“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Gök ile hasbıhal
–Rabia Nazik Kaya

[*4.622 yazı içinden]

Merhaba yeni gün

Zehra Sarı

GÜNÜMÜZDE EN tehlikeli hastalıklardan biri; depresyon... Veba gibi bulaşıcı. İyi donanımlı olmazsak, depresyona nasıl yakınlaşıldığı konusunda özel donanımlı değilsek, depresyona yakalanma olasılığımız da o kadar artıyor.

Depresyon sadece kişinin duygularını öldürmüyor, maddi hastalıklara da kapı açıyor; kanser de dahil nice hastalıkların köküne inildiğinde depresyonla karşılaşılıyor. Tedavi edilemediği takdirde, maddi intiharlara sebep olduğu gibi, manevi intiharlara da sebep oluyor. Hakikatler ile fazla ilgisi olmayan, dünyevi şeyler ile çok meşgul olan insanlarla çok görüşen kişilerin—şayet bu kişilerde depresyona yakın bir hal varsa—depresyona yakalanması büyük ihtimal gösteriyor.

Bu konu, işin uzmanlarınca daha iyi bilinir elbette; ama bildiğim kadarıyla söyleyeyim, kendini değersiz hissetme, yalnız kalacağım endişesi içerisine girme, terkedilirsem ayrılık acısıyla nasıl mücadele ederim vehmine kapılma, hayatın anlamsızlaşması, sabah olunca yataktan kalkmayı istememe hali, amaçsızlık vs.. depresyona götüren nedenlerden bazıları.

Bunlardan hayatın anlamsızlaşması ve dolayısıyla anlamsız bir sabaha daha uyanmak istememe halini irdelersek; kişinin bu duruma gelme aşamalarını düşünürsek, sanırım en başta hayatla ilgili düşünmemiz gerekecek: Hayatı bize kim, ne amaçla verdi? Sahibi biz miyiz, bir başkası mı? Şayet sahibi biz isek, nasıl idare ettireceğiz? Biz değil isek asıl Sahibi bize hayatı vermekle ne istiyor?

Bu sorulara cevap vermeyeceğim. Sadece şu noktayı düşünmek istiyorum: Bir mü’min, hayatı yaşamayı çok sevebilir mi? Ya da, sevmeli mi? Cevap; elbette... Hem de Bediüzzaman’ın “Otuzikinci Söz”de söylediği üzere; Allah'ı en çok seven, hayatı da en çok sevecek... Çünkü hayat Rabbimizin bize verdiği en kıymetli hediyelerden. Bugünün “Neler yapıyorsun, hayat nasıl gidiyor?” tarzındaki sorularına “Ne yapalım işte, yuvarlanıp gidiyoruz” ya da “Ne olsun, sürünüyoruz” tarzında cevap veren insanlarının bunu anlaması zor olabilir. Ama Rabb-ı Rahîm’inin Hayy ismi ile hayatın kendisine emaneten verildiğini bilen mü’minler, bu insanların aksine, her güne “Hoşgeldin, safa geldin, ey sabah ve ey yeni gün!” diyerek başlar. Ve devam eder selam vermeye, o gün de kendisine eşlik edecek olan katip ve şahid meleğe...

Küresel ısınmalardan tutun da dünyanın birçok yerindeki savaşlara, âfetlere ve belalara; kendi şahsi hayatımızda elde edemediklerimizden başaramadıklarımıza kadar hiçbir şey bir mü’mine “Mecburen bugünü de yaşıyoruz işte” ya da “Günlerimizi öldürüyoruz işte” veya “Ne yapalım işte, her gün aynı şeyleri yapıp duruyoruz” dedirtmemeli... “Nasılsın, neler yapıyorsun?” sorusuna bir mü’minin cevabı, her ne halde ise farketmeden, şöyle olabilmeli: “Çok şükür, tüm nimetleriyle birlikte bana bugünü de nasip eden Rabbimizin izniyle şevkle yaşıyorum.”

Evet; hiçbir mutluluk ya da sıkıntı bize bunun aksini söyletmemeli. Çünkü musibet, sıkıntı halleridir bizi Rabbimize en çok yakınlaştıran haller. Bela veren bulunduysa şayet; bela safaya dönüşür. Her sıkıntı, her 'olumsuz' diye düşündüğümüz hal; yaşamayı anlamanın, nimetleri anlamanın, hayatın kıymetli olduğunu daha da çok hissetmenin biçimidir. Her sabah yeni bir hayat verilmesiyle; Rabbimiz bize bir define sunuyor âdeta; belki de bu âlemin yaratılış gayesini o gün keşfedip yaşayabiliriz... Ne ev, ne çocuklar, ne kariyer, ne dostlar, ne de başka birşeydir bu hayattaki hedefimiz. Asıl amacımız Rabbimizi tanımak, sevmek, O'nun istediği şekilde bu âlemle ilişki kurmaktır. Diğer şeyler vesiledir, O'na sevgimizi arttırmanın vesileleridir. Hayatımızı böyle hazine gibi değerli görüp kendimize ve çevremizdeki herşeye önem vermeye çalışmalıyız, hayatımızı ve hayatları muhafaza için uğraşmalıyız, çarçur etmemeliyiz hayatlarımızı...

Hayatımıza ve çevre hayatlara bir böyle bakabilsek... Kendimizin ve çevremizdeki herşeyin bizzat yaratılmış olmakla ne kadar değerli olduğunu bir anlayabilsek. Yaratılmış olmanın yanında ne paranın, ne konumun, ne milletin, ne güzelliğin, ne yanındakilerin çokluğunun, ne de kariyerin önemli olmadığını bilebilsek... Aklımızla, kalbimizle, ruhumuzla, tüm latifelerimizle bunu hissedebilsek... Böyle bir donanımla donansak; ne başkalarının bir sözü, bir bakışı, bir hareketi bizi kırıp dökebilir, ne de kendimiz kendimize zarar verebiliriz. Nedir ki hayattaki şeyler; O'na bakan yüzü olmasa? Kocaman bir hiçtir! Ve inanan bir insan hiçliğin, anlamsızlığın peşinden koşmaz. Değil mi ki ağır yükler taşıyarak belimizi incitebiliriz? Ya duygularımıza yüklediğimiz tonlarca ağırlık ne olacak? Eşya ile, insanlarla, kainatla, kendimizle, Rabbimizle doğru ilişki kurmamanın ağırlığı çok daha fazla ve bu tüm vücudumuzu etkiliyor. İçerisi ile, dışarısı ile külli çöküşler yaşanıyor.

Gençlikteki fazla enerji ile nice şeyler yapabilecekken, yolun yarısına gelinip hayatı az-buçuk anladığını sanırken, olgunluk yaşlarında birçok taşı yerine oturtmuşken, ihtiyarlığın tecrübeleriyle nice yeni yollar kurulacakken, yani her yaşta yapılacak çok şey varken, her yaşta ve her halde hayat anlamlı ve güzel bir sermaye iken elimizde; kişinin kendisini depresyona girecek bir hale getirmesi kendisine yaptığı en büyük zulümdür. Hayattan çok elem çekiyor, çok az mutluluk duyuyorsak kendimize zulmediyoruz demektir. Allah'ı sevene coşku gelir; elem ise herşeyi, hevasına hizmet eden köleler olarak sevenlere gelir. Samed aynası olan kalbimizi Allah adına olmayan hiçbir şeyin doldurmayacağını bilip; kendimize zulmetmekten vazgeçmeliyiz. Bir emin olsak teslimiyette sükun bulup rahatlayacağımıza...

  03.03.2008

© 2015 karakalem.net, Zehra Sarı

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2"Eşya ile, insanlarla, kainatla, kendimizle, Rabbimizle doğru ilişki"Hadi Seyfullah, 04.03.2008, İstanbul

"M. Ali Şengül / Bozkaya - İzmir

1980 ihtilalinden sonra, oldukça sıkıştığımız zor günlerden biri... Rüyamda arkadaşlarla Bursa Ulu Câmi'ye, sol kapısından (kıbleye doğru durunca) içeri girmek istediğimizde, baktım cami tıklım tıklım dolu. İçeri giremiyoruz. Gözümle boş yer ararken baktım, va'z eden Hocam. Çok coşkun konuşuyor. Cemaata karşı dönük, ayakta ve mihrabiyenin sağında. Solunda yine cemaata karşı dönük Üstadımız oturuyor. Üstadımız bizi gördü. Yer bulamadığımızı anlayınca eliyle caminin duvar kenarını göstererek yanına çağırdı. Biz de tek sıra olduk. Üstadımız'ın yanına Hocam'ın arkasından geçerek vardık. Beni sağına aldı. Ve arkadaşlarla cemaate dönük, sıra ile oturduk. ... Sonra vaaz bitti. Hocam, "el-Fatiha" der demez, Üstadımız'ın ayaklarına kapandı. "Bağışlayın Efendim. Su-î edep işledim." (Öyle anlaşılıyordu ki, Hocam konuşmaya başladıktan sonra "Üstad Hazretleri gelmiş") deyince Üstadımız kalktı Hocam'ın boynuna sarıldı, gözlerinden öptü ve şöyle dedi:

"Evladım, konuşma sırası şimdi sende. Sen konuşacaksın, biz dinleyeceğiz" dedi ve uyandım." (s.272)

"Anar Aydınoğlu

Öğlen vakti çimenlikte geziyordum. O anda yanıma Peygamber Efendimiz (sav) geldi. İlk anda O'nu tanıdım. Elini öptüm ve kucaklaştım. Biz sohbet ederken diğer arkadaşlarımız geldiler. Onlar da O'nun elini öpüp kucaklaştılar. Sonra Belletmen olan Muammer abi Efendimiz'e yaklaştı ve çiçekler verdi. Biraz sohbetten sonra Peygamber Efendimiz (sav): "Gitmem gerekiyor" dedi ve havada kayboldu. Daha sonra uzakta çimenlikte dolaşırken Hocaefendiyi gördük ve yanına gidip elini öpüp onunla kucaklaştık. Onunla dolaşırken uzaktan ezan sesi duyduk. Bunun üzerine Hocaefendi "öğle namazı vakti girdi, çimenlikte namaz kılalım" dedi ve namaz kıldık. Namazdan sonra Hocaefendi: "Ben sizi en yakın arkadaşımın yanına misafir götüreceğim." dedi. Bizi götürdüğü küçük evde, bizi Üstad Hazretleri karşıladı. Selamlaştık ve elini öpüp kucaklaştık. Bize çay ikram etti ve biz çay içerken Peygamber Efendimiz (sav) geldi ve bizimle beraber çay içmeye başladı." (s. 276-277)

"Oktay Kuruoğlu

Rüyamda Peygamber Efendimiz'i (sav) gördüm. Peygamber Efendimiz çimenliklerde namaz kılıyordu. be onun yanına gittim. O benimle tanıştı ve birlikte namaz kıldık, sonra "sen bir gün Hocaefendiniz'in yanına gideceksin" dedi. Peygamber Efendimiz (sav) bana Hz. Musa, Hz. İsa ile ilgili sorular sordu ve ben sorulara kolayca cevap verdim. Peygamber Efendimiz (sav) bana bir fincan zemzem suyu getirdi. Sonra bana bir iki tane şeker getirdi. O zaman Sahabilerden bir tanesi gelip Peygamber Efendimiz (sav) 'e bir mektup verdi. Peygamber Efendimiz; "Azerbaycan bir gün sizin elinizde olacak İnşaallah" dedi. Sonra Peygamber Efendimiz sav) merdivenle yukarıya, görünmeyen yere gitti, Sahabi de oradan uzaklaştı." (s. 277)

"Fatma Kileci (Muhammed Kileci'nin Validesi)

Resmî bir dairede Hocam'a ehliyet veya diploma gibi bir şey verildi. Kalabalık bir cemaatin önünde. Hocam ehliyeti alıp uzunca bir imza attı. Attığı imza bir kaç mısralık şiir gibi uzundu, cemaattan bazıları imzaya baktılar. İmzanın ilk harflerine yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında "İSLAM'IN ZAFERİ" yazısı çıkıyordu. Ama Hocam imzayı atarken böyle bir yazı çıkacağını bilmiyormuş... Cemaat farkedip birbirlerine gösterdiler.

Yorum: "Allah dileyince olur."" (s. 245)

"Dr. Mahmut Akdoğan

Tahminen 8-10 sene kadar önce gördüğüm bir rüyanın aklımda kalan kısmını naklediyorum.

Rüyamda tahminen Cebel-i Tarık boğazının olduğu bölgeden Kuzey Afrika, Avrupa Türkiye ve Batı Asya'yı haritadaki görüntüye benzer bir şekilde görüyorum. Avrupa'nın orta kısımlarından batıya doğru ilerleyen bir ordu var. Ordunun uğradığı her yer fethediliyor. En ufak bir çarpışma olmadığı gibi bu ilerleme tam bir sessizlik içinde oluyor. Ordu Fransa ve İspanya'yı da alıyor, Cebel-i Tarık boğazında denize giriyor ve denizin zemininden yürüyerek Kuzey Afrika'ya geçiyor. Suyun dibinden ilerleyişleri de net bir şekilde gözle görülüyor. Kuzey Afrika'ya ulaşan ordu, o bölgeleri de fethediyor. Orduyu ve komutanını merak ediyorum. Ben bunu düşünürken görüntülerin zum'la yaklaştırılması gibi, Türkiye ve Doğu Anadolu gözümün önüne geliyor. Ve yaklaşma devam ediyor. Yüksek bir dağ görüyorum. Dağın tepesi yaklaşıyor ve zirvede 50 m kadar yükseklikte beyaz renkte heykele veya abideye benzer birşey görüyorum. Kim olduğunu merak ediyorum ve Hocamız olduğunu anlıyorum, hemen durum değişiyor ve yakın arkadaşlarımız ve kendisi ile beraber bir yerde sohbete devam ediyoruz ve uyanıyorum." (s. 256-257)

(Kaynak: Berzah Aralığı, Işık Yayınları, İzmir, 1994.)

1F.G Hocaefendidenevren üstün, 04.03.2008, kastamonu

Merhaba, merhaba ey yeni sabah ve yeni günün mutluluk veren ilk saatleri! Hoş geldin




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut