Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

 Söyleşiler

SÖYLEŞİ: (I) METİN KARABAŞOĞLU: “Dindar aydınların Risale’ya bakışlarını derinliksiz ve üstünkörü buluyorum.”

*

Genel olarak İslâmî düşünce, özelde Risale-i Nur üzerine çok önemli bilgiler içeren cevaplar.org sitesinin editörü Salih Okur’un Risale-i Nur ve Bediüzzaman üzerine sitemiz editörü Metin Karabaşoğlu ile yaptığı ve ilgili sitede de yayınlanan söyleşinin ilk bölümünü yayınlıyoruz.


-TASAVVUF araştırmacısı Mustafa Kara Bey, bir mülakatında, zaman ve şartlar gereği Bediüzzaman'ın hareketine bir tarikat ismini vermediğini, eğer zaman ve şartlar müsait olsaydı Risale-i Nur hareketinin "Nursiyye tarikatı" gibi bir isimle bir tasavvuf ekolü olabileceğini söylemektedir.(Altınoluk Dergisi-Sayı:182) Bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu görüşe katılmıyorum. Bediüzzaman hayatında gördüğümüz üzere, net bir insan. Fikirlerini açıklıkla ifade edebilmiş bir insan. Fikirlerinden dolayı bir bedel ödemesi gerekiyorsa, bu bedeli ödemeyi göze alabilmiş bir insan. Bunu gerek Eski Said döneminde, gerek Yeni Said döneminde görebiliyoruz.

Daha çocukluğundan itibaren, fikrini saklamadığını, net bir şekilde ifade edebildiğini, kesinlikle o noktada hesaba kitaba girmediğini, bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsa bunu ifade etmekten çekinmediğini görüyoruz. Bundan dolayı, talebelik döneminde bulunduğu medreselerde hem diğer talebelerle, hem de o medresenin hocalarıyla—ki bunlar içinde bölgede çok büyük isme sahip âlimler de var—cedelleşmekten çekinmemiş ve bunun bedelini ödeyebilmiş.

İşte, Bitlis valisi ile olan muhaveresini biliyoruz. Sonrasında, Van’da, Tahir Paşa ile alakası olan ve ilk başta çok basit gibi görülen, yazın Başit dağında buz olur mu olmaz mı, Başit başı buz tutar mı tutmaz mı gibi meselelerde görüyoruz. Bediüzzaman’ın böyle bir meselede bile nasıl görüyor ve inanıyorsa onu takip ettiğini, kanaatini ve bilgisini saklamadığını görüyoruz.

Sonrasında, onu tımarhaneye düşürten, idam talebiyle yargılanmak üzere 31 Mart sonrası divan-ı harbe, yani sıkıyönetim mahkemesine düşüren sebepleri biliyoruz, gene aynı şey.

Yeni Said dönemindeki hayatı da ortada. 1922-23’te taltiflerle çağrıldığı Ankara’da Mustafa Kemal’le yaptığı konuşma, orada taşıdığı üslup ortada. Bütün bunlara bakarsak, “Aslında bir tarikat tasarlıyordu” veya “Çizgisi bir tarikat çizgisiydi. Fakat baktı ki zaman, zemin ve şartlar buna müsait değil, buna tarikat ismini vermemeyi uygun gördü” şeklinde yaklaşımı ben en başta Bediüzzaman’ın kişiliği ile bağdaştıramamam. Bunu en başta Bediüzzaman’ın kişiliğini doğru anlayamamaktan kaynaklanan bir yorum olarak değerlendiririm.

İşin daha kitabi ve daha entelektüel boyutuna girmeden, bir kere kişilik düzleminde Bediüzzaman’ı doğru okuyabilmişsek, Mustafa Kara beyin söylediği şeyi söyleyemeyiz diye düşünüyorum.

Kaldı ki, bundan öte noktaya gelirsek, Bediüzzaman’ın eserlerinin sırasını başta sona ciddi takip edersek, daha Münazarat ve Muhakemat’tan başlayarak Bediüzzaman’ın nasıl bir çaba içerisinde olduğunu; gerek zihinsel olarak, gerekse aksiyon ve eylem planında neyin peşinde olduğunu, neyi nasıl yapmak istediğini irdelediğimizde de, Bediüzzaman’a tasavvuf çizgisi içerisinde bir yol, bir iz bulmaya çalışan bir kişi tanımını vermek, onu bu şekilde tanımlamak mümkün gözükmüyor.

En başta, onun bu noktada çok net ifadeleri var. Bir dönem öyle bir arayışının olduğunu söylüyor. O da nedir? Eski Said döneminden Yeni Said’e evrilirken birkaç yıldan bile daha kısa bir süreçte böyle bir şey yaşamış, bunu kendisi ifade ediyor.

Eski Said’e baktığımızda, aklın çok daha belirleyici olarak öne çıktığı, modern bilimlerin ve Batı düşüncesinin biraz daha önemsendiği bir entelektüel dönem yaşamış Bediüzzaman. Sonrasında buna dair sorgulamalar yaşadığını düşünüyorum. Tabii bunun sebeplerini, arka planını anlamamız mümkün; orayı geçiyorum. O zamanın bütün İslam âlimleri de benzer bir süreci yaşamışlar.

Son derece anlaşılır bu süreci Bediüzzaman aşıyor. Bunu Mesnevi-yi Nuriye’nin başına yazdığı ifadelerden de görüyoruz. Mektubat’taki ifadelerinden de görüyoruz. Veya bana göre Risaleler içerisinde belki en otobiyografik nitelik taşıyan 26. Lem’a’daki ifadelerinde görüyoruz.

Yani, Bediüzzaman bu yolun isabetli bir yol olmadığı kanaatine ulaşıyor ve yeni bir yol arayışına giriyor.

Batı felsefesinin bazı yaklaşımları, çizgileri, metotları “modern bilim” şeklinde takdim ediliyordu. İslam dünyasının geri kalmışlığı ve bunda bilim noktasında geri kalmışlığın öncelikli bir yer tutması sebebiyle, Batı bilimi ve Batı felsefesi karşısında yeterli ayırım yapamamasından veya bu ikisi arasındaki ilişkiyi yeterince iyi fark edememesinden kaynaklanan, Eski Said döneminde bir Batı bilimi ile İslam’ı bağdaştırma çabası var.

Bu ilişkiyi fark ettikten sonra, gerek Batılı bilim felsefesi, gerekse akılcı eğilime karşı nasıl bir yol arayışı içerisine girdiğini anlatırken, aklın çok öne çıktığı, kalbin zayıf kaldığı, bunun ise en başta enfüsi bir beslenmenin önüne geçtiği ve insanın bir mü’min olarak Kur’an’la temasını olması gereken yerden geride tuttuğu kanaati kendisinde hâsıl oluyor ve “Geçmiş dönemlerdeki mutasavvıfların tuttuğu gibi bir yolda mı gitmeliyim?” sorusunu kendi kendine soruyor ve fakat yine kendi ifadelerine bakıyoruz, sonrasında şu sonuca ulaşıyor; “benim o yolda gitmem mümkün değil.”

Çünkü bir kere akıl işlettirilmiş durumda. Aklın önünde sorular var. Bu soruları atlayarak ve unutarak geçmek mümkün değil. Bu anlamda, sadece kendisi ile ilgili değil, kendi kişisel sürecini işin başında, merkezinde tutarak, aslında modern zamanların içerisinde yaşayan her mü’min için ulaştığı bir yargı var. Modern bilimin, modern düşüncenin sadece içinden çıktığı coğrafyada değil, bir bütün olarak yerkürede bu kadar belirleyici, bu kadar etkili olduğu bir zeminde ve onun getirdiği soruların, şüphelerin bu kadar ortada ve bu kadar güçlü bir şekilde kendisini ifade ediyor olduğu bir durumda, tasavvuf çizgisinin mü’minleri izole olmadan, marjinalize olmadan, her zaman ve zeminde imanı yaşayabilir ve ifade edebilir bir durumda tutması pek mümkün değil. Yani, o şekilde yaşanabilir; ama bunun çok ciddi bedelleri olacaktır.

Burada yeni bir yol bulunması gerekiyor. Bu süreci yaşadığını ifade ediyor. Bunu nasıl görebiliyoruz? Mesela, Münazarat’ta bunun izlerini görebiliyoruz. Mektep, medrese, tekke... Bunların beraberliği lazım diyor.

Mesnevi-yi Nuriye’nin başındaki ifadede de akıl ve kalp ittifakından bahsediyor. Bilimci yaklaşımı veya Batı düşüncesini merkeze alan yaklaşımı akılcılık olarak, tasavvuf çizgisini de—tabiri yerinde ise—kalpçilik olarak tanımlıyor ki, ikisinin de insanı zülcaneheyn kılmadığı, ikisinin de insanı bir kanadı eksik bıraktığı kanaatinde. Akıl-kalp imtizacı, akıl-kalp ittifakından bahsediyor... Bunu risalelerde, kendi hayat sürecine dair ifadelerde net bir şekilde görmemiz mümkün.

Özetle, Bediüzzaman’ın ifadelerini topladığımızda, Bediüzzaman Risale-i Nur çizgisini tasavvuf içerisinde yeni bir yol olarak tasarlamamış, kurmamıştır. Bunu net bir biçimde söyleyebiliriz.

Bediüzzaman, Telvihat-ı Tis’a’da gördüğümüz gibi, tasavvuf çizgisini elbette Allah’ın rızası yolunda, O’nun dinine hizmet eden, insanın yaratılış amacına uygun olarak yaşaması yolunda bir işlev gören, bir hizmeti olan bir yol olarak görmekle birlikte, bu yolun genel olarak bütün çağlar açısından, özellikle de şu zaman itibarıyla biraz eksik veya sonuç alma şansının biraz daha zayıf olduğu kanaatinde...

Burada da akla Mesnevi-yi Nuriye’deki bir ifadesi geliyor ki, yine iki tarafı da eleştirebilir bir ifade olarak ben çok önemsiyorum, kritik nota olarak özellikle o noktayı görüyorum. Yanılmıyorsam “Onuncu Risale”de olsa gerek, şöyle bir ifade kullanır Bediüzzaman: “Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'an’dan, hakikat-ı tarikatı—tarikatsız—feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum” der ve sonra bir sonuç cümlesi ile bağlar; “Seri-üs seyr olan bu zamanın evlâdına, böyle kısa ve selâmet bir tariki ihsan etmek, rahmet-i hâkimenin şanındandır.”

Buradan da görüyoruz ki, Bediüzzaman zülcaheyn olma çabası içerisinde. Burada akılcı bir çizgiyi de yetersiz görüyor, kalpçi bir çizgiyi de yetersiz görüyor. Salt düşünsel, entelektüel bir İslami faaliyeti—özellikle medrese geleneğini—bu anlamda eksik gördüğü gibi, sadece kalp ve nefs terbiyesi üzerine odaklanan, aklı istimal olunacak bir alet olmaktan öte, biraz “kaçınılacak” bir şey olarak gören, kâinatı da şeffaflaştırılıp tefekkür edilecek, Cenab-ı Hakk’ın izini, eserini gösteren, esma ve sıfatlarını gösteren bir ayna olmaktan ziyade sırt dönülecek bir şey olarak gören tasavvuf çizgisini de eksik ve yetersiz buluyor.

Burada ben, Bediüzzaman’ın büyük bir iddiaya sahip olduğunu düşünüyorum. Yani Risale-i Nur ile akıl ve kalp arasındaki bin yıllık bir bölünmeyi, medrese ile tekye arasındaki, kâinat ile Kur’an arasındaki bölünmeyi tamir ettiği ve esasen Resulullah’ın (SAV) bize vedia, miras, emanet bıraktığı yolda beraberce varolan bu iki kanadı Risale-i Nur ile yeniden birleştirdiği ve yeni bir yol sunduğu kanaatindeyim.

Risale-i Nur’a bakarak, baştan sona bir irdeleyerek, ne yapmak istiyor, neyi nasıl yapıyor, neyi ne şekilde ifade ediyor, bütün bunlara bakarak, Mustafa Kara’nın sonucuna ulaşmak mümkün değil...

- Veya bazılarının anladığı gibi “tarik-i aczimendi” ifadesinden bir tarikat kurduğu anlaşılamayacağı gibi...

-Evet..Bediüzzaman’da aslında şunu görürüz—ben üzerinde çalışılabilse diye de çok arzu ederim—Bediüzzaman’ın ilk başta kendini çok ifşa etmeyen, ama Bediüzzaman gibi zekalara da son derece yakışan, belli bahislere has ironik bir söylemi de vardır; bu aczimendi ifadesi gibi. Bu söylemden bir tarikat tanımı çıkarmak mümkün değil. Bilakis burada tatlı bir muhalefet var, tabiri yerindeyse…

-İsmail Kara bey bir yazısında Bediüzzaman'dan bahisle şöyle diyor: "Bel bağlanılacak, tartışılacak, tenkit edilecek, yer yer reddedilecek fikirleri vardır ve böyle olması tabiidir" diyor.(Şeyh Efendi'nin Rüyasındaki Türkiye-İsmail Kara) Bu konuda siz neler söylersiniz?

-Bu cümleye teknik olara itiraz etmemiz mümkün değil. Bu bütün İslam âlimleri ve tüm insanlar için geçerlidir. Peygamberler ve başta bizim Peygamberimiz (ASM) hariç; ki bu husus Kur’an’la sabittir.

Bediüzzaman bir beşerdir. Beşer olarak elbette onun hayat tecrübelerinden, onun sözlerinden bağlanılacak dersler çıkarılabilir, tenkit edilebilecek, tartışılabilecek şeyler görülebilir. Buna, bizim gibi Risale-i Nur okuyanların açık olması gerekiyor. Burada ben, ehl-i Risale’nin Bediüzzaman’a ziyade muhabbetten dolayı böyle cümlelere yeteri kadar müsamaha gösteremediği kanaatindeyim.

Bu noktada Bediüzzaman’ın kendi ifadeleri var: “Üstadınız lâyuhtî değil. Onu hatasız zannetmek hatadır.” Veya Eski Said gibi bir hayat yaşamıştır ki, Bediüzzaman unvanını Eski Said döneminde almıştır. Böyle bir hayatı bir kenara bırakıp, Yeni Said hayatı kurmuştur kendisi...

Burada Bediüzzaman’ın kendisini mutlak bağlayıcı bir insan yerine koymadığını ve hayatını apaçık ortaya koyduğunu görebiliyoruz.

Yine, Münazarat’taki ifadelerini hatırlayalım: “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.”

Bediüzzaman’ın eleştirel düşünceyi teşvik eden, yani tahkikli bir tutum almaya teşvik eden ifadeleridir bunlar. Dolayısıyla İsmail Kara’nın böyle bir cümle kullanmaya elbette hakkı vardır. Ve böyle bir cümle kullandığından dolayı da İsmail Kara’ya bizim “Niye böyle bir cümle kullanıyorsun? Ne demek tartışılsın? Ne demek eleştirilsin?” diyerek hesap sorucu bir tutumla yaklaşmaya hakkımız yoktur.

Ama şunu demeye hakkımız vardır: “Tamam, bu teknik olarak doğru bir cümle. Fakat açar mısın? Size göre bağlanılacak tarafı nedir? Tartışılacak tarafı nedir? Tenkit edilecek tarafı nedir? Reddedilecek tarafı nedir? Tartışılacak şeyler nedir, ortaya koyun, tartışalım. Tenkit ettiğiniz şeyler nedir, buyurun ifade edin, gönül rahatlılığı ile ifade edin. Biz de bakalım, tenkitte haklı mısınız, yoksa fiziki bir nüfuz problemi mi, bir bakış, bir yorum hatasından mı kaynaklanıyor, beraberce bakalım. Tenkidiniz doğruysa, göz baş üstüne. Değilse, siz de karşı tenkide açık olun, hazır olun. Reddedilecek şeyler nedir, buyurun ortaya koyun. Hakikaten reddedilecek şeyler ise, beraber reddedelim. Aslında ortada reddedilecek bir şey yok da, bir bakış, bir algı hatası veya bir bilgi eksikliği, bütün olarak kuşatamama, her ne ise varsa, burada da sizden bir açıklık ve anlayış bekleriz.”

Yani, böyle bir yaklaşıma sahip olmamız gerekir. Ki ben kendi kısmi tetebbuatım itibarıyla şunu biliyorum: İsmail Kara’nın İslamcılık Cereyanı adlı kitabında Bediüzzaman’a eleştiri olarak getirdiği belli şeyler var. Çok rahatlıkla, bunların Bediüzzaman’ı bir bütün olarak kavrayamamaktan; dahası, biraz ağır bir ifade olacak ama, bir bütün olarak kavramaya çok da arzulu, çok da niyetli olmamaktan kaynaklandığı kanaatindeyim.

Bir örneği hemen söyleyebilirim. Mesela İsmail Kara’nın genel değerlendirmelerinde, Bediüzzaman’ı tipik bir Osmanlı son dönem âlimi, İslamcı aydını olarak görme temayülü seziyorum. İşte; “Batının bilim ve teknolojisi karşısında biraz pasif ve teslimiyetçi bir tutum genelinde vardır. Bediüzzaman da bu durum görülmektedir” filan gibi... Bunu Eski Said için söylemek bir parça doğru olabilir; ki az önce bir soruyu ifade ederken de onun kendi ifadeleri ile buna temas etmiştim. “Eski Said ile mütefekkirin kısmı” diye başlayan (29. Mek. 7. kısım, 7. işaret) meşhur bahsi hatırlayalım. Orada, özeleştiriyi çok rahat yapan bir insandır Bediüzzaman.

Ama şimdi, İşarat-ül İ’caz’da mucizeler bahsinden bu yorumu (bilime karşı teslimiyetçi yorumunu) çıkarıyorsanız, sizin bu insanın daha sonraki Yeni Said dönemine gidip, 20. Söz’de yine mucizeler bahsinde meseleyi aynı şekilde sürdürüp sürdürmediğini görmeniz gerekir. Varsa bir nüans, o nüansı da görmeniz gerekir.

(1) O nüanstan, 20. Söz’deki yorumdan haberdar değilseniz...

(2) Haberdar olmuş olsanız dahi daha önceki ulaştığınız yargıyı bir veri olarak kabul edip, artık “bu da aynı şey” diye üstünkörü geçip gittiyseniz, Bediüzzaman’ı Batı teknolojisi karşısında teslim olmuş bir âlim olarak yaftalayıp geçebilirsiniz.

Ama daha dikkatli bir okumayla iki metni yan yana koyup oradaki nüanslara, vurgu farklarına baktığınızda, kitabınıza böyle bir ifadeyi yazmaktan imtina edersiniz. Veya yazmışsanız, bir kayıt koyma ihtiyacı hissedersiniz.

Özetle, Bediüzzaman’ın kendi eseriyle, kendi hayatıyla bir bütün olarak Bediüzzaman’ın resmini oraya koymaya çalışıyorsak, potpori tarzında çalışmalarla veya kafamızdaki algıya uygun seçiciliklerle bunu gerçekleştirmemiz mümkün değil.

Ben bu anlamda, İsmail Kara’nın gerçek Bediüzzaman resminden ziyade, onun kendi zihin aynasındaki Bediüzzaman resmini aradığı kanaatindeyim. Ve Bediüzzaman’ın gerek hayatı, gerekse eserleri içerisinde buna göre bir seçmecilik yaptığı ve buna uygun parçalar seçtiği düşüncesindeyim.

Benim Bediüzzaman’la ilgili puzzle’m İsmail Kara’nın puzzle’ndan daha geniş. Bu bağlamda bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Ve baktığımda onun sahip olduğu fotoğraf bana biraz Photoshop hileleri taşıyan bir fotoğraf olarak gözüküyor. Bunu gönül rahatlılığı ile ifade etme durumundayım.

Bir diğer nokta olarak da, burada şunu söylemek isterim. Bediüzzaman gibi şu zamanda—ki modern zamanları bir bütün olarak kastediyorum—imanı savunmanın, Kur’an’ı savunmanın çok ağır bedeller ödemeyi gerektirdiği bir zamanda yaşamış ve bu bedelleri ödemeyi göze almış insanları eleştirirken insaf sınırını da zorlamamamız gerektiğini düşünüyorum.

Ve mesela İsmail Kara açısından burada hatalı gördüğüm bir tutumu rahatlıkla söyleyebilirim. Mesela bir Nureddin Topçu’yu ele alırsak, baktığımızda eleştirilecek pek çok yön görürüz. Sosyalizme yaklaşan tarafları vardır. Milliyetçi-devletçi yorumu belli bakışlar açısından faşizme kayabilecek kıvamdadır. İnsafsız bir nazarla ona baksanız, Nasyonal Sosyalizm ile damgalamanız zor değildir.

Veya bir Bergson ve saireyi önemsemesinden hareketle, çok rahatlıkla Batı felsefesinin bir kolunun şakirdi olmuş, onun cenderesinden çıkamamış bir insan olarak tanımlayıp geçebilirsiniz.

Doğru olur mu peki? Doğru olmaz. Baktığınızda, Nureddin Topçu zor bir zamanda bir felsefe geleneği içerisinde olup, o gelenek içerisinde mü’min olmanın, imanı ve İslam’ı savunmanın, Kur’an’ı savunmanın zor olduğu, hatta Allah’ın varlığından bahsetmenin zor olduğu ve insana bedeller ödettiği bir zamanda bu bedelleri ödeyebilmiş kahraman bir insandır, yürekli bir insandır. Dolayısıyla, bu açıdan da bakıldığında, insafla değerlendirilmesi gereken, belli ipuçlarından, belli noktalardan hareketle keskin tenkitlere maruz bırakılmamayı hak eden bir insandır.

Ben İsmail Kara’yı Nureddin Topçu’ya olan özel muhabbeti ile de bilirim ve bu son derece anlaşılır bir şeydir. Ve bence, İsmail Kara’nın, Bediüzzaman’ın en az bir Nureddin Topçu kadar insaflı değerlendirilmeyi hak ettiğini görebilmesi hep gerekirdi ve bugün de gerekir diye düşünüyorum.

-Mustafa İslamoğlu, Bediüzzaman için "aksiyonu önde, mütefekkirden ziyade aksiyoncu" olarak tavsif etmekte. Bu görüşe neler diyeceksiniz?

-Ben o kanaatte değilim, bir kere bunu ifade edeyim. Bediüzzaman’a böyle bir ifadeyle yaklaşabilmek, bu şekilde tarif edebilmek için bana göre, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur ile ortaya koyduğu ontolojik inşa, zihinsel inşa, kalbî inşanın biraz uzağında olmak gerekir. Bediüzzaman’ın Risale-i Nur ile ne yaptığını iyi kavramış bir dimağ bence böyle bir fotoğraf çıkaramaz.

Yani Mustafa İslamoğlu’nun—bu cümleyle sınırlı kalarak söyleyeyim—bu cümlesi, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur ile ortaya koyduğu derin inşayı, o temelleri çok derinlerde, ama gökdelen misali çok yüksek ontolojik inşayı yeterince iyi okuyamadığını, kavrayamadığını, Risale ikliminde biraz üstünkörü dolaştığını gösteriyor.

Bunu söylerken, aksiyon sahibi olmanın negatif bir şey olduğunu söylemediğimi ifade edeyim. Aksiyonsuz bir düşüncenin çok makbul olduğunu da düşünmüyorum.

Ama 28-29 yıldır Risale-i Nur okuyan ve bu konuda birden fazla kitap yazan ama Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu inşayı sadece belli köşe taşları ile kavrayabildiğini, daha ciddi, daha yoğun çalışmalar, anlama gayretleri içinde olması gerektiğini anlayan bir insan olarak bana “Bediüzzaman kimdir?” diye sorulsa aklıma ilk gelen, tefekkür yönüdür, onun mütefekkir yönüdür.

Evet, Bediüzzaman bir aksiyon adamıdır. Bir sırça sarayda yaşamamıştır. Veya etliye sütlüye karışmadan, saf entelektüel uğraşlar göstermemiştir. Bediüzzaman’ı Risale-i Nur yazmaya, Risale-i Nur’daki o büyük ontolojik inşayı gerçekleştirme sevk eden şey, temelde yüreğinde taşıdığı bir cehddir, bir gayrettir, Allah yolunda bir çabadır, bir aksiyon ihtiyacıdır.

Bu anlamda Eski Said için belki “aksiyonu daha öne çıkan bir insan” demek bir derece doğru olabilir. Bunu derken de Eski Said’in Bediüzzaman unvanını kazanacak muazzam tefekkür yönünü de gözardı etmemek gerekir. Eski Said hayatına baktığımızda—Muhakemat gibi bir şaheser yazmış olmakla birlikte—aksiyonunun daha ön plana çıktığını görebiliyoruz. Zihnimizdeki portresine baktığımızda, Eski Said eserinden ziyade eylemleriyle öne çıkan bir kişidir.

Fakat özellikle de Yeni Said olarak, Bediüzzaman’ın aksiyonu önde, tefekkürü daha geride bir insan olarak tanımlanması doğru değildir, gerçekçi değildir.

Bir tek şartla, bir tek kayıtla doğru olabilir: Bediüzzaman en temelde, en başta şunu göstermiştir: Mü’minlerin şu zamanda, şu zeminde bir aksiyon, bir eylem sergilemeleri gerekiyorsa, sergilemeleri gereken bir numaralı eylem, ontolojik eylemdir. Yani en başta, şu dünyada varoluşlarının hikmetini dosdoğru, sapasağlam, adam gibi bir tanımlayabilmeleridir. Bu dünyanın mahiyetini, kendilerinin bu dünyada varoluş mahiyetlerini, kendilerine verilmiş bu kadar donanımın niye verildiğini, niye Kur’an’ın vazgeçilmez derecede öncelikli ve önemli olduğunu ve şu kâinatın içinde nasıl yaşanabileceğini ve kainata nasıl bakılabileceğini göstermektir.

  12.03.2008

© 2015 karakalem.net, *


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2NUR YOLU - TARIK-I NUR - TARIK-I HAKIKAT 4 ESASLI NUR YOLU grcn, 13.03.2008, nrvc

Nursiyye tarikati tabiri bizim kulagimiza hos gelmesede nur ekolu-nur yolu -nurculuk tabirleri ile esasinda cok farki yok. Bir de ben meseleye ustadin "TARIKAT DEGILIZ" sozunu risale-i nur kulliyati icerisinde nerelerde kullandigina ve hangi zeminlerde soyledigine bakilmasi taraftariyim. Bunu analiz edenlerden bazilari bu sozun genellikle mahkeme mudafaatlarinda gectigini soylemekteler. Eski- yeni said ayriminda ki inceliklere de tam vakif olabilsek risale-i nur yolunun 4 esasli acz-fakr-sevk,sukur-tefekkur esaslarina dayanan ve o sekilde insanlari bir insa surecine sokan basbaya bir yol oldugu goruluyor. Yani yoldan kastim tariktir. Ahir zamanin hizliligina ve belagat ve akliligine gore bu RISALE TARIK`inin bu zamana gore ihsan edilmis 4 esasi- tesbihati ve dusturlari mevcut. Halveti bir yol degil. Celvetiyeye de dahil edemezsiniz. Celvetiliginde otesinde her gonle ulasacak kadar sosyal ve halkla beraber ve o oranda da hakla merbut bir yol bir tarik acikcasi. Ali bulac bir yazisinda

" insanı 'akıl/zihin', 'ruh/enfüsi' ve 'ameli/sosyal' olmak üzere üç boyuttan mürekkep bir varlık olarak ele alıyorsak, insanın ilk boyutuyla akaid/kelam, ikinci boyutuyla tasavvuf, son boyutuyla fıkıh ilgilenir. Her üçü de gereklidir." Simdi risale-i nur yolunun iman-hayat-seriat tabirini Ali bulacin soyleminin uzerine koydugumuzda devre devre yapilmasi gerekenlerin oldugu ve bir surecin icerisinde bulundugumuz ve dunyanin sonuna kadar diger ehl-i sunnet cemaatleride kusatip etkileyecegi anlasilan uzun bir yoldan, uzun zamanli ve uzun soluklu bir tarikten bahsede biliriz. Lakin unutulmamasi gereken sey Ustad Bediuzzaman bir seyh degildir. ve benim tarikat dememden kastim asr-i saadet modelli bir tarikattir. Ustad bir sehy degildir ama bir seyhten cok yukarida bir IMAM bir ONDER ve bir PIR dir. Ve verdigi tesbih degil tesbihattir. Zikri ise bir baska sekilde surekli okumadir. Kitabi ve kainati okumadir onun zikri.Lakin Metin karabasoglunun gormesi gereken sey ustadin ayni zamanda cok ciddi bir tesbih ve evrad ve gozyasi insani olmasi. Mecmuatul ahzabi surekli devrdaim yapan bir insandan bahsediyoruz. Bu sebeple bazi risale-i nur yolculari bir kultur sakirdi gibi kuru akilda takilip kalmislardir. bazilari da skolastiktir.Bunu bazilari maalesef soyle soylemekteler " Ben eskiden tarikattey dim ve gozyasim eksik olmazdi lakin risaleleri taniyinca aklen doydum gibi ama gozyasim artik yok. Artik aglayami yorum. Ama Hocaefendiyi risale bahcesinde tam bir birlestirici kisi olarak goruyorum. asagida ki 3 maddeyi de cem edebilmis bir ismarlama insan hususiyeti tasiyor kendisi." diyor.

1-) 'akıl/zihin' - akaid/kelam - iman

2-) 'ruh/enfüsi - tasavvuf - hayat

3-) 'ameli/sosyal - fıkıh - seriat

2. maddede ki HAYAT doneminde tasavvufun onemi ve gerekliligi kuru akilci soylemlerden oze inis ve varlik ve dunyaya deruni ve muteal , askin ama metafizik olmayan bir pencere acma donemidir. ve bu HAYAT doneminde bazi risale fraksiyonlarinin zorlanmasinin sebebide budur. Tum serirlerin radyo-tv-gazete diliyle yayginlastigi bir devrede buna uzak durmak ve el surmemek 1.devrede biraz daha icine kapanik durdugunun gostergesi.

3. maddede ki SERIAT donemi veya evresi ise biraz sosyalligin otesinde devlete bakan yonuyle beraber fikhin yeniden ele alindigi ve ameli-sosyal devre. (hakikaten su an bazi fikhi konularda insanimiz zorlaniyor. bazi eski fikhi hukumler artik bu asir bedenine olmamaya basladi. yeni yorumlar getirenler de tukaka yapilmaya calisildi. hayrettin karaman gibi.) bu evrede allahu a`lem ictihadin ehil kimseler tarafindan yapildigi,tefsirlerin ilim ve fenleri de ve ehlinide icine alacak sekilde yeniden yazildigi ve cok onemli olan icimizde ki,evimizde ki ve ustadin tabiriyle "camilerde ki dualarin kabulune set ceken" caminin icinde ki bidatlarin, zuhullerin,dalaletlerin kaldirildigi bir zaman olacak. 1.devrede takilip ilerisini okuyamayan kimseler 3.devrede ki ictihadlarada karsi cikacaklardir.

RISALE-I NURUN NURLU VE DUPDURU YOLU- VEYA BAHCESI BIRCOK CESIT CICEGE HAMILEDIR. VE BU KACINILMAZDIR. DAHA COK FARKLI CICEKLER CIKARACAKTIR. BU YOL COK ACIK BIR NURLU TARIKTIR. HAKIKAT TARIKIDIR BU YOL.TARIKAT MEYVE YEMEK DENIYOR DOGRU LAKIN BU YOLDAKILER HEP EKMEKTEN ZIYADE GUNU GELDIGINDE KI GELIYOR MEYVESINIDE KOPARACAKLAR.AKSINI IDDIA ETMEK ASR-ISAADETTEN SONRA KI DEVREYI OKUYAMAMAKTAN BASKA IZAH EDILEMEZ.

1RİSALE’NİN FELSEFESİ YOK MU?:İskender Nesrin, 12.03.2008, New York-USA

NİHİLİZM HAPİSHANESİNDEN VAHYİ ÖZGÜRLÜĞE

İMAN BARIŞININ EVRENSELLİĞİ

“… Bediüzzaman en temelde, en başta şunu göstermiştir: Mü’minlerin şu zamanda, şu zeminde bir aksiyon, bir eylem sergilemeleri gerekiyorsa, sergilemeleri gereken bir numaralı eylem, ontolojik eylemdir.” (M. KARABAŞOĞLU)

"Ancak, felsefenin yönteminde olduğu kadar sorununda da düşünülmeden kalan nedir? Spekülatif diyalektik, felsefenin sorununun kendisinin ve kendisi için başvurduğu ve böylece de mevcudiyet haline geldiği bir tarzdır." (Martin Heidegger, Zaman ve Varlık Üzerine, Çev. Deniz Kanıt, A Yayınevi, Ankara, 2001, s. 76) ["But what remains unthought in the matter of philosophy as well as in its method? Speculative dialectic is a mode in which the matter of philosophy comes to appear of itself and for itself, and thus becomes present [ Gegenwart]." (Martin Heidegger)]

"... Felsefe ise, eneye mânâ-i ismiyle bakmış. Yani, "Kendi kendine delâlet eder" der; mânâsı kendindedir, kendi hesâbına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî, zâtî olduğunu telâkkî eder. Yani, "Zâtında bizzat bir vücudu vardır" der; bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda hakiki mâliktir zum eder. Onu bir hakikat-i sabite zanneder. ..." (Sözler | Otuzuncu Söz | 498) [. "… And for philosophy, it regards the 'I' as carrying no meaning other than its own. That is to say, it declares that the 'I' points only to itself, that its meaning is in itself." (The Thirtieth Word)]

“Bütün bir kâinat alevler içinde tutuşmuş yanıyor. İnsan hayatının yüce gayesi ve özü hakkında hiçbir müşterek nokta ortada kalmamış. İşte böylesine bir ahval içinde, dünya tarihinin kaderiyle alâkalı bir tefekkür sadece Alman milletinin bağrından yükselebilir –ki, bu da ancak onlar, kendi ‘Almanlıklarının’ [‘das Deutsche’] hakiki manasını yeniden keşfedip bunun muhafazasında muvaffak olabilirlerse imkân dahiline girecektir” (Heidegger)

“Varlık meselesi-suali ile Avrupa’nın kaderini neden böylesine derinden irtibatlandırmış bulunduğumuzun sebebi budur: bir yanda bizim kendi tarihi [Alman] Dasein’imiz, Avrupa’nın kendisi için merkezi bir vaziyete yükselirken; aynı zamanda bütün bir dünyanın kaderi hakkında da bir hüküm verilmiş olmaktadır.” (Heidegger)

(Heidegger’in cümlelerini aktaran: Richard WOLIN (ed.), The Heidegger Controversy: A Critical Reader, Cambridge, Massachussets, London, England, 1993, The MIT Press, s. 27.)

"Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın? ' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müdhiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!

Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

... Sonra, ben cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmibeş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım: Çünki; vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur."

(Tarihçe-i Hayat | Sekizinci Kısım : Isparta Hayatı | 544; http://www.risaleara.com/oku.asp?id=4626&a=gülistan%20olur)

“Yedinci Şua

Âyet-ül Kübra

Mühim bir ihtar ve bir ifade-i meram

Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.

Bu risalenin fehmini işkal eden beş sebeb var:

Birincisi: Ben kendi müşahedatımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sair kitablar gibi başkalarının fehmine ve telâkkisine göre yazmadım. …”

(http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1729&a=fehmime&t=2&b=2&k=0&sp=&ep=&s=10&l=2)

"Risale-i Nur u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim" (B. Said Nursi)

“Eğer biz ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlar halinde İslamiyete girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de İslamiyete dehalet edecekler.” (B. Said Nursi, Hutbe-i Şamiye)

"“Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkâr-ı Uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâb edeceği bir sırada, nasılki İsevilik şahs-ı mânevisi, Vahy-i Semâvi kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevisini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevilik şahs-ı mânevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevisini temsil eden deccalı öldürür.. yani inkâr-ı Uluhiyet fikrini öldürecek.”

"İslamiyet’in fanatiklere ve mürtecilere ait bir din olarak veya siyasi bir ideoloji şeklinde takdim edildiği yahut İslamiyet’in müstebidler ve canilere temsil ettirilmek istendiği bir zamanda Bediüzzaman, insanlığın bütün kemalâtının, terakkisinin ve saadetinin Allah’a imanda, vahdaniyetin tasdikinde ve şümullü ubudiyeti ve mükemmel dini ifade eden İslamiyet’te bulunduğunu göstermiş ve ispat etmiştir.

...

Bediüzzaman, istikbalde Kur’an’ın hükmedeceğini ve Batı’nın devletler halinde İslama gireceğini tahmin ettiği gibi, ahir zamanda en müessir silahın belagat, yani ikna yahut fikirlerini başkalarına kabul ettirme kabiliyeti olacağını da söylemiştir. Bu zamanın geldiğinde şüphe yoktur. Kur’an’ın mesajını iletmenin pek değerli bir yolu da bize verildiğine göre, inşaallah Bediüzzaman’ın istikbale dair verdiği haberlerden birincisinin de tamamen gerçekleşmesini artık bekleyebiliriz.” (Prof. Dr. Colin Turner)

M. Heidegger, "Dini Hayatın Fenomenolojisi" isimli kitabında, ileride dünyaya hakim olabilecek dinler olarak "Hristiyanlık, Budizm, İslam”ı birlikte zikretmiştir. (Bkz.: The Phenomenology of Religious Life (Studies in Continental Thought) by Martin Heidegger, Translated by Matthias Fritsch, and Jennifer Anna Gosetti (Hardcover – Mar 2004): page 15: "... the future one of the positive religions (Christianity , Buddhism, Islam) will reign alone.”)

‘Mutlak zikir kemaline masruftur’ anlayışıyla meseleye yaklaşırsak, dogmatizm; nass’ları, hiçbir ihtimale yer vermeyecek şekilde, olduğu gibi kabul etme meselesidir. İslamiyet ise, hususiyle Hanefi mezhebi vesayetinde gelişen anlayış ve yorumlar, çok engindir. İslam’da bu anlamda dogmatizm olmaz. ... (s. 50)

... İslamiyet; zahir-batın, madde-mânâ ilişkisinde kurduğu denge ve engin yorumlarıyla dogmatizmadan fersah fersah uzaktır. ...” (s. 51)

“Evet, bazıları kitap ve sünnetin nasslarını olduğu gibi getirir hayata hâkim kılarsanız, meselenin evrenselliği adına çok önemli bir adım atmış olursunuz kanaatini taşıyorlar. Tabii bu mümkün değil. Çünkü Kur’an ve sünnet




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut