Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

IX. Miracın adımları
–Metin Karabaşoğlu

[*4.669 yazı içinden]

Yaratılış Karşısındaki Konumumuz ve İlmi Gerçeklik

Serdar Pehlivanoğlu

GÜNÜMÜZE HÜKMEDEN anlayışın doğu ve batıda bütün medeniyetleri ve kültür havzalarını ya teslim aldığı yada uyuşturduğu modern zamanlarda tek bir direnç merkezi vardır; İslam. Hakikaten, bu topraklarda (tarihsel tecrübesine vukufiyetim açısından Anadolu'yu kastediyorum) yetişen nesillerin onca baskıya rağmen insanlıklarını kaybetmeden, şefkat ve sevgi eksenli bir hayat anlayışları ve arayışları manidardır. Yeryüzünün halifesi İnsan'a yaraşır şekilde, geçmiş tecrübelerinin ışığında Allah-kainat-insan üçlüsü arasındaki irtibatı öyle yada böyle resmedebiliyor olmaları heyecan verici bir şey nazarımda...

Bu topraklarda yetişmiş az buçuk insaf sahibi vicdanlar olarak, ruhsuz ve şiirsiz modern zamanların fıtratı bozduğunu bir vaka olarak okuyabiliyoruz. Değil sadece aşk, şefkatin bile nerdeyse cinsel hazlara indirgendiğini hissedebiliyor, kadına anne ve eş olarak bile değer vermeyen bir dünyanın, kadın-erkek eşitliği sloganlarıyla nasıl bir kıyım yaptığından bahsedebiliyoruz. Ahlak'ın nasıl yozlaştığını görebiliyoruz. Adaletin ne olduğuna dair bir fikrimiz, ve vicdanlarımızda zulme karşı beslediğimiz gayretimiz var.

Bu topraklara dair çok iyimser bir tablo çizmiş olabilirim. Bil-fiil halinde olmasa bile kuvve halinde yarınları saadet asrına çevirecek bir geleneğe sahip olmamızın rahatığıyla konuşuyorum. Nitekim, hepimizin hayata ve imana dair meselelerde, hiç değilse şimdilik çekirdek halinde koruduğu, bir gelecek hülyası vardır diye zannediyorum.

Ehli din, daha bir yüksek tondan haykırarak ve bilgilerini hayata nüfuz ettirerek, zamanla o çekirdeğin dallanıp budaklanıp meyveler vermesini sağlayacaktır. Evet, bu işi bu topraklarda yapmak kolaydır, vicdan sahibi tefekkür ve kalem erbabı bunu hakkıyla resmetmektedir ve yine aynı medeniyetin çoçukları olan bizler az buçuk insafımız varsa anlatılanları anlamaktayızdır. Yeniden ifade etmek gerekirse, kolay olmamakla birlikte bunun mümkün olduğunu hissediyor ve ümitlerimizi canlı tutmak için birçok sebebimiz olduğuna inanıyoruz.

Bununla birlikte aynı şeyleri farklı kültürlerin çoçuklarına nasıl anlatacağımız bir muamma olmakla birlikte tamamen imkansız değildir. Misalen, kadına dair bizim medeniyetin yaklaşımı ile batı medeniyetinin yaklaşımı aynı değildir. Liberallerin özgürlüğü ile alemlerin Rabbinin insana bahşettiği özgürlük arasında da esasında uzlaşmaz farklar vardır. Dersimizi insanı yaratan Rabbin kitabından aldığımıza göre kendi medeniyetimizden kuşku duymuyoruz, o halde batı medeniyetinin düştüğü çıkmazlara odaklanarak, nasıl sefil ve sefih hallere girdiklerini şefkat ile anlatarak bu uzlaşmaz farkları çözmek imkansız değildir. Elbette kendi insanımıza konuştuğumuzdan farklı bir söylem ve üslub geliştirmek zorundayız. Ne yazık ki, şimdilik bu aşamada olduğumuz söylenemez ama yarınlara dair bir ümidimiz yine de vardır.

İlmî Gerçeklik

Ne var ki, mesele ilme ve bilmeye gelince aynı şeyleri söyleyemiyorum. Pozitif ilimler ile dini ilimlerin bir arada öğretilmesi gerektiğinin bir asır önce tartışılmaya başlanması zannediyorum meselenin vehametini göstermeye yetecektir. Değil sadece farklı kültür havzalarına konuşmanın yollarını aramak ne yazık ki kendi insanımıza bile ulaşmanın yollarınının nasıl olacağı bir muamma gibi görünüyor. Ferdi ve sosyal ilişkileri düzenleyen meselelerde sahip olduğum ümit ve inancı kainat ile insan arasındaki çözümlemelerde ne yazık ki bulamıyorum. Ezber altına alınmış birçok hüküm en başta kendi başımıza dolanıyor, ve kendi dünyamızda yetişen çoçuklar ilmin hakikatine dair boş bir hayalle yetişiyor. Dahası, sözlü kültürle eğitilmeye alışmış toplumsal bir zihnin kabuğunu kırmasının zor olduğunu da biliyorum. Sözlü kültürün daha bir etkin olduğunu varsaysak bile yazılı kültürün ilmin gelişimi için olmazsa olmaz bir olgu olduğu hatırdan çıkmamalıdır. Sadece sözün uçup yazının kalmasından dolayı değil, amma daha önemlisi söz bir sonraki sözü üretemezken, yazı bir çekirdek halinde sonraki metinleri kalbinde taşımasından dolayı yazılı kültür önemlidir.

Zannediyorum, sosyolojik açıdan Anadolu toplumunda sözlü kültürün baskın olması, ağızdan ağıza yayılan ilmin statik olmak zorunda oluşuna sebep vermiştir. Elhak, statik ilim anlayışı bir yere kadar yeterlidir, bir toplumun kültürel dokusunu korumasına yetecek kadar güçlüdür ve dahası yazının başında bahsini ettiğim imana ve hayata dair daha insancıl bir medeniyet anlayışına izin verir. Bununla birlikte, yazılı kültürle kabaca eşleştirme yaptığım, nasihatin baskısından kurtulmuş ve kelimelerle tanımlanan ilmi gerçeklikler bir yönüyle kelimelerle neshi mümkün olan, kelimelerle sınırları tayin edilimiş, meselenin hakikatine dair bir yorumdurlar, modeldirler. Yaratılışa getirilen fiziksel açıklamalar kadar dinamik bir ilmi gerçeklikten bahsediyorum; yeniden tanımlanabilen, birbirleriyle tezat görünen farklı okumalara izin verebilen bir ilmi anlayış.

Ne yazık ki sözlü kültürün o statik, korumacı söylemi o kadar belirginleşmiştir ki; Hakk'ın hak oluş keyfiyeti olan hakikat dahi tek sesliliğe mahkum edilmiştir. Halbuki gerek kelime manası itibariyle gerekse ilmi mahiyeti itibariyle hakikat bir yorumdur, tek ve mutlak olması mümkün değildir. Mutlak olan bir gerçek varsa o da Hak'tır, hakikat değildir.

Pekala, neden bu kadar ince düşünmek gerekiyor? Birçok okurun bana kızdığını farkedebiliyorum. Dünyanın türlü işleriyle vakit geçirirken herhangi birinin ruhunun teneffüs etmesi gereken meselelerin bunlar olmadığını çok iyi biliyorum. Nasihate muhtaç olan kendi nefsim için dahi şu yazdıklarımın çok bir ehemmiyetinin olmadığını itiraf edebilirim. Velakin unutulmaması gereken bazı noktaları en azından bir savunma içgüdüsüyle sırakıyorum: (1) Herkes aynı değildir, benim gibi o büyük resmi tüm ihtişamıyla görmek isteyen insanlar da vardır. (2) Nasihatçilerin ağzından çıkanları ilmin kendisi ve hakikatin bütünü olarak okumamak gerekir. (3) İlimlerin dağılımını network şeklinde algılamak gerekir, bir şeyler sizin alıcınız tarafından okunamasa dahi aynı şeyleri çeşitli kalibrasyonlara tutacak başkaları iyi bir verici olabilir. (4) Tahkikin yerini taklidin almasının yegane sebebi ilimlerin donuklaşıp, statikleşmesi, kendini üretemeyip kuru birer nasihat halini almasıdır. (5) Vakta ki, nasihatçiler ile ilim ehlinin söyledikleri farklılaşır ve meseleler çözülmez hale gelir, işte o zaman bir müceddid gelir ve her halk tabakasını tek bir söylem etrafında birleştirir. (6) Dinin müceddidlerle takviye edileceğini bilmemiz bu noktada bizi rehavete sevkedip çoçuklarımıza karmaşık bir dünya bırakmamıza sebebiyet veremez.

Bir yönüyle kendi dünyamıza ait ve fakat acil çözüm bekleyen bir usül problemidir ilmin hakikatini anlamak. Küçük bir köy haline dönüşen dünyada aynı kaynaklardan beslenmiş tek bir milletin yaşamadığını düşündüğümüzde karşı karşıya kaldığımız problemin boyutları kendi zincirlerimizi kırmanın gerekliliğine dair de bir ipucudur haddi zatında. Düşüncenin o evrensel dilini keşfetmek zorundayız, ki böylece herkesi mesajımızın o engin büyüsüyle tanıştıralım.

Evet, dünyanın Mesih'in soluklarına, cismaniyyatın kalıplarını kırıp ruhaniyyata açılma ihtiyacı vardır. Bu mesele bizim topraklarımızda nispeten kolay olsa dahi, batının ilk önce zihnine konuşmak zorunda oluşumuz da apayrı bir gerçektir. Bunu mümkün kılacak söylemin inşaasına hep beraber çalışmak zorundayız. Bunu yaparken herhangi bir hakikati eğip bükmeye gerek yok. Kur'an'ın her türlü insan ve medeniyet havzasına hitap etttiğine inanıyoruz. Kur'an ve kainatla olan muhatabiyetimizde toplumsal zihnimizde mahkumiyetine hükmettiğimiz kelimeleri, söylemleri, gerçeklikleri serbest bıraktığımız anda yazılı kültürü sözlü kültürün elinden kurtaracağız, ilim kendi yolunu bulacak, afakta ve enfüste Rabbin ayetlerini bir bütün halinde görmeye başlayabileceğiz.

Yaratılış Karşısındaki Konumumuza İpotek Koyan Anlayış

Bir yönüyle soyut kalmış olan yukardaki girişi, bilim ile din arasındaki ilişkiye dair söylediğimiz şeyleri masaya yatırarak somutlaştırmak istiyorum. Kabaca toparlarsak hepimizin ağzından şu cümleleri duymak mümkündür: din bilime karşı değildir, din bilmeyi teşvik eder, batıda kabül görmüş binlerce İslam alimi vardır, batı rönesansını İslam dünyasına borçludur. Bu çizgilerde söylenecek yüzlerce cümle, ve aklı bilim ile vahyi din ile özdeşleştiren ve akıl-vahiy arasındaki dengeden bahseden sayfalarca yazı... Ne yazık ki, salt yukardaki cümleler bile nasıl ezik bir söyleme mahkum edildiğimizi göstermeye yetecektir. İster kabül edin, ister kabül etmeyin; bu söylemler kalabalıklara söylenmiş nasihatçi sözleridir, kulaktan kulağa, konuşmadan konuşmaya yayılmış ve artık meyve vermeyen söylemlerdir. Bu tür söylemlerin bir diğer kötü yanı ise, tefekkür eylemini iki kavramın(bilim-din, akıl-vahiy) uzlaşması/uzlaşmaması haricinde düşünmemize olanak vermemesidir.

Her ne kadar yazan-çizen kalemlerin, düşündüğünü iddia eden tefekkür erbabının kendi kalıplarını kıramamasının bedelini hep beraber ödüyor olsak dahi bilginin yaygınlaşmasıyla birlikte müslüman zihnini kelepçe altına alan bir sürü ezberin bozulduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda sağlam bir geleceğin önündeki en büyük engellerden birisi seçeneklere sıkıştırılmış tefekkür eylemi olarak görünebilir. Daha 10 sene evveline kadar lise sıralarında oturan ve matematik/fizik/kimya sorularından önce “Bir bilim adamı labaratuara girmeden önce dinini bir kenara koymalı mı?” şeklinde sorulara muhatap olan benim neslimi düşünebilirsiniz mesela. Gerçekten de o zamanlara hayalen giderseniz bir toplumun aslında ne kadar boş şeylere cevap aradığını görürsünüz. Her ne kadar pratik anlamda bu problemler aşılmış gözükse de aslında bu tür sorulara verilen cevaplar zihinlerimize başka türlü kelepçeler takıyordu. Hakikati ifade sadedinde getirilen her yeni yaklaşım nefsül emirdeki hakikate vurulan başka bir kelepçe. İlmin gelişme keyfiyeti ve artık bilim dünyasının da kabul ettiği üzere her yeni şeyin doğru oldukları için değil yanlışlanabilir oldukları için ilgi görmelerini hakikatlere vurulan kelepçelerin bilimsel bir tanımı olarak okuyabilirsiniz. Popper ile tanınan bu yargının 1930’larda kabul gördüğünü düşünürsek ilim adamlarının öncesinde nasıl bir ilmi modele sahip olduklarını tahmin edebilirsiniz, dahası ilmi-gerçekliğin bile yüzyıllar sonra tanımlanabildiğini düşündüğümüzde, neyi nasıl bildiğimiz hususunda insanda kuşku uyanmasından daha doğal ne olabilir ki?

20. yüzyıl İslam tefekkür dünyasının kalabalıklara cevap sadedinde verdiği mukabele bilim ile dinin ayrı düşünülemeyeceği, kainattaki herşeyin Allah’ın varlığına delil olduğu ve benzeri argümanlar etrafında şekilleniyordu. Halbuki tepkisel bir hüviyete sahip bu açıklamalar bir çok bakımdan bir sürü yeni problemi doğuruyordu. Dahası zamanın problemlerine dair geçiçi çözüm önerileri getirseler dahi bir sonraki 10 yılın/100 yılın problemlerine dair hiçbir teorik açılım yapamıyorlardı.

Örnek olarak Ateizmin öldüğü modern zamanlarda İslami tefekkürün post-modern dönem hastalığı Agnostizme dair söyleyebilecek hiçbir şeyinin olmamasını veyahut komünizmi yeneyim derken kapitalizme tutulmasını verebilirim. İlmin müslüman zihinlerde yeniden teşekkül etmesine kadar zannediyorum hep beklenmedik tutulmalara maruz kalacağız. Ve her seferinde yendik zannettiğimiz hastalıkların aslında ilmin kendi zaferinin eseri olduğunu göremeyeceğiz, ki nitekim Ateizm’in müslüman tefekkür erbabının gayretiyle sonlandığını kimse iddia edemez.

Pekala, bilim-din ikilemi arasında tefekkür ehlinin eksikliği nerede? Şahsi kanaatim, ayat-ı tekviniyeyi Allah’ın varlığına/sıfatlarına/isteklerine delil olarak okuma çabası zincirleme bir sürü problemi yanında getiriyor. Okumayı her iki anlamda kullanıyorum, hem ayat-ı tekviniyyenin “Allah’ın varlığına deliller” şeklinde yapılan çevirilerini hem de yaratılış karşısında duruş alma anlamında. Bir müslüman zihin için yaratılışın Allah’ın varlığına delil olmasından ziyade yaratılışta aranılacak başka şey olmalıydı. Bu şeyin ne olması gerektiğini ve bu ikileme nasıl yaklaşılması gerektiğini sonraya bırakmak kaydıyla ayat-ı tekviniyeyi Allah’ın varlığına delil olarak okumanın gereksizliğini/yetersizliğini ve eksikliğini özetle gözden geçireyim.

Evvela yoğun bir şekilde delil arama eyleminin tarihsel bir geçmişi var ki nitekim başarılı da değildir. Ateizmin açıklanamıyor olması Allah’ın varlığına getirilen deliller sebebiyle değildir, eğer öyle olsa Agnostizm gibi Allah’ın varlığına ve zatına dair hiçbir şeyin bilinemeyeceği en akil insanların nazarında revaç bulmazdı. Delilin manası ve Üstad’ın deyişiyle bürhanın safsataya bedel aklın şen’i olması itibariyle yaratılışın delillere indirgenmesi de bu türlü bir duruşun aslında ne kadar yetersiz olduğunu açıklayacaktır. Son olarak yaratılış karşısında ve yaratan karşısında konumunu delil aramaktan dolayı belirleyemeyen müslüman, Allah’ın ilim sıfatını Allah’ın herşeyi bilmesine indirgeyecek ve haddi zatında ilmin(bize bakan yönüyle) bilmekten öte bilmemizi mümkün kılmak için var olduğunu unutacaktır.

Her ne kadar yaratılışın kendisini ayrı bir fenomen olarak okumamız gerektiğini ifade ediyor olsam da bunu yaparken ki maksadım yaratılan ile yaratan arasındaki bağı koparmak değil. Bilakis, ayatı tekviniye ile yaratan arasındaki bağa muhatabiyetimizin nasıl olması gerektiği ve ilimlerin bu ilişkiyi salt delil arama noktasına indirgemesindeki zaafiyeti üzerine mercek tutuyorum.

Yaratılışta aranması gereken şey kendisini bildirmek ve sevdirmek isteyen Rahman’ın isimlerinin tecellilerini yakalamak olmalı. Üstad’ın talebeleri olarak bu cümlem hiçbirimize yabancı gelmese de, 20.yüzyıl tefekkür ehlinin bilime dair pragmatik yaklaşımında bunun ıskalandığını görüyoruz. Böyle olunca ilim karşısında sahih bir duruş sergileyemiyor, batıda üretilen ilmi salt kendi dünyamıza dair gerçekliklere delil için argümanlar olarak kullanıyoruz. İlmi üretme çabamız ise sırf bir taklit ve hedefi belirlenememis bir uğraş halini alıyor. Bu durumda 10 sene önce “Labaratuar önlüğümü giymeden önce inançlarımdan sıyrılmalı mıyım?” diye soran neslim şimdilerde ‘Bilimin İslami hüviyet kazanması nasıl olur?’ gibi gereksiz sorulara cevapların peşine düşüyor. Bu sorunun meşruiyetini sorguluyor değilim, ki nitekim ilk soruda meşru bir soru ve cevabı var. Ve fakat vurguladığım nokta her iki sorunun aynı kaderi paylaşarak zihinlerde geçmişe dair sadece ne boş şeyler tartışmışız emarelerini bırakacak olmalarıdır.

Ne yazık ki ilmin hakikatinin ne olduğunu bilmiyoruz, öyle olunca daha on sene önce yapılanlara hata derken bugün yaptıklarımızın da aynı hata olduğunu farkedemiyoruz. Çünkü ilmin gelişme keyfiyetine uzak kaldığımız için sureti değişen hatayı tanımlayamıyoruz. Tek sebebi ise, kainat karşısında konumumuzu/duruşumumuzu belirleyememiş, ve ilmi nasihatten ibaret zannedişimizdir. Keşke desteksiz atıyor olsa idim, ne yazık ki yazımı bir örnekle sonlandıracağım:

Kuran Işığında Sebeplerin Sorgulanması

Kur'an ayetleriyle bilimsel gerçeklikler arasında bağ kurmanın hatalı olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir. Ama aynı hata libas değiştirince sanki hiçbir şey yokmuş zehabına katılıyoruz. “Kur'an Işığında Sebeplerin Sorgulanması” kitabını, “Sebepler Serisi Sonsuza Kadar Gider mi” yazısına getirilen yorumlarda (Salih Büyükyazıcı beye ait 19 nolu yorum) duymuş oldum. Her ne kadar kitaptan alınan alıntılarla ilgili bir itirazım olmasa da usule dair bir eleştirim olacak.

Evvela bir ilahiyatçının sadece Kur'an'ın metnine bağı kalarak o yorumları yazabiliyor olması imkansızdır. Çünkü aktarılan şeyler, yeni bir kainat okuyuşuna dairdir. Yeni bir kainat okuyuşunu ise salt Kur'an'dan anlamak mümkün olsa bile(bunun mümkinatı ise parmakla gösterilecek sayıda dimağa nasip olur) herkese sunabilmek imkansızdır. O halde, o yorumların arka planında başka bir zihin kodlaması vardır, farklı bir kaynaktan alınmış bir kainat okuyuşu o Kur'an okumasını da beraberinde getirmiştir. Pozitivizmin yetersizliğinin ifade edildiği, materyalizmin çatır çatır çöktüğü zamanımızda aynı şeylerin batıdaki ilim adamları tarafından basbas bağırılıyor olmasını hatırlatırım. Hatta agnostizmin en temel sebebi işte bunlardır desem mübalağa yapmamış olurum. Sebeplerin bu şekilde sorgulanması artık kimsenin yabancı olmadığı gerçekler olmasına rağmen bu okumayı Kur'an'a bağlamanın Kur'an ayetleriyle bilimsel gerçeklikler arasında bağ kurmaktan hiçbir farkının olmadığını söylüyorum.

Bir yönüyle, Kuran Işığında Sebeplerin Sorgulanması'nı ilim dünyasında söylenenlerin ehlileştirilmiş hali olarak görmek mümkündür, hatta gereklidir, nasihatçilerin muhataplarının anlam seviyelerinde meseleyi sunmalarına dair bir söylem ihtiyaçları vardır. Amma şu bilinmeli ki; Kur'an Işığında Sebeplerin Sorgulanması hayli iddialı bir sözdür, ve ne yazık ki yapılan sorgulama Kur'an ışığında falan olmamaktadır. Ne zaman ki, kainatta delil aramaktan vazgeçip, yaratılışı anlamaya çalışırız, işte o zaman ihtimal ki kainat ve Kur'an kitabını beraber okuyabiliriz. Kainat okumamız zaten Kur'an kaynaklı olacağı için o gün de böyle cümleler kurmaya tenezzül bile etmeyiz.

Yeri gelmişken, bu tür mevzularda Üstad'ın cümlelerine bakışımızı da gözden geçirmeliyiz: Risaleler yeterince arzi bir yapıya sahiptir, ilim dünyasına hitap etmektedir. Fevkaladeliği her tür ilim seviyesindeki insana tek bir söylem ile konuşabilmesidir. Dahası, batı ilim dünyasının emekleye emekleye, bir çok aşamadan geçerek oluşturduğu söylemi kuşanmış olması hasebiyle nerden bakarsanız bakın 300 senelik ilmi farkını bir anda kapatabilmemize olanak vermesidir. Tarihin hiçbir diliminde, ehli din hakkını vererek akledip son noktayı koymaya bu kadar yaklaşmamıştır, elverir ki zamanın beyin yapıcısı gibi "Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur" diyebilelim, ve kainat karşısında konumuzu gözden geçirip batı ilmini anlamaya çalışıp, onların anlamadıklarını anlatma gayretinde bulunalım.

Her ne kadar, bu yazıda aktarmaya çalıştığım nüans farkı ince bir şey olsa da, merkezdeki küçük bir açının muhit hattında çok büyük fark oluşturması gibi çok söylemimizi yeniden sorgulatacak bir nüanstır bu. Nitekim, belki de bu sayede bilimden marifetullah hüzmeleri süzmek için kasmak yerine bilimi üretmeye başlamak için bir motivasyona sahip oluruz. Veyahut, bilimin İslami hüviyet kazanması nasıl olur gibi anlamsız sorulara cevap aramaktan vazgeçeriz. Ve ilk dersimiz yaratılışı anlamamızı mümkün kılan donanımımız ve ilmin gerçekte ne olduğunu anlamak olmalıdır.

Delil-akıl-yaratılış-vicdan-ispat çerçevesinde aktarmaya çalıştığım konulara son veriyorum. İlerleyen haftalarda ilmin gelişme keyfiyetine dair bir açılım yapmaya çalışacağım. Bir yönüyle ilim ile beyan arasındaki o sıkı ilişkiyi nazarlarınıza sunmaya çalışacağım. Umuyorum ki kelimeler ile düşünmenin ne demek olduğu da bu sayede açığa kavuşacaktır.

  01.03.2008

© 2015 karakalem.net, Serdar Pehlivanoğlu

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

3akil-delil-vicdanSerdar Pehlivanoglu, 17.03.2008, Manchester/ABD

Isterseniz ilk once kendi sahsi/nispeten subjectif dusuncemi aktarayim:

Kucuklugumden beri herhalde bir kere bile aklimdan Allah'in yoklugu gecmemistir herhalde... Dolayisiyla ben hic bir zaman acaba var mi yok mu sorusunu sormadim... Tek bir defa bile kainatta delil arama ihtiyaci hissetmedim... Aklimdan baska da hicbir seyi olcu almadim, vahye ve nassa kendimi teslim etiysem onu dahi akilla yaptim... Ama aklimi Yaraticiya delil aramak icin kullanmadim...

Demek ki akil kullanildigi halde illa ki delil isteyecek diye bir sey yok...

Pekela ben mi anormalim, bence hayir akletmek'in kelime manasi dusunuldugu vakitte aklin delil istedigi gibi bir yanilgi ne yazik ki ateizm sonrasi modern zamanlara has bir hastalik...

Delil nedir? delil vehimler uzerindeki topragi supurur... Elbette bu anlamda insan vicdaninin elini kuvvetlendirecek delilleri ister... Vicdan'da delailin hukmu yazisini hatirlayiniz... Burhan yada delil bu haliyle aklin geregidir...

Ve fakat akletme eylemi baglamak demek oldugunu hatirlayiniz... Yani bir kisim olgulari baglar akil, ve bunu safsatayla yapmaz, burhanla, delil ile yapar...

Gelelim sorulariniza:

"akıl bir Yaratıcı varmı yokmu sorusunu sormamalı mı" sormamali diyemem, ama sordugu zaman pesinen de bu sorunun cevabini veremeyecegini kabul etmeli... Sozun Ozu baslikli yaziya Muhammed Enes Beyin getirdigi yorumu okursaniz, oradaki ulastirici akil ve bekci akil temsilini gorursunuz... Bunu sadece ben soylemiyorum, ben illa akil illa akil dedigim zaman akil herseyi kavrayamaz diye itiraz eden herkes aslinda bu seviyede akil elestirisi yapiyorlar...

Aklen dusundugunuz deliller ise zannetmeyin ki aklinizi ikna ediyor, hayir bilakis o delillerin hukmunun gectigi yer vicdandir, akil degil...

"bizde kainata o sekilde bakıyoruz ister istemezz" iste bu kisim cok hatali...

Akil Yaraticiya delil istedigi zehabiyla ehli dinin kainata delil aramak gozuyle baktigini cok iyi biliyorum, yukardaki yazida bunun hatalarini gostermeye calismistim, acik olmamis herhalde... Sadece bir kac noktayi yazayim, insallah acik olur:

1. Nasil ki Allah insani rizik pesinde kosmak icin yaratmamis, aynen oyle de kainatta didik didik delil arasin diye de yaratmamis... Kendisini sevsin ve tanisin diye kainati yaratmis... Delil aramakla ugrasilacagina kendini sevdirmek ve tanitmak isteyeni bilmekle ugrasmali... Ustad'in tum eserlerini bu gozle hizlica aklinizdan gecirin, hissedersiniz...

2. Sozun Ozu'nde Ducane Cundioglu'nun ifade ettigi gibi Kuran ile konusan Allah bir de konustugunu ispatlamaya mi calissin... Zaten konusuyor... Herseyin Delili olan bir de kendisine delil mi getirsin?

3. Bununla birlikte Tabiat risalesi gibi seylerde hatirlanirsa eger, Allah'in varligi ispatlanmiyor... Ilk yazilarimda bahsettigim uzere, diger secenekler iptal ediliyor... Ne ile? Akil ile... Yani aklin yaptigi delil bulmak degil, ama aklin yaptigi akilsizliklari gormek, gostermek ve engellemek...

Akletmek'in manalari hatirlanirsa: baglamak, menetmek, engellemek...

4. Deliller ise vehimleri supurmek icindir, yoksa o deliller oyle oldugu icin Allah vardir degildir... Sebepler Serisi Sonsuza Kadar gider mi yazisini hatirlayiniz...

5. Yaratilisi delile indirgeyince bu sefer ilmin gercekligini kaciriyoruz, ve ilmi uretemiyoruz, cunku yaratilisa sasi bir bakisla bakiyoruz... Kainattaki herseyin delili olana kainattan delil arayinca bu sefer yaratilisi dogru okuyamamak gibi bir cezaya captiriliyoruz(Allahu alem).

Selametle...

2merve, 17.03.2008,

serdar abi ozaman akıl bir Yaratıcı varmı yokmu sorusunu sormamalı mı?çünkü yani akıl delil istiyor bizde kainata o sekilde bakıyoruz ister istemezz. yani burda yanlıs olan nedir

1şifreli kodlarmustafa mahir, 02.03.2008, ankara

oldukça kodlanmış bir yazı. ifade etmek istediğinizi daha açık yazabilirdiniz. yazıyı okuduktan sonra "bilim üretme konusundaki zaafiyetimiz ve bunun çok temel düşünce yanlışlarımızdan sudur ettiği gibi bir fikre sahip oldum" ben bu kanaatte değilim.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut