Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Zor açılan kapılar
–İsmail Örgen

[*4.597 yazı içinden]

 Söyleşiler

SÖYLEŞİ: (III) METİN KARABAŞOĞLU: “Mutaassıbane bir sadakat, Risale’nin özüne muhaliftir”

*

Genel olarak İslâmî düşünce, özelde Risale-i Nur üzerine çok önemli bilgiler içeren cevaplar.org sitesinin editörü Salih Okur’un Risale-i Nur ve Bediüzzaman üzerine sitemiz editörü Metin Karabaşoğlu ile yaptığı ve ilgili sitede de yayınlanan söyleşinin üçüncü ve son bölümünü yayınlıyoruz.


-RISALE okuma metodu olarak bizlere neler tavsiye edersiniz?

-Risale-i Nur ile alakalı bu bana çok sorulan bir sorudur. “Nasıl okumamız lazım” diye. Risaleden beslendiğimizi hiçbir zaman red etmedik, red etmemiz de zaten kadirnâşinaslık olur. Şöyle sorularla karşılaşıyorum; “Filan yazınızda şu bahisten, şu bahislerdeki kavramlaştırmalar-dan aldığınız dersi, çıkardığınız manaları yazıyorsunuz. Ama biz aynı yeri okumuş olmakla birlikte aynı nüansı fark edemedik. Okumanızda ne fark var? Risalelerde derinleşmek için tavsiyeleriniz neler?”

Genellikle şunu söylüyorum;

Birincisi; Risale-i Nur’un tamamına nüfuz etmeniz öncelikle gerekir. En başta risalenin tamamını bir kere okuyun. Bir kerenin yeterli olduğunu düşünmüyorum ama en az bir kere okumuş olmanız gerekiyor. Tâ ki, bir mesele, bir kavram veya bir sorunun izini sürmeye başladığınızda Risale ülkesi içerisinde rahatlıkla dolaşabilesiniz.

Adeta, bir kuş bakışı nazara sahip olmanıza sağlayacak şekilde ana hatları ile nerede ne var, hangi bahiste nelerden bahsediyor, bunu bilebilecek kadar tamamını okumanız gerekir diye düşünüyorum.

İkincisi; Bir kere tamamını okudukta sonra, bu okumaları sürdürmeniz gerekir. Bir taraftan da belli bir periyot dahilinde, belli bir bahis üzerine yoğunlaşmanız gerekir. Bir dönem için, artık o günkü ihtiyacınıza, arayışınıza, halet-i ruhiyenize uygun bir eseri temel ittihaz edeceksiniz.

Bu noktada Abdülkadir Badıllı ağabeyin bir yazısındaki güzel bir ifadesini nakletmek isterim; “Kök Risaleler.” Bir anlamda, risale tefekkürü ağacının beslendiği en temel risaleler. Bunlar da büyük itibarıyla Sözler, Lem’alar, Mektubat ve Şualar’da vardır.

Sözler’in aşağı yukarı tamamı, ama özellikle de, 10, 12, 20, 23, 24, 25, 26, 27, 29,30, 31, 32. Sözler...

Lem’alar’da; 17, 19, 20, 21, 30. Lem’a gibi...

Mektubat’ta; 19, 24, 26, 28, 29. Mektuplar...

Şualar’da; 2, 4, 7, 11, 15. Şua gibi...

Bunlara mümasil, ihtiyacınıza uygun gördüğünüz bir kök risaleyi merkeze alın, “bunu özellikle okumak istiyorum, buna ihtiyacım var” deyin.

O Risalenin mümkünse baştan sona müzakeresini başka arkadaşlarla birlikte ve yoğunlaşarak her bir bahiste metnin tamamını okumanın verdiği bir şey ile “bu bahis tüm olarak ne söylüyor, temel olarak ne mesaj veriliyor” bunu kavrayacak şekilde risale üzerine bir yoğunlaşma öneriyorum ki, benim anlama serüvenim böyle olmuştur.

Elbette, başka okuma, anlama biçimleri vardır. Ben böyle okudum, böyle anlama imkânına sahip oldum. Mesela benim için hayatın bir döneminde, daha genç olduğum bir dönemde 32. Söz büyük bir anlam ifade etmişti, hâlâ da eder..Benim için merkezi risale o olmuştu. Belki bir yıl, bir buçuk yıl, başka bir yeri okuyor olsam bile “32. sözde geçtiği gibi diyerek” ona atıflarla geçmiştir.

Sonrasında uzunca bir dönem 24. Söz üzerine yoğunlaştım. Belki 2 veya 3 yıl 24. Söz üzerine müzakeremizden söz edebilirim. Daha sonra aynı şekilde 25. Söz, 30. Lem’a, 4. Şua, 2.Şua ila ahir.

Şahsen bunlardan muazzam bir fayda gördüm. Bu yoğunlaşma esnasında da dikkat edilmesini tavsiye edebileceğim hususlar var:

(1) Okunan her bir bahisin içerisindeki bir anahtar kelime veya kelimeler, veya bir kavram aramak.. O metnin özeti diyebileceğimiz, o metnin asıl mesajını taşıyan bir cümle muhakkak vardır, onun peşine düşmek.. Bunu özellikle belirtiyorum. Çünkü o anahtar kelime metnin odalarını tamamen açıyor.

Anahtar kelimeyi fark etmek, o metnin zihnimizde bir yere sahip olmasını sağlıyor. O zaman adeta bir toz zerresinin üzerine midyenin inci husule getirmesine benzer şekilde o anahtar cümle sizin zihninizin bir yerlerinde duruyor ama yıllar geçtikçe, farklı açılardan bakınca görüyoruz ki, o cümlenin üzerinde bir anlam hazinesi mi diyeyim, çekirdeği mi diyeyim sizin için örülmüştür. Bunu ben özellikle tavsiye ediyorum.

(2) Sonrasında da, okunan o bahis içerisinde baştan sona nasıl gelinmiş, cümleler arasında irtibat ve nüanslara dikkat gibi hususlar geliyor. Özellikle de birbirine yakın anlamlardaki kelimelerdeki nüanslara dikkat.

Mesela, Rahmaniyet ve Rahimiyyet… İkisini de Allah’ın Rahmet sıfatı diye geçiştirme yerine, nadir nüansları bunu düşünmek.

Yine mesela, inam, ihsan ve ikram..Üçü de birbirine yakın anlamdaki kelimeler..Ama bunlar aynı anlama geliyor demek yerine nüansları nedir? vs..

(3) Bazen cümleyi tersinden kurmak. “Cümle şöyle değil, böyle kurulsa doğru olur mu, tam olur mu, niye yanlış olur, niye eksik olurdu” diye bir beyin jimnastiği yapmak. Ve bu tür jimnastiklerle, tabiri yerindeyse şu noktaya gelebilmek; adeta Bediüzzaman, Risale-i Nur’u yeni te’lif ediyor, cümleleri kuruyor, kelimeleri seçiyor, cümleleri sıralıyor gibi, sanki Bediüzzaman’ın yanındayız ve Bediüzzaman sesli düşünüyor gibi bir halet-i ruhiye yaşamak, o yoğunlaşmalar ve müzakereler esnasında.. Ben bunun muazzam bir katkı sağladığı düşüncesindeyim.

Ama elbette bunu yapabilmek için öncelikle Bediüzzaman ve eserine karşı bir hüsnüniyete sahip olmamız gerekiyor. Orada bir kusur arama, karalama veya burun kıvırma ruh haleti ile yaklaştığımızda Risale-i Nur’un bu nüktelerini, bu manalarını, bu derinliğini size ifşa etmesi mümkün değil.

Burada, Bediüzzaman’ın Allah’ın izniyle doğru şeyler yazdığını, doğru yaşadığını ve doğru sözler yaşamaya azmetmiş bir insan olduğuna dair bir itimatla eserlere muhatap olduğumuzda ancak böyle bir anlama biçimini geliştirebiliyoruz ve ancak bu takdirde derin anlamlar ve nüanslar hazinesi kendisini ifşa ediyor. Sonrasında da artık, Risaleler karşısında daha derin bir vukufiyet imkânı oluyor. Özetle böyle bir cevap verebiliriz.

-Risalelerden başka bir kitap okunmamalı şeklinde bir anlayışı nasıl buluyorsunuz? Bunun sadakat ile bir alakası var mı?

-Ben bunun çok yanlış anlaşılan ve bazen nerdeyse bazı nur talebelerini güya sadakat namına “cehalet taraftarlığı” diyebileceğimiz bir noktaya kadar sürükleyebilecek bir husus olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, bu iddiaları dile getiren insanlar, risale metinleri üzerine bir akıl yürütme, bir muhakeme, bir yorum getirme fikrini elbette kabul etmeyeceklerdir. Çünkü onlara risalenin içerisinden yazılı bir metin göstermek gerekiyor ki, ikna olsunlar.

Şimdi, bir kere Risale’nin kendisinde bu manada başka eserlere atıflar görebiliyoruz. En basitinden, hemen bir misal verelim. Kitab-ı Mukaddes’te bu kadar tahrifata rağmen Hz. Peygambere(SAV) atıflar olduğunu, işaretler bulunduğunu Mucizat-ı Ahmediyye risalesinde anlatırken, “Hattâ Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur) kütüb-ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasara ülemasına isbat ederek, iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi meşhur Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullahi Aleyh) o kitablardan yüz ondört delil nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. "Risale-i Hamîdiye"de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı Merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür” der.

Bunun gibi atıflar var. Veya mezheplerin birbirini bir adalet terazisi gibi dengelemesi için konmuş, bir rahmet manası içeren o farklılıkların ümmete rahmet olan yerlerini ifade ederken İmam-ı Şarani’nin El Mizan’ına, mezheplerin muvafakatine adanmış o eserine atıfta bulunur; “Mizan-ı Şaranî mizanıyla, şeriat mizanlarını bu suretle müvazene edebilirsen et” der.

Bu gibi, doğrudan atıflar görünür veya sünnet-i seniyyenin özü, esası, ruhu, bu zamanda sünnete ittibanın, sünnete temessekün, bid’alara aldanıp sünnete karşı ukalalık etmemenin önemi gibi temel meselelerini anlattığı Sünnet-i Seniyye risalesinin sonunda Bu hakikatin tafsilâtına dair binler cild kitab te'lif edilmiştir. “Arife bir işaret yeter” sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz” der.

Sünnet-i Seniyye risalesinde biz sünnetin esası öğreniyoruz. Ama hangi konuda sünnetler nedir, bunu Sünnet-i Seniyye Risalesi anlatmıyor. Anlatması da zaten gereksiz olurdu. Çünkü bu konuda zaten yazılmış eserler var.

Bediüzzaman, sünnet-i seniyye risalesini, bu zamanda sünnet-i seniyyeye ittiba noktasında ümmete bir gevşeme ve bid’aların savleti..Buna karşı tekrar sünnetin manasını müminlere hatırlatmak ihtiyacıyla kaleme almıştır. Ama hakkında birçok eser yazılmış ve halledilmiş kısmında yeni bir telifata girmemiştir.

Dolayısıyla, bu tarz bahisleri terazinin bir kefesine koyduktan sonra diğer kefeye risaleden başka kitap okunmamalı görüşünü koyduğumuzda hangisinin ağır basacağı açıkça ortaya çıkacaktır.

-Yalnız, bunu savunanlar üstadın bir kısmı halen de yaşayan hizmetkarlarını nazara veriyor, Üstad onların başka eserlerle iştigaline izin vermemiş diyorlar..

-Ben bu bahislerden anladığım gibi düşünmüşümdür ve böyle düşünmeye de devam ediyorum. Bediüzzaman’ın “Risale size yeter” manasındaki ifadelerini de şöyle anlıyorum; “Kur’an’ı anlamada, sünneti anlamada, İslam’ı anlamada usul olarak Risale-i Nur yeterlidir. Usul açısından Risale-i Nur, bu zamanda bir mümini tek başına pek ala besleyebilir bir durumdadır.”

Ben bunu böyle anlıyorum ve dolayısıyla usul noktasında ikinci bir esere ihtiyaç olduğunu şahsen de düşünmüyorum ve ikinci bir esere ihtiyaç duymuyorum.

Bilakis usul noktasında Risale-i Nur’u gözardı edip, hele ki Risale-i Nur ile muaraza eden bir müminin ben gerek ontolojik düzlemde, gerek sosyal, siyasal düzlemde sağlam, muvazeneli bir duruşa sahip olma ihtimalini düşük görüyorum. Muarız ise imkânsız görüyorum.

Bediüzzaman’ın bu sözünü bu şekilde anlıyorum. Dediğim gibi risale dışında hiçbir esere ihtiyaç yoktur şeklinde olsaydı, risalede bu atıflar olmazdı.

Söylediğin konu vesilesi ile şu hususa da değinmek isterim; Benim için asıl olan Risale’nin metnidir. Bediüzzaman’a atfedilen hatıralar aslolan değildir. Onlar ikinci derecede anlamlıdır, değerdedir ve Risale metnine uyum sağladıkları oranda değerlidir.

Çünkü “söz uçar, yazı kalır.” Yani, metnin Bediüzzaman’dan olduğu gibi intikal ettiği ve genel durumlara işaret ettiği apaçık ortada.. Ama aktarılan hatıranın yaşandığı günün safiyetiyle aktarıldığından, cümlelerin olduğu gibi aktarıldığından emin olamıyoruz. “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” bir kere bundan kaynaklanan bir aşınma söz konusu..

Birebir diyaloglar hususi şahıslara ve hususi durumlara işaret eder. Bunu bir metne taşımışsanız şayet artık genele hitap eden bir şeyden söz edersiniz.

Risale’de yazılı olan durum genele hitap ederken, güya onunla çelişen, onunla çatışan, hatta onu nakzeden durumdaki, bir sözlü rivayet veya hatıra yoluyla aktarılan durum özel bir hale işaret eder ve Risale metnini nakzedemez. Risale metni genel hükmü temsil etmeyi sürdürür ve bu özel hatıranın genelleştirilmesine müsaade etmez.

Ben bu şekilde bakıyorum. Dolayısıyla, risaledeki bu manada başka eserlere atıflar söz konusu iken, risaleden başka eser okunmaz, okunması da doğru değildir, zarardır şeklindeki bir anlayışı en başta risalenin kendi atıflarına, dolayısıyla da risalenin özüne muhalif bir tutum olarak görüyorum ve bunu asla doğru bulmuyorum.

Kaldı ki, kendi namıma, kendi hayat serüvenim itibarıyla, risale dışındaki okumalarımın Risale-i Nur’u anlama noktasında muazzam faydalar gördüğünü söyleyebilirim.

Bu okumalarım, usul noktasında, meselenin ruhunu, özünü temsil etme, tespit etme noktasında Risale-i Nur’un eşsizliğini anlama, dolayısıyla da Risale-i Nur’a olan muhabbetimi ve sadakatimi ziyadeleştirmesi noktasında da bana muazzam faydası olduğunu söyleyebilirim.

Bundan dolayı “başka eser okunmaz şeklindeki, okumayı adeta Risale-i Nur’a bir muhalefet ve sadakatsizlik ve Risaleye ihanet gibi algılayan tutumları anlamam mümkün değil.

Buna karşılık, bu topraklarda nur talebeleri eğer kritik meselelerde sözü geçer akçe değilse—ki bunu bir vakıa olarak kabul etmek gerekir—Risale-i Nur’un mesajını toplumun geneline, özellikle de entelektüel kapasitesi daha yüksek kişilere aktarma noktasında bir zaafiyet yaşanıyorsa, bunda Risalenin özüne muhalif, adeta cehalete taraftarlık anlamına gelen bu mutaasıbane sadakatin kesin bir etki olduğuna inanıyor ve böyle bir anlayışı asla doğru bulmuyorum.

  18.03.2008

© 2015 karakalem.net, *


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

3bahadır, 28.03.2008, manisa

bu kadarda uzun yorum olmaz ki abiler.el-insaf

2İ'CAZ'LA OKUNAN RİSALE'DE ÖZDEŞLİK-FARKLILIK:Necati Metin, 24.03.2008, İstanbul

VEYA EHADİYET-VAHİDİYET DENKLEMİ IŞIĞINDA

-FELSEFENİN ÖZGÜRLÜK, BARIŞ, EŞİTLİKTE "VAHYE" İTTİBASI-

"… Bu nokta benim açımdan yeni bir 'keşif' olduğu için henüz teferruatıyla anlayabilmiş değilim; ama vahdaniyetten kasd edilenin yalnızca vahidiyet olmadığından kesinlikle eminim.

O yüzden, vahdaniyeti, vahidiyet-ehadiyet denkleminin vahidiyet tarafının değişik bir ifadesi olarak gördüğümüz anda, Risale-i Nur'un vahdaniyete dair bahis veya cümlelerini yanlış anlama veya anlamada tıkanma gibi bir riskle yüzyüze kalırız. Vahidiyeti ihata dar akılların işi olmadığı için de, "Vahdaniyeti kavramak hem şart, hem de imkânsız" diyerek, bir paradoksa sahip olmanın ümitsizliğine duçar olabiliriz.

Özetle, soru sahibi ahiret kardeşlerim, sorunun çıkış noktası olan bahisleri 'vahdaniyet'i 'vahidiyet'e münhasır kılmayarak; bilakis 'vahidiyet içindeki ehadiyet' misali bir buluşmanın ifadesi olarak okurlar ise, sanırım problemin birinci ayağı çözülmüş olacaktır." (23/07/2003, (c) 2007 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu)

1) "SUAL: Niçin Cenâb-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?

ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir Sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile mûhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. «Buraya kadar benim, ondan sonra onundur» diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. …" (Sözler, 30. Söz, http://www.saidnur.com)

"Üçüncü Mesele olan Üçüncü Risale

Şu mesele, umum ihvânımın ekseri lisan-ı hÂlle ve bir kısmının lisan-ı kalle ettikleri umumî bir sualin, has ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.

Sual: Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki: "Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübarek tanımayınız. Ben makam sahibi değilim. adi bir neferin, müşir makamının evâmirini tebliği gibi, ben de mânevî bir müşiriyet makamının evâmirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymettar ve zengin elmas ve mücevherat dükkânının dellÂlı olduğu gibi, ben dahi mukaddes ve Kur'ânî bir dükkânın dellâlıyım" diyorsun. Halbuki, aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister, ruhumuz bir nur ister, ve hâkezâ, çok cihetle çok şeyler istiyoruz. Seni hâcâtımıza yarayacak adam zannedip senin ziyaretine geliyoruz. Bize Âlimden ziyade bir sahib-i velâyet, sahib-i himmet ve sahib-i kemâlât lâzım. Eğer hakikat-i hâl dediğin gibiyse, ziyaretinize yanlış geldik, lisan-ı hâlleri diyor.

Elcevap: Beş Noktayı dinleyiniz, sonra düşününüz. Ziyaretiniz beyhude mi, yoksa faydalı mıdır, o vakit hükmediniz.

Birinci Nokta

Nasıl ki bir padişahın âdi bir hizmetkârı ve biçare bir neferi, padişah namına feriklere, paşalara hedâyâ-yı şahanesini ve nişanlarını veriyor, onları minnettar ediyor. Eğer ferikler ve müşirler, "Bu âdi nefere neden tenezzül edip elinden ihsan ve nişanları alıyoruz?" deseler, mağrurâne bir divaneliktir. Eğer o nefer dahi, vazifesinin haricinde müşire kıyam etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehçesine bir divaneliktir. Hem eğer o memnun olan feriklerden birisi, müteşekkirâne o neferin kulübeciğine tenezzülen misafir gitse, kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcup kalmamak için, o hÂli gören ve bilen padişah, elbette o neferini mahcup etmemek için, matbah-ı şahaneden, sadık hizmetkârının muhterem misafirine tabla gönderir.

Öyle de, Kur'ân-ı Hakîmin sadık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun, Kur'ân namına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin ruhlu olanlara Kur'ân'ın Âli elmaslarını, yalvararak, mütezellilâne değil, belki müftehirâne ve müstağniyâne satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdi hizmetkâra, vazife başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi, onların ona müracaatında kendine medar-ı gurur bulamaz ve haddinden tecavüz etmez. Eğer o hazine-i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları o biçare hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar, elbette hakikat-i Kur'âniyenin merhamet-i kudsiyesi şanındandır ki, o hizmetkârını mahcup etmemek için, hazinei hassa-i İlâhiyeden, o hizmetkârın hiç haberi ve medhÂli olmadan, onlara medet versin ve himmet ederek feyizdar etsin.

İkinci Nokta

İmam-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Farukî (r.a.) demiş: "Hakaik-i imaniyeden birtek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim indimde binler ezvak ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarikatlerin gayesi ve neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhudur."

Madem şöyle bir tarikat kahramanı böyle hükmediyor. Elbette, hakaik-i imaniyeyi kemâl-i vuzuhla beyan eden ve esrar-ı Kur'âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlup olan neticeleri verebilirler.

Üçüncü Nokta

Bundan otuz sene evvel, Eski Said'in gafil kafasına müthiş tokatlar indi, -1- kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir hâlâskâr taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs-ı Âzam olan Şeyh-i Geylânî Radıyallahu Anhın Fütuhu'l-Gayb namındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı: -2-

Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir.

İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: "Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara."

Ben dedim: "Sen tabibim ol." Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum.

Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.

Sonra İmam-ı Rabbânî'nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe'ül ederek açtım. Acaiptendir ki, bütün Mektubat'ında yalnız iki yerde "Bediüzzaman" lâfzı var. O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında "Mirza Bediüzzaman'a Mektup" diye yazılı olarak gördüm. "Fesübhânallah," dedim. "Bu bana hitap ediyor." O zaman Eski Said'in bir lâkabı Bediüzzaman idi. Halbuki Hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedânî'den başka o lâkapla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime devâ buldum.

1- Ölüm kesin bir gerçektir.

2- Sen dârü'l-hikmettesin; önce, kalbini tedavi edecek bir tabip ara.

Yalnız İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: "Tevhid-i kıble et." Yani, "Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma."

Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahvâl-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hâsiyetler var; biriyle iktifâ edemiyordum.

O tahayyürde iken, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur'ân-ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyleyse, en Âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur.

Ona yapıştım. Nâ

1Bir doğrudan bir çok yanlışa...atilla yavuz, 21.03.2008, İstanbul

Değerli Kardeşim;

Makalenizdeki bir çok doğrulara, özellikle metnin esas alınması ve hatıraların ikinci derecede kaynaklık etmesi gerektiği fikrinize iştirakle beraber, nedendir bilinmez aşağıda vereceğim mektubu sanki isteyerek görmezden gelmişsiniz. Acizane kanaatim; hiç kimse fizik, kimya okumayın demiyor. Hatta risale-i nurlarda "malumatfüruşluk" olarak tavsif edilen şu veya bu eseri okumayın da demiyor. Denmek istenen şudur; Özellikle iman ve akaidî mevzularda mehaz ve metod olarak risale-i nur yeter; "başka yerden nur aranmamalı". Mesele bu kadar basitken, konuyu böylesine dallandırıp budaklandırmanızı, sizin de belirttiğiniz "entellektüel" bir gayretfüruşluk olarak anladım. Yanlış anladıysam hakkınızı helal edin. Bu konuda yine en güzel ve tatmin edici açıklamayı hz. Üstad yapmış. İşte Kastamonu Lahikasındaki o mektubu;

Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku bulan bir hadise münasebetiyle beyan ediyorum ki, Risaletü'n-Nur hakaik-i İslamiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risaletü'n-Nur'dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risaletü'n-Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye isal eder.

Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütalaayla bazan bir günde bir cilt kitabı anlayarak mütalaa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur'an ve Kur'an'dan gelen Resailü'n-Nur bana kâfi geliyorlardı. Birtek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risaletü'n-Nur çok mütenevvi hakaike dair olduğu halde, telifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lazım gelir.

Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum; siz dahi Risaletü'n-Nur'a kanaat etmeniz lazımdır, belki bu zamanda elzemdir.

Hem şimdilik bazı ulemanın yeni eserlerinde meslek ve meşrep ayrı ve bid'atlara müsait gittiği için, Risaletü'n-Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid'ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur'anı muhafaza etmek bir vazifesi iken, has talebelerden birisi bilfiil huruf ve hatt-ı Kur'aniye'yi ders verdiği halde, sırrı bilinmez bir hevesle, huruf ve hatt-ı Kur'aniyeye, ilm-i din perdesinde tesirli bir surette darbe vuran bazı hocaların darbede istimal ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o has talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra ikaz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşaallah tamamen kurtuldular.

Ey kardeşlerim,

Mesleğimiz, tecavüz değil tedafüdür. Hem tahrip değil, tamirdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakikatler var. O hakikatlerin intişarına bize ihtiyaçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir ve muhafazası lazım olan ve birer taifeye mahsus bir kısım esaslar ve âli hakikatler kaybolmasına vesile olur.

Meselâ, hadisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev'ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer'iyeyi perde yapıp eserler yazılmış.

Risaletü'n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat herhalde hakikat-i İslamiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velayet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut