Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.650 yazı içinden]

 Söyleşiler

FERHAT KENTEL: “Yeni Türkiye’yi makul insanlar kuruyor; jakobenler değil”

*

Dört hafta önce Yeni Şafak’ta Mehmet Gündem’in Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ferhat Kentel ile yaptığı söyleşiyi sunuyoruz.


TÜRKIYE sorunlarını konuşamıyor, konuşmak isteyenlerin sesleri bastırılıyor. Neler oluyor bize, tepeden inmeci 'çağdaşlığın' teyakkuz hali midir bu?

Seçkinler için 'tehlikeler' bitmiyor; hep teyakkuz halindeler. Aynı anda hem dini tezahürler konusunda 'şeriat tehlikesi' hem de Kürt sorununda 'bölücülük tehlikesi' uyarıları yapıyorlar. Şimdiki zamanla barışmayı reddettikleri gibi, tarihin yeniden düşünülmesine, tarihle yüzleşilip yaraların sarılmasına da tahammül edemiyorlar.

Kim bunlar?

Şimdiki zamanı yaşayan, toplumla barışmamaya kararlı, kafasına uymayan insanları reddeden kesimler… Bunlar modernist eğitimin asimile ettiği, modern adam yetiştirmek için bilimi kutsallaştırıp o kutsalın içinde yaşayan kesimler…

Bunlar bir çeşit aydın tipi mi?

Evet, bunlar modernleşmenin bir tür havariliğini yapıyor.

Cumhuriyet bir aydın projesi midir?

Sadece aydın projesi değil, aydınlar bunun taşıyıcılarından birisi. Toplumsal destek ve ikna için argüman bulma görevi aydınlarındır. Bu da yoğun güç ilişkileri içinde şekilleniyor.

İdeolojik aygıt olarak beliriyorsa aydın, onu ikna eden mekanizma nedir?

Modernist paradigmalar… Geleneksel toplumdan çıkıp sanayisiyle, bürokrasisiyle ortaya çıkan yeni yapılanmaların havasıdır bu.

Özgün bir Cumhuriyet aydınlanması gerçekleşti mi?

Galiba renk farkları var ama ortak bir zihniyeti görürüz. Türkiye'deki aydın tipi esasen batıdan geliyor, çünkü o tarihte güç merkezi orasıydı, herkes oraya bakıyordu. Zamanla bir aydın şablonu oluştu. Aydınlar batıya uymayan cahil halk kesimlerinin eğitilmesi işlevini de üstlendi, bunu otoriter bir şekilde yaptılar.

Bizde aydınlanmanın soy kütüğü belirdi mi?

Hayır, aydınlanmayı burayla okumak mümkün değil. Bizde aydınlanmaya adapte olan kesimler bu topraklardan beslenmediği için batıda olduğu gibi gelenekselliğe karşı güç sahibi olamadı.

Aydınların her dönem iktidar olgusuyla yoğun ilişkisi oldu…

Bu ya sizin iktidarınızdır ya da yeteri kadar güçlü değilsinizdir, güç devşirmek için iktidar odaklarına yaklaşırsınız. Batı tarzı eğitim alıp da bu toplumdan beslendiğiniz güçlü damarlar olmadığında konuşma düzeyiniz düşük olur. Öğrendikleriniz, köklerinizle bir utanç ilişkisi kurmanızı getiriyor. Siz burada var olandan utanıyorsunuz. Aydınlar burada yalnız değil aslında, devletin kendisi Tanzimat'tan beri zaten yabancılık unsurları taşıyor. Batıyla savaşabilmek için batıyı taklit etmeye çalışan bir dünya oldu burası…

Seçkinler için 'tehlikeler' bitmiyor; hep teyakkuz halindeler. Aynı anda hem dini tezahürler konusunda 'şeriat tehlikesi' hem de Kürt sorununda 'bölücülük tehlikesi' uyarıları yapıyorlar. Şimdiki zamanla barışmayı reddettikleri gibi, tarihin yeniden düşünülmesine, tarihle yüzleşilip yaraların sarılmasına da tahammül edemiyorlar.

Bu arada toplum nerede?

Toplum iki ayrı çizgide. Biri, dışarıdan gelen yabancı gördüğü ritüellere karşı kendini korumaya alıyor. Bu gelenekselciliğin kendisi bir kimlik haline geliyor. İkincisi de, siz cemaatinizi kapatmaya çalışsanız da o yeni gelenle müzakere ediyor. Karşılıklı melezleşme hali…

Topluma nereden bakıyor aydınlar?

Bizde aydınların topluma içeriden bakma şansı pek yok. Modern eğitim bunalımı burada başlıyor. Allah'a inanan bir toplumda Allah'a inancımı reddetmek zorundayım krizini yaşıyor aydın. Referansı batı olduğu için o bilimsel düşünme, hayatı rasyonel algılama, Tanrı'nın yerine aklı koyma iddiasındadır.

Toplumun, kürt meselesi, aleviler, din gibi sorunlarını konuşamamasında aydınların rolü nedir?

Bu devletin meselesi. Konuşulamamasının nedeni travmalardır. Bu ülkede çözüm adına yapılan çok şey örneğin 27 Mayıs, 28 Şubat derin travmalar oluşturdu. Demokrat Partili subayları astılar, Sivas'ta Alevileri yaktılar, Müslüman ilim adamlarını İstiklal mahkemelerinde astılar, Menemen'de bilmem ne oldu şeklinde oluşmuş fikirler var. Eski bir halin yok edilmesi üzerine darbe yapılıyor ama konuşulabilir hale gelindiğinde hayaletleri görüyoruz, bitmiş olması gerekenler karşımıza çıkıyor. Bu şok hali modern, laik Türkiye'yi suskunlaştırıyor. Herkes ötekini hayalet olarak görüyor.

Konuşamamamız için ortam hazırlayan bir mekanizma da var.

Böyle bir strateji var ve işliyor. Bu stratejinin aktörleri ordunun veya devletin içinde ama kolay kolay yakalayamayız. Toplum üzerinde çok güçlü bir strateji işliyor. Konuşamadığımız için biz de aynı riskleri yeniden üretiyoruz. Herkes herkesten korkuyor.

Bu noktadan çıkış için aydının öncelikle tarihle, toplumla ve dinle yüzleşmesi gerekmez mi?

Tabi ki. Temel kalkış noktası olabilir bu. Bir de kendisiyle yüzleşme diyelim.

Çok mu zor dinle yüzleşmek?…

Modernlik hikayesiyle birlikte dinin hayatımızdan çıkmasına karar verildi. Batıda yeni toplum dine savaş açtı. Kamusal hayata çeki düzen verelim, Tanrı'nın yerine aklı koyalım dedi...

Modernist zihniyet akıl, bilim diyor ama her şey korku dolu. Yapması gereken bu korkuyla barışmak, çünkü bu onun düşünme, konuşma kapasitesini arttıracak, sadece akıl diye diye dumura uğramış halden çıkıp daha zengin olacak. Bu da dinle karşılaşmak demek.

Batıda Tanrı öldü mü?

Ölmedi tabi ki…

Batıda ölmediyse Doğuda hiç ölmedi…

Buradaki ayrışma bunların bir zamanlar biraradalığına işaret ediyor aslında. Ben diğer yarımla buluşabilecek miyim, buluşamayacak mıyım? Modernist zihniyet akıl, bilim diyor ama her şey korku dolu. Yapması gereken bu korkuyla barışmak, çünkü bu onun düşünme, konuşma kapasitesini arttıracak, sadece akıl diye diye dumura uğramış halden çıkıp daha zengin olacak. Bu da dinle karşılaşmak demek.

Aydınların kendi mahallelerinde baskı var mı?

Olmaz mı tabi ki var… Ordu evlerinde içki içmiyorsanız o sizin başka bir şey olduğunuz anlamına gelir. Karınızın başörtülü olması da böyle. Üniversitelerde yaptığınız araştırmanın konusu da size baskı olarak döner. Aydın cemaatine göre siz modern eğitim aldıysanız dindar olamazsınız, dindarsanız bununla alay edilir.

Aydın olmakla dindarlık mutlaka karşıt mı olmalı?

Asla… İnsanın hem aklın dünyasından hem de dinin dünyasından beslenmesi lazım ki beyninin iki tarafı da çalışsın. Mesela İmam Hatip'ler eleştirilir ama en azından iki dil öğreniyorsunuz. Bu iki dili beraber konuştuğum zaman kafamın birkaç yeri daha çalışıyor demektir. Gözlerim, kulaklarım, kalbim daha fazla şey görüyor demektir. Biz dinle barışabiliriz aslında.

Aydınlar topluma bakarken başka yerden mi işaret alıyor?

Hem böbürlenme, hem de derin bir aşağılık kompleksi var. Kibirle kompleks arasında gelgitler oluyor. Bu komplekslerden arınıp birlikte konuşarak, düşünerek birbirimiz için öteki olmaktan kurtulmalıyız…

Türkiyeli aydının gücü bugün siyaseti belirlemeye yeter mi?

Aydınları homojen bir grup olarak düşünmemeli. Farklı aydın grupları ve etki alanları var. Farklı kesimler farklı etkiler yapma gücüne sahip. Ertuğrul Özkök'ü bir numaralı ehlileşmiş Türk aydını olarak düşündüğümüzde etkisi ortada…

Darbe ve muhtıra dönemlerinde olduğu gibi yeniden ordunun etrafında bir aydın kesim iktidar amaçlı toplanabilir mi?

Şu anda toplanmış durumda. Zaten 28 Şubat'ta gitmediler mi, çağırdılar, onlar da buyurun paşam diye emir almaya gittiler. Bu gün bu durum hala sürüyor…

Eskiden Müslümanlar için, “bu insanlar cahil oldukları için kızlarına başörtü takıyorlar” diyorlardı, şimdi onları düşman safında görüyorlar. Kürtlere, “eğitirsek Türk vatandaşı olacaklar” diyorlardı ama belli ki şimdi bundan da vazgeçtiler, bütün kötülükler Kürtlerden geliyor diyorlar. Jakoben aydınlar gittikçe kendi kabuğuna çekiliyorlar. İçe kapanarak nefes almadan cemaatin korumasına sığınıyorlar. Ama öbür tarafta nefes alanlar ve gittikçe makulleşenler var. Yeni Türkiye'yi bunlar kuruyorlar.

MİT'e çalışan sendikacı, siyasetçi, işadamı, öğretim görevlisi, gazeteci olduğunu öğrendik de MİT'e çalışan aydın var mıdır?

Mutlaka… Somut bir örnek, yıllara önce çalıştığım üniversiteye bir belge gelmişti, hepimizin göreceği şekilde panolara asılmıştı, üzerinde de gizli ibaresi vardı. Akademik personelden Güneydoğu'da Kürt olduğu söylenen vatandaşların aslında Türk olduğunu bulacak araştırmalar yapılması isteniyordu.

Nereden geliyordu

YÖK'ten geliyordu. YÖK'e ilgili birimlerden… Strateji dediğim işte böyle bir şey. O emirleri yerine getiren Kürt yok, Türk var diye emirle bilimsel çalışma yapan pek çok kişi zaten var.

AK Parti gerçeği aydınları yüzleşmeye mi savunmacı reflekse mi itiyor?

Galiba parçaladı aydınları AK Parti. En büyük zararı cemaatçi modernist Türk aydınlarına oldu, parçaladı onları. AK Parti o kesimlerin kafasındaki din dünyasını ve algıları büyük ölçüde kırdı. AK Partililer içinde kendilerinden daha da modernist olanların varlığı tabularını yıktı. Bir sürü insan bu süreçte çözüldü, muhalefetten vazgeçti, yeniden düşünmeye başladı. Aydınların bir kısmı AK Parti vasıtasıyla daha rahat bakmaya başladı, kimisi de çok uç noktaya savruldu ve darbe çığırtkanlığına kadar gittiler. Atatürk bunların zihninde şimdiye kadar olmadığı kadar Tanrı haline geldi. Müdahale etmeyen orduyu bile Atatürk'e şikayet ettiler, Genelkurmay başkanını masaya yumruk vurmuyor diye eleştirdiler.

AK Parti iktidarının ürettiği bir aydın tipi var mı?

AK Pati bu dönemdeki hassasiyetlere, siyasal eğilimlere tekabül ediyor. Bu zamandaki toplumsal gelişmelere bağlı olan bir aydın zihniyetini de taşıyor. AK Parti'nin değil ama bu dönemin ürettiği bir aydın anlayışından bahsetmek mümkün. Bunlar aynı zamanda birbirlerini besliyorlar.

AK Parti ile aynı fikir ve duygu dünyasını paylaşmadığı halde bugün pragmatik davranan bir çeşit aydın münafıklığı türemedi mi?

Olabilir… Stratejinin aydını varsa elbette taktiklerin de aydını vardır…

AK Parti zemininde aydınlar dönüşüyor mu, makulleşiyor mu?

Makulleşerek de dönüşebilir ama bir kısmı çok daha fazla Kemalist bir yöne kayıyor.

Hürriyet gazetesi korkunun popülerleştiği yer. Hürriyet stratejinin gazetesidir, toplum üzerinde sürdürülen büyük stratejinin basın ayağını oluşturuyor. Hürriyet aynı zamanda popüler yüzüdür stratejinin. İçinde dolaştığımız toprakların bir tür özetlendiği yerdir ve hiçbir şeyi temsil etmez Hürriyet. Strateji için konuşur, bunu bütün gazeteler biraz yapıyor ama zirvede Hürriyet var.

Kutuplaşma çıkar mı?

Bir takım insanlar kutuplaşıyor ama bu sadece din ve laiklik ekseninde değil… Bugün jakobenlerin geldiği nokta çok daha etnikleşen, duygusallaşan, felsefi temellerinden kopan bir hal. Eskiden Müslümanlar için, “bu insanlar cahil oldukları için kızlarına başörtü takıyorlar” diyorlardı, şimdi onları düşman safında görüyorlar. Kürtlere, “eğitirsek Türk vatandaşı olacaklar” diyorlardı ama belli ki şimdi bundan da vazgeçtiler, bütün kötülükler Kürtlerden geliyor diyorlar. Jakoben aydınlar gittikçe kendi kabuğuna çekiliyorlar. İçe kapanarak nefes almadan cemaatin korumasına sığınıyorlar. Ama öbür tarafta nefes alanlar ve gittikçe makulleşenler var. Yeni Türkiye'yi bunlar kuruyorlar. Üniversitelerde, gazetelerde bir birbirinden farklı insan çok sayıda insan birarada duruyor.

Örneğin Hürriyet Gazetesinde birbirinden farklı çok sayıda insanın olduğunu görebiliyor musunuz?

Hürriyet'te farklılık daha zor. Hürriyet korkunun popülerleştiği yer. Hürriyet stratejinin gazetesidir, toplum üzerinde sürdürülen büyük stratejinin basın ayağını oluşturuyor. Hürriyet aynı zamanda popüler yüzüdür stratejinin. İçinde dolaştığımız toprakların bir tür özetlendiği yerdir ve hiçbir şeyi temsil etmez Hürriyet. Strateji için konuşur, bunu bütün gazeteler biraz yapıyor ama zirvede Hürriyet var.

Peki Ertuğrul Özkök nasıl bir aydın?

Cumhuriyetin başında kurgulanan ehlileştirilmiş bir aydın vardır, Özkök tam da o ehlileşme hareketinin tezahürüdür. “Ey vatandaş, geçmişe ait ne varsa unut, toplum her gün yeniden kuruluyor” diyen biri. Topluma aklınla kalbini birbirinden kopart diyor.

Bir rol modeline dönüşebilir mi?

Dönüşebilir ama kökleri, derinliği yok, popülerliğini yitirince, sahadan çekilince rolden de düşer.

Ama Özkök tartışmalara yön veren, başlatan ve bitiren bir yönetici, yazar…

Korkunun popülerize olması zaten böyle.

Lümpenleşme ile aydın tavrı yan yana gelebilir mi?

Aydın denilince aklımıza teorik düşünen, analiz yapan, entelektüel söyleme sahip, halka ulaşmak için seviyesini frenleyen, sorumluluk duyan bir çerçeve geliyor ama gerçek böyle değil. Aydının dili refleksif olmalı, sokaktaki vatandaşın anlayacağı şekilde konuşmalı, anlamaya ve anlaşmaya çalışan olmalı. Bu anlamda Ertuğrul Özkök'ün dili sorun değil ama anlaşmaya çalışan bir adam değil. Dili kendi kabulünü sağlamak için kullanıyor.

  11.02.2008

© 2015 karakalem.net, *

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2BİREY VE ÖZGÜRLÜKÇÜ HÜMANİZMİN İSLÂM'I:Barış Devrim, 06.03.2008, İstanbul

MARKSİZM'DEN EVRENSEL DEMOKRASİYE, "DOMUZ BAĞI"NDAN TÜRBAN'A

A) "... Marx'ı takip ederek, Benjamin, pazar-temelli bir toplumda artık-kullanım değerinin (malların niteliksel belirleniminin) bir mesele olmadığını fakat değişim değerinin olduğunu ileri sürer. Emeğin ürünlerinin meta olarak sunulması onların değerinin düşmesiyle örtüşür -onlar fetişlere dönüşür. Bu çözümleme son zamanlarda Baudrillard tarafından radikalleştirilmiştir (1982). [Der symbolische Tausch und der Tod, München.] Metaların işaretlere dönüştüğü yerde, Horkheimer ve Adorno'nun belirttiği gibi (1947: 5), düşünceler zaten metalara ve dil de onların övgüsüne dönüşmüş olur. Bu değer düşmesinin bir maliyeti vardır; simge ve gerçeklik birbirine kavuşamayacak bir yarıkla birbirinden ayrılır. Gerçeklik ve kurgu ayrıştırılamaz hâle gelir. Benjamin'in Baudelaire'in şiirinde keşfettiği şey bu durumun sanatsal ifadesidir." (s. 178) (Kaynak: Willem van Reijen, “The Dialectic of Enlightenment Read as Allegory”, “AYDINLANMANIN DİYALEKTİĞİ'Nİ ALEGORİ OLARAK OKUMAK”, Theory, Culture & Society, Vol. 5, 1988, pp. 409-429, Çeviren: H. Emre Bağçe (Editör), Frankfurt Okulu, Doğu Batı Yayınları, 2006, Ankara içinde, s. 167-188.)

B) “... ben sonuçta yöntembilim yerine sorunsal demeyi yeğlerim.. Dürüst olmak gerekirse, bir çalışma yöntemine sahip değilim. Yaptığım şey varsayımları, gidebilecekleri en uç noktaya kadar götürmektir. Eğer buna bir yöntem denebilirse? Belki de en uç noktaya kadar kuramsal radikalleştirme denebilir? Ben buna kuramsal bir şiddet diyorum. Tek yöntem bu.. ama buna bir yöntem denemez.” (s. 70)

“Daha çok şu (binaire) ikili karşıtlıklara karşıyım, Marksizm-Kapitalizm gibi. Artık şeylerin bu boyut içinde okunabileceklerini sanmıyorum. Artık gerçek mantığın diyalektik mantık değil “olasılaştırma mantığı” (logique de potentialisation) olduğuna inanıyorum. ... diyalektik ya da yöntemsel, karşıtsal ikili terimlerle çözümlemeler bana yetersiz gibi geliyor ve zaten başaşağı gidenler de bunlar oldu. Marksist düşünce de kapitalist düşünce de aynı şekilde çalışıyor. ...” (s. 72)

(Kaynak: Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu, Çev. Oğuz Adanır, Ayrıntı Yayınevi, İstanbul, 1991)

C) “Postmodern filozoflar için hermeneutik, transendental ve diyalektik yöntemlerin yeniden kurulması artık pek olanaklı görünmemektedir; (her ne kadar bu durum, onlar için şu anlama gelmiyorsa da: mutlak olarak olanaksızdır ). Postmodern filozoflar, tümüyle dil içinde gerçekleştiği için, hiçbir söylemsel ve linguistik çıkarım ve konsensus oluşumunu kabul etmezler.”

(Willem van Reijen, “The Dialectic of Enlightenment Read as Allegory”, (“Alegori Olarak Okunduğunda Aydınlanmanın Diyalektiği”), Theory, Culture & Society, (SAGE, London, Newbury Park, Beverly Hills and New Delhi), Vol. 5, 1988, p. 417., Çev .)

D) “Nihilist olmak, radikal bir alay ve şiddet yoluyla egemen sistemleri tahammül sınırlarına kadar zorlayıp, bu meydan okumaya kendi ölümleri aracılığıyla yanıt vermelerini ihtar etmekse, o zaman ben kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilistim. Aynen başkalarının silaha sarılarak terörist olmaları gibi. Gerçeğin kendisi değil, kuramsal şiddet başvurabileceğimiz tek kaynaktır. Oysa bu bir ütopyadır.... Sistemin kendisi.de bir anlamda nihilisttir. Çünkü kendisini yadsıyanlar da dahil olmak üzere her şeyi ilgisizlik, kayıtsızlık kazanına boşaltmaktadır”. (J. Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde..., s. 60)

E) “... bugün Batı bir durgunluk aşamasındadır. Amaçlarını yitirmiş durumdadır. Nereye doğru gittiğini bilememektedir. Belki de bu yavaşlama diğerlerinin işine yarayacaktır. Belki de bu dinginlik, bu hız kesilmesi bir avantaj? Belki de onun olumlu bir şey olduğunu söyleyebiliriz? Batı’nın başarısızlığı bir yerde kendine rağmen bir çıkış yolu olarak kabul edilebilir. Bu da umut verici bir şeydir. Çünkü başarısızlık başka yolların varlığını haber verebilir. Belki de yeni modeller Batı kadar hırslı ve güçlü olamayacaklar. Çünkü Batı hâlâ güçlüdür. Ancak bir örnek olarak görülmesi sona ermiştir.” (s. 83-84)

(Kaynak: Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu, Çev. Oğuz Adanır, Ayrıntı Yayınevi, İstanbul, 1991)

F) "... Rasyonel düşünce, siyaset ve kültür alanındakinden hiç de az olmayacak şekilde anlam alanındaki bir tiranlığı dile getirir. Nietzsche ve Heidegger’e atıfta bulunan bir eleştiri bu tiranlığı ve her bir ideolojiyi yok eder. İster toplumsal gerçeklik düzeyinde ister metin düzeyinde veya metnin kendisinde olsun, geleneksel olarak anlam ve düzen şeklinde görülen şeyler kendisini, şimdi kendini mutlak olarak yerleştiren bir öznenin gayri meşru tasarımı olarak gösterir. Anlamın yıkımı egemen anlam-verici bir kişi olarak öznenin yıkımına işaret eder. Anlam olduğu müddetçe, o –Derrida’nın düşündüğü gibi- bir yapının ürünüdür veya daha doğrusu ’Farklılık’ın, yani bir gecikmenin, işaretler arasındaki farklılığın bir ürünüdür." (s. 177-178) (Kaynak: Willem van Reijen, “The Dialectic of Enlightenment Read as Allegory”, “AYDINLANMANIN DİYALEKTİĞİ'Nİ ALEGORİ OLARAK OKUMAK”, Theory, Culture & Society, Vol. 5, 1988, pp. 409-429, Çeviren: H. Emre Bağçe (Editör), Frankfurt Okulu, Doğu Batı Yayınları, 2006, Ankara içinde, s. 167-188.)

G) “İleride Batı büyük bir bunalıma girebilir. Hadiseleri tahlilde, çözüm yolları aramada ve bu türlü düşünce ve değerlendirmelerde Batı aydını Doğu aydınından daha önde. İşte böyle bir bunalım döneminde Batı aydınları arayışa geçebilir. İslâm, faziletli insanlarla temsil edilebilse ona yönelebilirler. Ama, karşılarında daha başka dinleri, inanç sistemlerini görürlerse, bu defa da ona yönelirler. İslâm’ın şimdiki temsiliyle İslâm’a yönelme çok zor görünüyor.” (...Amerika’da Bir Ay, 2001, s. 24-25)

H) "Her sanat türü bu görünüş/deyiş uçları arasındaki yerine göre sınıflanabilir. Sanat hakikati görünüşe dönüştürmekte, söyleyememektedir. Sanat Hegel için kötü konuşulan bir dildi, bir dil-öncesiydi. Bu nedenle onun ölümü Hegel'e acı vermemektedir. Sanat Kavrama ulaşamadı, büyüsünü bu eksikliğiden getiriyordu. Ama büyüleyen şeyin ölümü Aklın doğuşunu bildirmektedir. Sanat bizim nesrimizin söyleyemediği bir şeyi söyleyebiliyordu, diye düşünüp yakınmak gerekmez. Onun ölümü Dil'in doğuşudur.

ANCAK HEGEL DİL'E GEÇİŞLE HEMEN KAVRAM'A ULAŞILACAĞINI DA DÜŞÜNMEMEKTEDİR. ÇÜNKÜ BU DİL ANLIĞIN (ENTENDEMENT) DİLİDİR. AKLIN DEĞİL, ANLIĞIN (ANLAMA YETİSİNİN) DİLİ İSE HENÜZ TEMSİL EDİCİ ÖĞENİN TUTSAĞIDIR, HENÜZ GÖRME MODELİNDEN SIYRILAMAMIŞTIR. ..." (s. 110)

["HEGEL" İSİMLİ KİTABIN ORJİNAL METNİNDE OLMAYAN BU VURGULAR BANA AİT]

(Kaynak: Tülin BUMİN, "Hegel'de "Sanatın Ölümü" Üzerine Bir Deneme", T. Bumin, Hegel, [Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi], Alan Yayıncılık, 1987, içinde, s.104-113.)

I) “...Bir ölçüde Batılılar her şeyi müşahhasa kilitleyip resim ve heykelle objektife, sübjektife başkaldırmalarını ifade etmişlerdir. Fakat bizde, o bile olmamıştır. Olmamıştır çünkü bir kâinat telakkisi yok. Bunu için kanaat-ı acizanem mektep ve medrese varidatının birer çağlayan gibi çok büyük bir havuzda birleşmesi tasavvufu da, İslam’ın ruhî hayatını da beraber getirecek. Bu üçlü, ufkumuzu öyle açacak ki; şiirden nesre, nesirden değişik sanat dallarına kadar bide kâinatı yeniden keşfetme düşüncesi hasıl edecektir. Yerinde, Füsüs’da Muhyiddin İbni Arabi gibi konuşacağız.. Yerinde, Mektubat’ta İmam Rabbani gibi... Yerinde, pekçok yerleri itibariyle anlayamadığımız Bediüzzaman gibi konuşacağız... Buna da isterseniz bir ufuk açılması, kâinatla yeniden tanışma, anlaşma denebilir. Bir kere daha kâinatı keşfe koyulacağız. Hani ‘başkalarının telkinle elde ettiği şeyleri, evliyaullah keşfen anlar’ denilir ya tasavvufta, bunun gibi. Hiç olmazsa bir zümre, kâinatı, varlığı yeniden yorumlayacak. Böylece kaoslar silinip gidecek. Ama bu öyle bir anda olacak bir şey değil...” (s. 79) (UFUK TURU) “... Bu arada demokratik bir anlayışla isteyen insan Müslüman olur, isteyen şamanist kalır, isteyen sizin duygu ve düş

1çok iyiselma özcan, 12.02.2008, ankara

Ferhat hoca söylemlerine her zaman çok değer verdiğim bir insan.Çok doğru noktalara işaret ediiyor.Dikkate almak lazım.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut