Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

Hayatınızı reklamlardan önce mi, sonra mı yaşarsınız?

Ali Dedeoğlu Yazara Mesaj Gönder

ÖNCE OKUDUĞUM bir kitaptan alıntıyla başlayalım:

“Atalarımız günlük hayatlarını beraberce ve birbirlerine yardım ederek yaşarlardı. Osmanlı mahallelerinde insanlar ya camide ya da herkesin rahatça kaynaşıp sohbet edebileceği mekânlarda biraraya gelirlerdi.

Yolda kalmış yolcuların ihtiyaçları, sıkıntısı olan mahallelinin dertleri onları kırmadan hep bu meclislerde çözülürdü. Bu mekânlar ayrıca bir mahalle mektebi gibiydi. Mahallenin küçükleri topluma ait değer yargılarını burada öğrenir, toplumun verdiği huzurla hayatlarını sürdürürdü. Borçluların borçlarına eda, hastaların dertlerine deva buralarda aranırdı.

Yaşantılarıyla herkesin saygı duyduğu hocaefendiler ve toplumun ileri gelenleri Osmanlı toplumunu burada eğitir ve birlikte yaşamanın kurallarını öğretirlerdi. İçinden çıkılamayacak gibi görülen problemler burada kimseyi üzmeden ve kimseye haksızlık edilmeden çözülürdü. Bize ait değerler kulaktan kulağa buralarda fısıldanırdı.

Tarihimize ait kahramanlıklar coşkuyla adeta yeniden yaşanırdı. O yüzden bizim kültürümüz daha çok sözlü kültürdür. Bu toplumunda halk ve ordu toplulukları, Peygamber efendimizin, Hz. Ali, Hz Hamza, Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas’ın kahramanlıklarını birbirlerine anlatır, Battal Gazi, Danişmend Ahmet Gazi gibi destanlaşan yiğitlerin hayatlarını gururla hikâyeleştirirlerdi. İşte böyle tarihiyle iç içe yaşamayı öğrenen toplumu ne depremler, ne savaşlar, ne de ekonomik sıkıntılar yıldıramazdı.” (Osmanlıda Peygamber Aşkı, Nesil Yayınları)

Belki de bugün kitaplarla aramıza bu kadar mesafe koymamızın nedeni, ilmiyle ve dürüstlüğüyle toplumda saygın yere sahip insanların, sohbetleriyle toplumu aydınlatmalarıydı.

Yaşantılarıyla önde olan âlimler, toplumumuzu bir öğretmen edasıyla eğitiyor ve bir kapta yoğuruyordu. Onların hayatlarındaki sadelik, topluma güven aşılıyor, ilmi olanlara saygı toplumumuzun vazgeçilmezi oluyordu. Anlatımlarındaki belagat ise kitap okurken insanın karşılaşacağı sıkıcılık gibi olmadığından sözlü gelenek her dönem bizim zihnimizin inşasına vesile oluyordu.

Mahallenin en yaramaz ve haytaları bile bu sohbet iklimlerinde, güneş görmüş kar gibi eriyip kıvama eriyordu. Ailelerin anlatmakta zorlandığı, hatta utandığı her meselenin yanında, dinimize ait değerler yaşı ne olursa olsun herkesin anlayacağı dilde anlatılıyordu. Çocuk, genç, ihtiyar demeden herkes bu pınardan akan suyun serinliğiyle rahatlayıp, Müslüman olmanın şuuruna eriyordu. Efendimizin aziz hatırası söz ve davranışları eşliğinde anlatılıyor, pratik uygulamaları bu meclislerde yaşandığı için gönüllerde kolayca makes buluyordu. Çocuklara makûs bir yaşam yerine, huzuru nasıl bulacakları dinimizin güzellikleriyle aşılanıyordu. Oturma, yeme adabının yanında insani ilişkiler İslami sınırlarıyla öğretilip, tatlı Kur’ân tilavetleriyle kulakların pası temizlenip ruha genişlik sağlanırdı.

Çocukların yetiştirilmesi toplumsal bir görev addedildiğinden, ailenin bu noktadaki yükü hafifletilip, belki de öğrendiklerini uygulayıp pratik yapacağı bir sahne görevini görmesi sağlanırdı.

Çocuk yetiştirmedeki bu rahatlık modern zamanlarda, sözlü kültürün sessizce çok gerilere gitmesine neden olurken, bir yük misali çocuk eğitimi tamamen ailenin sırtına yüklendi. Böyle bir olaya hazırlıksız olduğumuzdan olsa gerek işimiz hayli zor. Bir de geçim derdinin gereği gurbette oluşumuz geleneği aktaracak dede ve ninelerimizi memleketlerde bırakıyor.

Hepimiz televizyonun zararları konunda bilinçliyiz ama bu hastalıktan kurtaramıyoruz kendimizi. Kendini din konusunda hassas görenler bile bir şekilde bazı programların müdavimi. Hassasiyetlerimizden dolayı ya seçiciyiz televizyon izlerken, ya da dünya görüşümüze yakın televizyon kanallarını izliyoruz. Bu kadarcık otokontrolle huzur arıyoruz.

Ya program arası dizilerden bile esprili ve sloganlarıyla dilimizde yer edinen reklâmlara ne denmeli?

Pavlov’un köpek deneyinde olduğu gibi ürün satmak için zihnimize şartlı öğrenme kanunlarıyla nüfuz edenlere nasıl dur demeli? ’Eğitim şart’ sloganı hangimizin diline pelesenk olmadı? Ama bunun ötesinde bu slogan hangi ürünü çağrıştırıyor zihnimizde?

Reklâmlar aslında gizliden gizliye kulağımıza neyi fısıldıyor? En masumundan, Allah’ın bizim faydalanmamız için yarattığı fındık gibi özel bir nimet için aganigi naganigi diyerek cinselliği çağrıştırıyor. Kinayeli ve edalı sözlerle söylenen bu söz aklımızda olmayan her türlü dürtüyü tetikliyor. Bu tarz reklâmlar sayesinde, beden ve akıl yaşı tam kemale ermeden çocuklarımız ergenlikle tanıştırılıyor. Aklı olgunluğa ulaşmadığından olsa gerek cinsellik temelinde, hayatının en zor imtihanlarıyla karşı karşıya kalıyor. Bedenin ve zihninin ne işe yaradığını bile bilmeden ağır bir dönemeci kazasız ve belasız nasıl atlatabilir yavrularımız?

Ülkemiz ekonomisinde söz sahibi olma iddiasındaki bir banka kendilerine ait kredi kartını tanıtırken “harcadıkça kazandıran kredi kartı” sloganı ile harcama çılgınlığını pompalıyor. Oysa ihtiyaçlar dışında harcamanın dinimizdeki karşılığı israf olduğu böylece zihnimizde yok oluveriyor nedense. Beklenen indirimlerde kredi kartımızın limiti ve taksiti ölçüsünde alışveriş çılgınlığında yerimizi alıyoruz.

Tüm ailenin beraberce yemek yediği reklâmlar vasıtasıyla evimize misafir olanlar yemeklerini genelde inancımıza muhalif şekilde sol elle yiyor. Tabii zihnimiz modern değerlerle o kadar kodlanmış ki, bu çağda bunu sorgulamanın bile modern tanrıları kızdıracak oluşu ve gerici damgasını yiyebilme ihtimali karşısında susmaktan başka bir çaremiz kalmıyor. İnsanların beraberce aynı kaptan yemek yemesi artık nerdeyse imkânsız. Bunu düşünmek bile insanların midesini bulandırmak için yeterli. Ama bencilliğin yerine paylaşmayı öğreten bir ailedeki fertleri aynı yemek kabı etrafında toplamasını görmek neredeyse görmek imkânsız.

Tüketimi insanlığın en temel içeceği suya yaklaşan gazlı bir içecek reklamı akşam yemeğini yedikten sonra karşısına geçtiğimiz ekran vasıtasıyla bize ‘daha fazlasını iste’ derken aza kanaat etmenin ne olduğunu unutuveriyoruz hep nedensiz.

‘Düşünme yap’ sloganıyla zihni kodlanan çocuğumuza yaptıklarından sorumlu olduğunu ve bir gün hesap vereceğini nasıl anlatacağız? Yaptıkları doğru mu yanlış mı ve en önemlisi misafir olduğu kâinatı paylaştıklarıyla ilişkileri nasıl olmalı? Slogan çocuğumuza gizliden gizliye hiçbir şeyi kafasına takmadan yapmasını öğütlüyor.

Yaptığımız kötülüklerden ya da hatalardan dolayı Kur’ân’ın bizi uyardığı Cehennem ateşi hepimiz için kötü bir uğrak yeri. Hiçbirimiz oraya uğramayı istemeyiz. Efendimizin dualarında defalarca onun azabından Allah’a sığınılması bize hatırlatılan cehennem ateşi bir reklâm vasıtasıyla ne kadar masum bir hale sokuluyor ve bu vesileyle zihin algımız köreliyor: “Ateş seni çağırıyoooooooooo.”

Pavlov’un deneyinde kullandığı mahlûktan daha aşağı derekeye düşmeden yeniden insanlığımızı ve kulluğumuzu hatırlatacak iklime yelken açmalıyız.

Ne de olsa bir gün ölecek ve yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz.

  12.03.2008

© 2015 karakalem.net, Ali Dedeoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

1Televizyon fitnesienes kara, 13.03.2008, Ankara

Ah Ah! bahsini yaptağınız hususların bu ahirzaman fitnesi içindeki insanları nasıl yaraladığını ve bütün bunlarıda özellikle Üstadın melcei, tahassüngahi, dünyadaki cenneti dediği evimizde, evimizde de televizyon vasıtasıyla olduğu bir gerçek.

evinden televizyonu kaldıranları tebrik ediyorum. Ben kendim kaldırdım fakat hala mücadele veriyorum ve dua istiyorum.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut