böyle bakan bir tam bir mümin için Rasulullah'i (sav) sevmek, kendi çocuğunu sevmekten daha fıtridir. Sırat-ı Müstakim budur. Yukarıdaki yazıdaki Peygamber Efendimizin (sav) Hz. Ali'ye cevabını da bu bağlamda anlamak lazım herhalde.

1 MAHİYET-İ İNSANİYEDEKİ BÜTÜN CİHAZLARIN DENGELİ AÇILIŞI SÜNNET-İ SENİYYEDİR Salih UFUK, 19.03.2008, ERZURUM

''İşte Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni'-i Zülcelal'in esmalarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.'' Üstad Bediüzzaman Hazretleri, 11.Lema'da edebi Allah'ın esmalarına dayandırmaktadır. Yani biz sünnet-i seniyyeye göre hayatımızı düzenler ve ona göre bütün duygu ve cihazatımızı kullanırsak Cenab-ı Allah'ın esmalarına hem mazhar hem müzhir oluruz . Şükrü örfiyi de yerine getirme kulvarına gireriz. Zaten velayet-i Kübrada bütün cihazatların yerli yerince ve sırat-ı müstakimce kullanılması ile geniş cadde-i Kübra değil mi? Metin abi mahiyet-i İnsaniyedeki keşfedilmeyi bekleyen nice duygulardan birini daha fark etmemizi sağladığı ve şükrü örfiyi yerine getirmede bizlere bir pencere daha açtığı için çok teşekkür ederiz. Daha nice keşiflere dileğiyle maddeten soğuk Erzurum'dan sıcak selamlar.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut