Seminerler

Eski Said ve Yeni Said Üzerine Bazı Düşünceler

Abdussamet Demir

KARAKALEM SEMİNERLERİNİN üçüncüsü, 23 Mart 2003 Pazar Günü gerçekleşti. Abdussamet Demir’ın sunduğu seminerin notlarını sunuyoruz.

Bir çok yönden özgün bir şahsiyet olan gerek yazdıklarıyla ve gerekse hayatta iken hareketleriyle çok değişik alanlarda derin etkiler meydana getirmiş Said Nursi, kendi hayatını Eski-Yeni olarak ayrılmıştır. Said Nursi tarafından yapılmış olan bu dönemler üzerinde düşünmeyi amaçlayan bu çalışmanın aslında nasıl bir zor alan olduğu çalışılırken fark edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak doğrudan yapılmış bir çalışmanın olmaması bile sadece zihni tembellikten olmadığı belki konunun hem zorluğu hem de bir anlamda tabu olmasından kaynaklanmaktadır. Dikenli bir ağacın kabuklarını soymanın zorluğunu anlatan arap atasözünde olduğu gibi, konu sadece çetin olmakla kalmayıp aynı zamanda hem çalışan biri olarak beni hem de muhatapların bazı yaralarını kanatabilir. Onun için çalışmamızda öncelikle bizzat Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerine başvurmayı esas aldık.

Said Nursi uzun olan yaşamını iki ana döneme ayırmaktadır: Eski Said ve Yeni Said

Yeni Said Eski Said ayırımını yapan bizzat Yeni Said olduğuna göre, mümkün mertebe çalışmamızı Yeni Said’in Eski Said’i değerlendiren beyanlarına ve bu beyanların yorumlarına dayandırmaya çalıştım.

Said Nursi üzerine yapılan fikir eksersizlerinin önündeki ciddi engellerden biri de, bu alanla ilgili olarak düşünce hürriyetinin kısmen bizler tarafından Bediüzzaman’ı savunmak adına yapmış olduğumuz daraltmalardır. Risale-i Nur’un farklı şekillerde anlaşılması ve yorumlanması her nedense, nurcular tarafından çok iyi karşılanmamakta, bu şekilde farklılığa açık bir anlayışa en azından pratikte pek fazla hakkı hayat tanınmamıştır. Aslında korkulması gereken risalenin farklı şekilde yorumlanması değil, aksine, onun tek bir şekilde anlaşılması tehlikelidir. Böyle bir anlayış risalenin donuklaşmasına sebebiyet verebilir. Risalenin tek bir şekilde anlaşılması, risale etrafında oluşması gereken düşünce zenginliğini ciddi bir şekilde etkilemektedir.

Sadece soruların cevaplarını bilen, buna karşın kendi soruları olmayan veya sorgulamayan bir cemaat yapısı içinde Said Nursi’nin iyi anlaşılabilmesi mümkün değildir. Cemaat yapıları için ciddi bir zenginlik kaynağı olan bireysellik çoğu zaman bir tehlike kaynağı olarak görülmüştür. Halbuki, aynı kökten gelmelerine karşın “bireycilik” ile “bireysellik”çok farklı hususlara denk gelmektedir. Kanaatimce bireysellik cemaat yapıları ile çelişin bir kavram değildir. tersine, cemaat için önemli bir zenginlik kaynağıdır. Bir cemaatin bireylerinin bağımsız kişilikler halinde olması, ciddi bir zarar değildir. Ancak, bu aykırılık, birbiriyle rekabet eden, birbirine karşı kuşkuyla bakan bir yapıya bürünürse o zaman zararlı olur. Onun için cemaat yapıları bireyselliği teşvik eden ve bireyselliğin yeşermesine zemin hazırlayan ve bunu çoğaltan bir yapıyı gerek düşüşünce düzeyinde ve gerekse pratikte gerçekleştirmek durumundadırlar.

Yaşadığımız ülkelerin koşullarına benzer bir şekilde, Bediüzzaman’ın fikir dünyasının bazı cepheleri üzerinde yapılmış veya yapılacak çalışmaların Bediüzzaman’a ve onun davasına zarar vereceği refleksi bu alanın hakkı olması gereken düşüncenin açıklanması hürriyetini ciddi anlamda cendere altında tutmaktadır.

Said Nursi takipçilerinin, kabul ettikleri ve dünyalarına taşıdıkları Said Nursi ve Risale-i Nur’u bir başkasından aynen beklemeye haklarının olmadığını öncelikle belirtmemiz gerekir. Bu anlamda Said Nursi ile ilgili yerleşik kabulleri sorgulayan veya eleştiren düşüncelere hakkı hayat tanıyan bir atmosferin oluşması, Said Nursi etrafında oluşacak düşünce zenginliğinin önemli şartlarından biridir. Teorik olarak belki kısmen kabul ettiğimiz, eleştiri hakkını pratikte göstermediğimiz zaman Bediüzzaman’ın ifadesiyle “ hakkı kelam verilse sonra muaheze edilse biçare milleti ateşe atmak için bir plan”la karşı karşıyayız demektir.

Hayatının hemen her safhasında düşüncesini ifade etmekten dolayı mağdur edilen Said Nursi’nin, takipçilerinin, herkesten daha çok düşünceyi açıklama hürriyetinin değerini bilmesi gerekir. Çünkü insanlara hangi gerekçe ve saik ile olursa olsun, baskı yapan bir yönetim vahşi bir hayvandan daha fazla zararlıdır. Yeri burası olmamakla beraber, Konfüçyus’a bu sözü dedirten olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Konfüçyüs ve talebeleri Thai dağı eteklerinde gezerlerken, bir kadının ağladığını görürler. Talebelerinden biri neden ağladığını sorunca : Kadın:Çok acı çekiyorum. Bu çevrede bir kaplan var. Önce kayın pederimi parçalayarak öldürdü, sonra kocamı ve şimdi de oğluma vahşice öldürdü. deyince Konfüçyüs söze karışarak “öyleyse niçin başka bir yere gitmiyorsun?” diye sorar. Kadın şu ilginç cevabı verir: “Çünkü, buralarda insanlara baskı yapan bir devlet yok.” O zaman bilge Konfüçyüs öğrencilerine şunları söyler: “Kadıncağız haklı çocuklarım, baskı yapan devletler kaplanlardan daha korkunçtur. Bunu hiç unutmayınız.”

Unutmamak gerekir ki, bütün hürriyetlerin temeli ve esası düşünceyi açıklama hürriyetidir. Düşüncenin açıklanması ile yerleşik kabullerimiz sorgulandığı zaman, bunlara tepki vermemiz “insani” bir tavırdır. Ancak, yerleşik düşüncelerimiz sorgulanması sırasında zorlansak bile kendimizi devamlı olarak değişime açık tutmak durumundayız. esas olan bizim yerleşik kabullerimiz değildir. Esas olan hakikatın ortaya çıkmasıdır. Bu anlamda hakikati ortaya çıkarmaya yönelmiş her düşünce kendi içinde hürmete değerdir. Hakikatın keşifine yönelmiş bir düşünceyi yanlış bile bilsek onun bir doğru ihtimali taşıyan bir yanlış olduğunu unutmamak gerekir.

Düşüncesinin doğruluğuna inanan ve bu anlamda özgüveni olan kişiler ve gruplar aykırı düşünceleri sadece bir zenginlik olarak görürler. Gerek Eski Said’in ve gerekse Yeni Said’in başkalarının düşüncelerini açıklanmasından hiçbir korkuları olmamıştır. Aksine onları en aykırı düşüncelerini açıklamalarına “hodri meydan “ diyerek davet etmektedir. Bu tavır savunduğu hakikatlere olan güveninden kaynaklanmaktadır. Tartışılmaya kapalı yasak alan yoktur. Tartışmanın etik değerlerine uymak şartıyla. Risale-i Nur üzerinde tartışma kültürü ve hoşgörünün gelişmesine ciddi ihtiyaç vardır. Sadece övmenin olduğu yerde bağnazlık kaçınılmaz olarak vardır. Tartışılmaya ucu açık olmayan düşünceler bugün için yeterli olsa bile yarınlar için yetmeyebilir. Gülü herkes sever, ama yalnız güllerle bezenmiş papatyasız, kardelensiz, lalesiz... tez düze bir yapı noksan bir güzelliğe işaret eder. Bu anlamda Risale-i Nur ve Bediüzzaman etrafında tabular oluşturmaya kimsenin hakkı yoktur. Kanaatimce tabu konulardan biri de Eski Said ile Yeni Said ayırımıdır. Eski Said ile Yeni Said’i bütüncül olarak anlama gayreti, yerleşik kabullere bazen ters gelebilir.

Eski Said- Yeni Said ifadaleri bizzat Bediüzzaman Said Nursi’ye ait olup eserlerde oldukça sıklıkla ifade edilmektedir. Yeni Said Eski Saidden bahsederken birçok yerde esefli bir dil kullanır ve onu tenkit eder. Eski Said’i en iyi tanıyan Yeni Said’dir. Bizzat Bediüzzaman tarafından yapılmış bu ayrımın neliğini, nasıllığını ve niceliğini doğru olarak tespit edebilmek, bu ayırımı kabul etmekle ve farkları görerek Eski Said ile Yeni Said i birbiriyle kavga ettirmeden bir bütünü yakalamak –aradaki farkı da atlamadan-gibi bir gayretin içindeyiz. Bediüzzaman’ın hayatının bir kesitini Eski Said bir kesitini de Yeni Said olarak adlandırmasının ne anlama geldiğini veya gelmediğinin araştırılmasında nur talebeleri arasında iki ana temayülün olduğu görülebilmektedir.

Bu temayüllerden birine göre, Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı ve bütün eserleri bir bütündür. Birbiriyle çelişen hiçbir yön yoktur, her yazdığı eserin kendi makamında riyaseti vardır. Eski Said döneminde yazılmış kitapların özellikle içtimai ve siyasi alanlarda önceliği varken; Yeni Said döneminde yazılmış olanların ise, iman merkezli olması sebebiyle bu makamda önceliği vardır. Bediüzaman’ın Eski Said döneminde yazdıklarının bütünü de risale-i Nur külliyatındandır. Yeni Said Eski Saidi destekler, bu ayırım kemale doğru giden bir süreci ifade eder. Bu görüş sahiplerinin en çok başvurdukları metin Eski Said’e ait gazetelerde neşrettiği bütün hakikatlerde ısrarcı olacağına dair.

“Gazetelerde neşrettiğim umum hakikatte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletname-i Şeriatla davet olunsam, neşrettiğim hakaiki aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafından üç yüz sene sonraki tenkidat-ı ukala mahkemesinden tarih celpnamesiyle celp olunsam, yine bu hakikatleri, tevessü ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır “olan bu beyanadır.

Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden yazdıklarının bütününde kendisinin ısrarcı olduğu, zamanın ilcaatıyla ortaya çıkması kaçınılmaz olan bazı tashihler dışında fikirlerinde herhangi bir değişiklik olmadığıdır. Aslında bu görüş sahiplerine göre, Eski İle Yeni Saidler arasında hiçbir fark yoktur. Fark gibi görünen husus konjoktüreldir. Düşünce düzeyinde bir farklılıktan bahsetmeye imkan yoktur. Yeni Said Eski Saidin hayatında görülen harika durumlara sahip çıkmamak adına böyle bir ayırımı yapmıştır. Kanaatimce Risale i Nur talebelerinin büyük bir kısmı bu görüştedir.

İkinci grubu oluşturanlara göre Eski Said Yeni Said ayırımı bizzat Bediüzzaman Said Nursi tarafından yapılmış olduğundan bu ayırım oldukça önemlidir. Eski Said’in neden eski hayatını devam etmedi ve Eski Said neden Yeni Said’e inkılap etti? Sorularının cevaplarının aranması gerekir. Eğer, birincilerin görüşüne göre hiçbir fark yoksa Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatını Eski ve Yeni diye ayırması bir fantazimidir? Eski Said döneminde yazılmış ve Risale-i Nur şemasına bizzat Bediüzzaman Said Nursi tarafından dahil edilmemiş olan eserler ile Risale-i Nur külliyatı arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark özellikle birinci dönemde yazılmışlar aleyhine yeni dönemde yazılmışlardan yana tavır almak şeklinde ortaya çıkar. Eğer Eski Said ile Yeni Said arasında herhangi bir fark yoksa böyle bir ayırım abesle iştigal anlamına gelir.

Hemen belirtmek gerekir ki, Nur talebeleri içinde Eski Saidçiler _ Yeni Saidciler şeklinde bir isimlendirme yoktur. Ancak, bu yapmış olduğum ayırım zihinsel bir kategori olarak vardır ve risale okumalarında olduğu gibi tavır alışlarda da kendini açıkça belli eder. İçtimai hayatla, insan hak ve özgürlükleriyle, adalet, meşveret, yönetim biçimleri gibi daha ziyade kelami şeriatı ilgilendiren alanlarla ilgilenen nur talebeleri eski –yeni ayırımını yapmayanlardan oluşurken, ancak, bahsedilenleri kendi dünyalarında yeterince dahil etmemiş olanlar ise, adeta Eski Said’i görmezlikten gelirler, pek okunmazlar ve hatta zaman zaman okunmasına yasaklar konur. Alınan tavırı eski Saidin eserleri ile izah etmek pek mümkün olmaz denilebilir. Ne İsrail- Filistin savaşı ne de Amerika’ın Afganistan’da yaptıklarının ne de Irak karşı girişlen operasyonların fazlaca bir yeri yoktur. Ne de yaşadıkları ortamda yapılan insan hakları ihlalleri, ne gelirin dağıtımındaki adaletsizlik ( ki Eski Said’de “maişetteki müsavatsızlık “ yılanın yuvası olarak tehlikeli görülmesine rağmen ) ilgilenilen bir alan olmaktan çıkmıştır. En ılıman söylemle onlara göre “vazifemiz değildir “.

Bediüzzaman’ın takipçilerinin dışında kalanlar özellikle siyaset ile ilgili olanlar Eski Said ile ilgilidirler. Bunların içinde de özellikle “İslamcılar “ daha çok Eski Said’de gönderme yaparlar ve adete Yeni Said görmezlikten gelinir veya Yeni Said’in tavrı ve hareketi eskisine göre sönük görülür. Eski Said Yeni Said bütünlüğü içinde Said Nursi okunmadığı için Nur talebelerinin siyasal tavırları bunlar tarafından çokça eleştirilmiştir. Bütüncül bir bakış açısı geliştirilmediğinden dolayı bunlar Yeni Said’e hakkıyla nüfuz edememişler. İnsan hak ve hürriyetlerinin savunulmasını kendisine şiar edinmiş olanlar da Eski Said’le daha çok ilgilidirler.

ESKİ SAİD’İN YENİ SAİD’E DÖNÜŞÜM TARİHİ VE GERÇEKLEŞMESİ SÜRECİ

Bediüzzaman’ın anlatımından ES’den YS’e geçisin kesin bir tarihi vermek pek mümkün görünmemektedir. Ancak, bu dönüşümün bir süreci kapladığı rahatlıkla görülmektedir. Bediüzzaman’ın bu dönüşüm zamanını ve de dönüşümün nasıl gerçekleştiğini açıklamak bakımından 26. Lem’a olan İhtiyarlar Risalesindeki birçok rica bize yardımcı olmaktadır. Bediüzzaman’ın bu dönüşümün büyük bir kısmını İhtiyarlar Risalesinde anlatması çok anlamlı görünmektedir. Aslında ES ‘in YS’e dönüşümünün başlangıcını Bediüzzaman’ın Rusya’da esarette iken, tek başına kaldığı Volga nehrinin kenarındaki tatarların camisine kadar götürmek mümkündür. 9. Rica’da Bediüzzaman bu camide kaldığı uzun gecelerinde uyanık kaldığını ve Volga nehrinin kenarında, derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandığını bize söylemektedir. Bu gecelerdeki iç alemiyle ilgili hesaplaşmadan sonra, artık ES gibi insanların içtimai ve sosyal hayatına karışmamaya karar verdiğini ve geri kalan ömürünü inzivalarda veya mağalarda geçirmeye karar verdi. Artık O değişik bir ruh haletine girmiş bulunmaktaydı. Bu dönemde ES daha çok inzivayı tercih ederek, Abdulkadir’i Geylan-i, Gavs-ı Azam ve diğer manevi rehberlerin dua ve zikirlerini terkarlayarak, kendini alabildiğince dış dünyadan çekmeye çalışmıştır. Özellikle Cevşenül kebir kendi dönüşümünde etkili olmuştur. Bütün bunlardan sonra kendi ifadesiyle enesini mağlup etmiş bir YS. doğmuştur.

Kendi ifadelerinde bu arada “her nefis ölümü tadacaktır” ayetinin ikazında sıklıkla rabıta-i mevt ettiğini görmekteyiz. Bu dönemde Bediüzzaman henüz 45 yaşındadır. İşte Yeni Said’in doğuşu tam bu süreçte gerçekleşmiştir. Bu arayış sürecinde Bediüzzaman, kendisinin akıl ve fikrini hikmeti felsefe ile yaralı olarak hissetmektedir. Bu dönemde Bediüzzaman hem aklen, hem fikren hareket eden ehli hakikat arkasından giderek, bu yaralarını tedavi etmeye uğraşırken, hangisinin arkasından gideceğini karar vermeye çalışırken, İmam-ı Rabbani ona gaybi bir tarzda “Tevhid-i kıble et” derken, Eski Said “Üstad-ı hakiki Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur”diyerek doğrudan doğruya Kur’an’a yönelmiştir. (1277).

Bu yolculuğunun önemli bir boyutu, iç alemde nefsiyle dış alemde ise tabiat tağutlarıyla mücadelesini ve onları mağlup etmesiyle ilgilidir. Fatihanın sonundaki ayetin işaret ettiği, üç yolu Lemeat’ta anlatırken, bu yolların nelere denk geldiğini tahlile tabi tutar. Aynı konuyu YS. yeniden 30. sözde yeniden ele alırken bu üç yolu anlatır. İşte YS. doğuşu kendini bundan böyle sırat-ı müstakim olan Kur’an’ın cadde-i kübrasında bulmasıdır. Eski Said bu üç yoldan özellikle ikinci yolun bazı düşüncelerinden etkilendiğini, bu dönüşüm sürecinde bütün bunlardan arındığını söyleyebiliriz.

Dönüşüm tarihi ile ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: kendi ifadelerinde Eski Said ile Yeni Said’in ayrılma tarihlerini Rusya’dan firar ederek 1918 ‘de Istanbul’a gelmesinden iki sene sonra 1920 senesinin sonunda başlayarak 1921 de bittiği söylenebilir. Nitekim 17. Lem’anın mukaddemesinde “ Şu notalar ve Arabi risaleler. Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud suretinde göründüğü için, tağyir edilmeden mealleri yazıldı. Gerek mesnevi ve gerekse notalar telif tarihleri 1921 den başlayarak 1923 de bitmiştir. (Badilli sh. 459).

Ayrıca, kendisinin Ankara hükumeti tarafından Ankara’ya davet edilmesini anlatırken, 26. Lem’anın yedinci ricasında “ Bir zaman ihtiyarlığın başlangıcında Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkilap ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler, gittim... (Lemalar sh. )Bediüzzamann Ankara’ya çağrılışının 1922 senesinin sonları olduğunu düşündüğümüzde Yeni Said’in dönüşümünün bu tarihten önce olduğu anlaşılmaktadır. Bediüzzaman’ın Ankara’dan küsüp Van’a gitmesinden sonra, ki bu vakitte 46 yaşındadır- o güne kadar giymiş olduğu milli kıyafetini, çıkararak ulemaya mahsus elbiseleri giyinmeye başlamaştır. ( Badıllı I. Sh. 371)

Yine 1921 Ekiminde telif edilen Lemaat adlı eseri için daha sonra yazdığı bir mektupta “ Her iki Said’in iştirakiyle bir tek Ramazan’da iki hilal ortasında “ yazıldığını söyler ( Badıllı sh. 460). Bu beyanı bize Eski Said’in yeni Said’e geçişinin bir süreç içerisinde gerçekleştiğini söyler.

Yine 23 sözde kendisini Yeni Said’e döndürmüş olan bir hikayeden bahsetmektedir ve bu temsili vakı’anın ömrünün 45. yılında gördüğünü söyler. Bu da 1922 ye denk gelir.

Dönüşüm tarihlerinin tespitinin önemi şuradadır : Daha ziyade Eski Said’in Yeni Said’e dönüşümünü konjoktüre dayalı olarak izah etmek isteyen, yani kurulmuş veya kurulacak olan tek parti yönetimini gören veya sezen Bediüzzaman taktik değiştirerek siyaseti terk ettiğini söyleyenlere karşılık, bu değişimin konjoktürle hiçbir alakasını olmadığını söyleyenler açısından bu dönüşüm tarihi anahtar olabilecek bir görev üstlenebilir. Eski Said’in Yeni Said’e dönüşümünü kendisinin Ankara’ya çağrılışından sonrandan başlattığımız zaman siyasal dönüşümünün asıl etken olduğunu, buna karşın dönüşüm tarihini daha erken zamandan başlattığımız zaman tavır alışta kurulmak istenen tek parti yönetiminin etkisinin olmadığını veya tali olduğunu söylenebilir. Gerçek şu ki, Bediüzzaman’ın siyaseti terk edişinde 1920’lerden itibaren kurulmaya başlanan yönetimin etkisi vardır. Nitekim kendisi de 1911 yılında neşredilmiş ve 1950 den sonra kendisi tarafından gözden geçirilerek yayınlanmış olan Münazarat adlı eserinde “Eski Said, Nur’un parlak hasiyetlerinden gelen kuvvetli ümit ve tam teselli ile siyaseti İslamiyete alet yaparak hararetle hürriyete çalışırken diğer bir hissi-i kablelvuku ile dehşetli ladini bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadis-i şerifin manasından anlayıp elli sene ever haber vermiş. Said’in teselli haberelerini o istibdad-ı mutlak yirmi beş sene bilfiil tekzib edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri “ Euzu billahi mineşşeytani vessiyase” deyip siyaseti bırakmış Yeni Said olmuştur” diyerek yaşadığı zaman diliminin kendi dönüşümü üzerinde ne kadar etkili olduğunu söyler. (sh. 1943).

Her zamanın bir hükmü var diyen de kendisidir. Kendisini zamandan veya mekandan soyutlayarak yapılacak tahlillerimiz de sağlam bir zemine dayanmaktan mahrum kalabilir. Kanaatimce, Eski Said’in yaşadığı Osmanlı ortamı devam etseydi bile Bediüzzaman Yeni Said yöntemiyle bir hizmete devam edecekti. Böyle bir düşünce aksi Bediüzzaman’ı Türkiye hudutları dahilinde hapsetmek olur.

Eski Said’in Yeni Said’e dönüşümü sadece siyaset ile ilgili bir olay değildir. Siyasetin terki veya siyasetle iştigal eden farklı saidler belki oldukça önemli kilometre taşlarıdır.

Kanaatimce Nursi’nin Eskiden Yeniye dönüşümünü sadece Türkiye’de siyaset dünyasında meydana gelen değişiklikle izah edenleri haklı gibi gösteren en önemli şey, Said Nursi’nin hayatını Eski ve Yeni olarak ayırdığı dönemin Türk tarihinin ana dönemleriyle örtüşmesinden kaynaklanmaktadır. Eski Said Osmanlı bitiş tarihiyle bitmekte, Yeni Said Türkiye Cumhuriyetinin kurulması tarihiyle sanki başlamış gibi bir örtüşme, bu yargıya varanların temel hareket noktası olmaktadır.

Eski Said’in Yeni Saide dönüşüm tarihleri siyasal hayat bakımından oldukça demokratik bir ortamı yansıtır. İlk meclis içinde verilen demokratik mücadeleyi ve özellikle ikinci grup ile ortaya çıkan ortamı düşündüğümüzde Bediüzzaman’ın eski Said’den Yeni Said’e dönüşümünü siyaset alanının darlığı ile izah etmek mümkün değildir. Birinci Meclise İngilizlere karşı verdiği mücadele sebebiyle dikkati çektiğinden Ankara davet edilen Bediüzzaman birinci mecliste Hüseyin Avni’nin başını çektiği ve oldukça güçlü olan ikinci gruba destek verebilir ve bunları siyasal alanda destekleyebilirdi. Ancak, bütün bu demokratik mücadele ortamının varlığı Bediüzzaman’ı cezb edeceği yerde aksine onu siyasetten uzaklaştırmıştır. Bizimle beraber çalış tekliflerine karşı çıkarak “ Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor. Sizinle beraber çalışamaz. Fakat size de ilişmez. Evet ilişmedim ve ilişilenlere değil iştirak, değil temayül, bir teessüf ettim. “(Badıllı cilt 1. sh. 456. ). Ancak, bizzat Bediüzzaman’ın ifadelerinde Ankara çağrılırken Türkiye de tek parti yönetimin kurulması arzularının hissettiği ve siyasal alanda yapılacak bir şeylerin olmadığını belirten beyanlar da yok değildir. (Şualar, Envar Neşriyat sh. 333). Bu beyanlar dönüşümdeki etkilerden biri olarak kabul edilir yoksa dönüşümün tek başına bununla izahına cevap veremez. Aslında dönüşümü Türkiye’de ki bazı siyasal gelişmeler ile izah etmek Bediüzzaman ve Risale-i Nur hareketini yerelleştirmek anlamına da gelir. Halbuki, Bediüzzaman’ı ve eserlerini sadece Türkiye’de gelişen siyasal veya dini hayatla ilgili tahribatlara karşı gelen ve çapını sadece buna indirgemek çok doğru bir bakış açısı oluşturmaz. Yeni Said’in özelde muhatapları Türkiye insanı iken, onun risale-i nur’a biçtiği görev daha geniş ve tarihsel olarak daha eskilere kadar gider.

Ancak, bütün bunlar Eski Said’in Yeni Said’e dönüşümünde şartların hiçbir tesiri olmadığı anlamına gelmez. Çünkü, Bediüzzaman ‘da ibnüzamamandır. Bediüzzaman’ın bazı düşüncelerini ve mücadele yöntemini bulunduğu zamandan bağımsız olarak değerlendirmek bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Teşbihte hata olmasın nasıl ki, esbabı nüzul ve esbabı vurud birçok ayet hadisin anlaşılmasında önemli bir role sahip ise, Bediüzzaman’ın düşünceleri ve mücadele tarzını tarihi bağlamından bağımsız olarak yorumlanması doğru olmaz. İkinci meşrutiyet ortamında gazetelerde yazdığı makaleler o günün şartları dikkate alınarak ona göre değerlendirmeye tabi tutulmak gerekir. O günün şartları bağlamında okunması ve yorumlanması Eski Said’in gazetelerde neşrettiği makalelerin tarihin derinliklerinde kalan makaleler olarak onlara bakmamıza imkan tanımaz. Aksine bize düşen o tarihi bağlamı iyi anlayıp oradan günümüze yeni şeyler üretmektir. Eski Said bugün yaşasaydı şu olay karşısında bunu söylerdi diyebilmek için bu eski metinlerin yukarıda belirtildiği üzere okunması ve “şunu söyleyecekdi” yi Eski Saide ait yazılardan bulup ortaya çıkarmak bize düşen bir görev olarak durmaktadır.

Cemal Kutay tarafından Said Nursi isminin Teşkilatı Mahsusa ‘da görüldüğü belirtilmiş ise de Bediüzzaman’ın teşkilatı mahsusada çalıştığı iddiası tamamen yanlış olduğu gibi, bu unvanın da bu tarihlerde kullanıldığı doğru değildir. Bediüzzaman Kürdi lakabını Van’dan sürgün edilip Burdur’a geldiği zamana kadar kullanmaya devam etmiştir. En azından 1923 yılına kadar yayın dünyasında bu ismi ve lakabı kullandığı kesindir. Çünkü, 1923 yılında kullandığı Ankara’da yeni gün matbaasında bastırmış olduğu arapça “habab “ ve “ Zeylül Habab” adlı eserlerinin kapaklarında bu isim ve lakabın kullandığını görmekteyiz. ( Badıllı sh. 193). 1930’larda yazılan 16 Mektup’ta kendisine Said-i Kürdî denildiğini bunun ise bir ayrımcılığa işaret ettiğine dair soruya da detaylı bir cevap vermesi, kendisi tarafından kullanılmayan bir lâkabın bazı kesim tarafından kullanılmaya devam ettiğini göstermektedir. Hatta öyle ki, neredeyse bütün cumhuriyet tarihi boyunca kendisine karşı bir kısım çevreler tarafından kullanılan Kürdî lakabı- Cumhuriyetin Soyadı kanunu kabul etmesine karşın- kürt hareketinin 1980’den sonra ciddi bir sorun olarak ortaya yeniden çıkmasından sonra aynı çevreler bu Kürdi’yi Nursî’ye çevirmekte hiçbir sakınca görmemişlerdir.

SAİD’İN YAZDIĞI ESERLER

Eski Said ile Yeni Said ayırımında en temel noktalardan biri bu dönemde yazılan eserlerin ayrımında kendini göstermektedir. Bediüzzaman genç yaşından itibaren eserler telif etmeye başlamış ve bu telifat hemen hemen ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Bizzat Bediüzzaman Said Nursi’nin kitaplarına baktığımızda kendisinin yazdıkları ile ilgili olarak üçlü bir ayırımın yapıldığını görebiliriz : Bunlardan birinci eski Said Döneminde yazılanlar, ikincisi Yeni Said döneminde yazılanlar ve nihayet eski Saidle Yeni Said’in beraber yazdıkları. Belki bir dördüncü grup ise eski said’in yazdıkları ancak Yeni Said’in yeni said döneminde yazılanlara dahil ettiği eserler.

Eski Said yazdıkları eserler şunlardır;

l. Arapça “Reçetet-ül Avam”veya “ El Ekrad”1912,

2. Reçetet-ül Ulema veya Saykal-ül İslam 1912

3. El Hütbet-üş Şamiye, 1911-1912 iki baskı

4. Türkçe Münazarat, 1911

7. Türkçe Deva’ül Ye’s, 1911

8. Nutuk, 1912.

9. Türkçe Divan-ı Harbi Örfi ve Said-i Kürdî 1911-1912 İki baskı

İşaratül İcaz

Yukarıda sayılan eserler salt Eski Said dönemi eserleridir.

Tam Yeni Said’e geçilmeden telif edilmiş bazı eserlerde tarihsel olarak Eski Said dönemi eserleri arasında zikredilebilir. Bunlar arasında Mesnevi Nuriye, Lemeat, Sunuhat gibi eserleri zikredebiliriz. Bunlara İşaratül İcaz adlı kitabı da ekleyerek diyebiliriz ki, bu eserler Eski Said ve Yeni Said’in müşterek telifatıdır. Çünkü Bediüzzamanın bu meyanda beyanları vardır.

Bediüzzaman bir yerde Lemaat için Eski Said’in son telifatı olarak bahsetmekte iken, başka bir yerde ise Eski Said ile Yeni Said’in iştiraki ile yazıldığından bahsedilir.

Bediüzzaman’ın Eski Said’den Yeni Said’e geçiş dönemi eserleri, muhteva olarak bir yönüyle Eski Said dönemi eserlerine benzemektedirler. Başka bir açıdan olarak Yeni Said dönemi eserleriyle büyük paralellikler arz etmektedirler. Aynı şekilde 1918 –1923 yılları arasında kendisinin beş senelik hayatı, mücadele yöntemi bakımından Eski Said’e benzerken, ahiret ehli olarak elini dünyadan çekmesi, akli tefekkürden ziyade kalbi tefekküre yönelmesi Yeni Said’e benzemektedir.

Eski Said’in yazdıklarını sadece kitaplarla sınırlı tutmakta doğru olmaz. Çünkü eski said aynı zamanda meşrutiyet ortamında yayınlanan Serbesti, Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi, İkdam, Sebilülreşat ve Volkan gibi birçok gazetede makaleler de yazmıştır. Bu makalelerin önemli bir kısmı Volkan’da yayınlanmıştır. Sadece Volkan gazetesinde Bediüzzaman imzasını taşıyan 18 adet makale mevcuttur.

2. Yeni Said’in yazdıkları genel olarak Risale-i Nur külliyatından ibarettir. Risale-i Nur külliyatına dahil edilmiş olan Barla, Emirdağ Lahikaları ve kendi talebelerinin mahkeme müdafaları da Risale-i Nur külliyatına kendisi tarafından dahil edilmiştir.

4. Nihayet telifatlar arasında eski Said döneminde yazılmış olup yeni Said’in risale-i nur şemasına dahil etmiş olduğu eserler. İşaratül İcaz ve Lemeat adlı eserleri sayabiliriz.

ESKİ SAİD DÖNEMİ VE ESERLERİNİN KISA BİR ANALİZİ.

Eski Said’in anlaşılması için;

1. Eski Said’in yaşadığı dönemin siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik şartların iyi tahlil edilmesi gerekir.

2. Eski Said kime karşı yazmakta idi. muhataplarının bilinmesi gerekir.

3. Eski Said’in yaşadığı dönemde siyasal iktidarla ve muhalefetle ilişkisinin ortaya çıkarılması,

4. Eski Said’in kullanmış olduğu kavramlar o günün bağlamında ne ifade ettiğinin araştırılması ve cevaplandırılmasının yapılması gereklidir.

Eski Said’in hayat kesitine bakıldığında, Osmanlı’nın tamamen dağılma sürecine denk geldiği görülür. Bu dönem şartlarının Eski Said’in düşünceleri üzerinde etkili olduğunu rahatlıkla gözlemleyebilmek mümkündür. Eski Said doğuda tasavvufla dolu bir çevrede büyümesine karşın, tasavvufun onun düşüncesi üzerinde ne kadar etkin olduğunu dair çok fazla kanıt yoktur denilebilir.

Eski Said’in düşüncelerini etkileyen harici faktörler nelerdir? diye düşündüğümüz zaman, Osmanlı’nın bu dönemindeki etkili düşünce hareketlerine bakmamız gerekir. Genç osmanlılar ve Jön Türklerin düşünceleri üzerinde etkili olmuş iki ana düşünceden söz edebiliriz. Bunlardan birinci, Osmanlı entelektüelleri büyük bir kısmı tarafından benimsenen ve 1908 ‘de hürriyetin ilanı ile Osmanlıda uygulanan liberal ağırlıklı düşüncelerdir. Gerek yazdıklarından ve gerekse Yeni Said’in beyanlarından, bu dönem düşüncelerinin etkisi altında bu fikirlerin bazılarını benimsediği ve bazı düşüncelerin islam ile olan örtüşmesinden dolayı bazılarını adapte ettiğini görüyoruz. Genelde Osmanlı’nın ve özelde doğup büyüdüğü yer olan doğu vilayetlerinin ekonomik geri kalmışlığı, içinde yetiştiği medreselerin vahim durumu, gibi durumlar Eski Said’i modern bilimleri öğrenmeye ciddi bir şekilde teşvik etti. bu cümleden olarak Eski Said tarih, coğrafya, matematik, jeoloji fizik, kimya, astronomi ve özellikle felsefeyi öğrendi. Modern bilimleri öğrenmekteki temel gayesi, bunları güncelleyerek İslam ile olan mutabakatını anlatmak ve böylelikle İslam’a yapılan saldırılara cevap verebileceğini düşünüyordu. Bilime çok önem vermesinin sebeplerinden biri de; teknoloji ile maddi ilerlemenin esasını oluşturmasıydı.

Sosyal planda, Osmanlı toplumunun karşı karşıya kaldığı problemlerle ilgili olarak üretilen, meşveret, parlamento, anayasa, hürriyet, istibdat, ilerleme, medeniyet, vatan, millet gibi Yeni Osmanlılar ve onların halefleri olan Jön Türkler tarafından kullanılan terminoloji oldukça fazla kullanmıştır. Belki onlardan ayrıldığı temel nokta bu kavramların hemen bütünü İslam ile ilişkilendirmesi, bu kavramların içini İslam ile doldurma gayretidir. Eski Said dönemindeki birçok kişi gibi, İslam medeniyetinin kurulması ve bu arada Osmanlı’nın kurtuluşuna reçete olarak anayasal meşrutiyet ve hürriyeti görüyordu. Eski Said, Hutbe-i Şamiye’de İslam dünyasını saran altı hastalığı sayarak, bunlara karşı Kur’an eczanesinden bulduğu ilaçları tedavi için önermektedir. Özellikle geri kalmışlık problemiyle ilgili olarak, İslamın nasıl maddi terakkiye istidat ve kabiliyetinin sahip olduğunu izah etmektedir. Bütün bu gayretlerin önemli bir sebebinin İslamın maddi terakkiye engel olduğu veya maddi olarak geri kalmışlığın sebebinin faturasının İslam’a çıkarılması gayretlerine cevap oluşturma arayışıdır.

Osmanlı toplumundaki yayılan ve aydınlar arasında ciddi taraftar bulan biyolojik materyalizm, Nursi’nin mücadele alanının çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. biyolojik materyalizm ilk önce mekteb-i tıbbiyede taraftar bularak gelişmiştir. Bu düşüncenin ilk olarak Mekteb-i Tıbbiye’de gelişmesinin temel sebebi, özellikle Fransa’da gelişen pozitivist felsefeyle ilgili kitapların Osmanlı’ya getirilmesi ve bu kitapların bu okulda çok taraftar bulmasıdır. Bu taraftarlık eğiticilerinde büyük katkısıyla olmuştur. O güne kadar büyük belirleyici olan din ile bu felsefenin esasları arasında ciddi çatışmalar meydana gelmiştir. Bu düşünce sonradan din ile pozitif ilimler arasında çatışmanın olduğu şeklinde kabul edilmiştir. Osmanlı düşünce hayatı üzerinde derin etkiler bırakan, Beşir Fuad, Abdullah Cevdet ve Rıza Tevfik gibi düşünürlerin ve dindar olan bir kişinin kısa zaman sonra biyolojik materyalizmi benimsemesi de bunu teyit etmektedir. Bu materyalist düşüncelerden etkilenenlerin pozitif bilim yöntemlerini sosyal ve siyasal olaylara da aynen uygulamak istekleridir. özellikle Ludwig Bücher’in “Madde ve Kuvvet “ isimli eseri bunlar üzerinde çok etkili olmuştur. Zamanla Dr. Abdullah Cevdet’in başını çektiği bu aydınlarda pozitivist felsefe tamamen dinin yerine ikame edilmek istenmiştir. (Bir siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Şükrü Hanioğlu sh. 9 vd. )

Eski Said yukarıda belirtilen hareketlerden birincisi ile ilgisi müspet ve onların düşüncelerini bir anlamda –kısmen de olsa – İslam’a uyarlama şeklinde de olsa, bu ikinci düşünce hareketine karşı yani bir anlamda bilimin materyalist yorumu ile karşıtlığı vardır ve bunlara karşı cevaplar üretme gayreti içindedir.

Muhakamet ve İşaratül İcaz adlı eserlerinde evrim, maddenin ezeliyeti, tabiatın yaratıcılığı, sebep- sonuç ilişkeleri gibi daha birçok mesele hakkında yorumlar geliştirmiştir.

Bununla o günün atmosferinde yoğun ilgi bulan İslamiyete aykırı düşünceleri çürütmek gayreti gütmüştür. Bunları yaparken, bilimlerin bazı verilerini kullanmıştır. Fen bilimlerinin Kur’an ile olan uygunluklarına dikkati çekerken, bilimlerden çeşitli örnekler vermekte, İslamiyetin her meselesinin akıl, mantık ve hikmet üzerine müseses olduğunu işaret etmekteydi. Eski Said’de biyolojik ve diğer bazı bilimsel gerçeklikleri İslam ile mezc ettirmek gayreti çok görünür. Başka bir deyişle bilimlerle İslam arasında çatışmanın olmadığını ispat etmek gayreti çok fazladır. Bunu sadece modern bilimlere karşı soğuk duran ulema sınıfının tavrı sebebiyle olduğunu söylemek çok doğru olmaz. Çünkü, Yeni Said bu tarzı daha sonra çok tenkit edecektir.

ESKİ SAİD DÖNEMİ ESERLERİNİN ÖNCELİĞİ

Eski Said’in topraklarının büyük bir kısmını kaybetmiş ve kalanlarını da kaybetmek tehlikesi yaşayan ve içindeki unsurların hürriyet hareketleri sebebiyle hak talebinde bulunduğu ve bunun sonucu ayrılmak isteyen kısmen terakki etmişlere karşın, müslüman unsurların maddi terakki itibariyle oldukça geri kaldığı ve cehaletin dizboyu olduğu bir ortamın içinde yaşamıştır. Osmanlı imparatorluğu, (nekadar sayılırsa)İran ve Afganistan hariç bütün islam alemi sömürge veya yarı sömürge durumundadır. Dağılmak tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş Osmanlının bu sıkıntıdan kurtarılması için geliştirilen, dört ana fikir hareketi vardır. Bunlar, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçlük ve Batıcılıktır. Bunların içinde de zamanla türkçülük ve Batıcılık galip gelerek İttihatçıları iktidara taşımıştır. Ancak, ittihaçılar ise, iktidara az bilgi ve çok kinle gelmişlerdir. Eski Said’in hayatının bir dönemi, istibdad döneminde bir kısmı ise, hürriyetin ilanı ile beraber ne yapacağını bilmeyen zincirden kopmuş bir arslanın durumunu andıran bir ortamda geçmiştir.

Bediüzzaman böyle bir ortamda hasım gruplara karşı yazmıştır. Batının felsefesine karşı düşünceler üretmiş, cehalete karşı mücadele etmiştir. Maddi terakki itibariyle geri kalmış İslam toplumunu maddi cihetiyle terakki ettirmek gayreti içindedir. Eski Said daha çok harice konuşan biridir. Eski Said’in muhatapları arasında enfüsi alemin yeri ya yoktur veya çok azdır. Eski Said’in enfüse konuşmasının ilk dersini Mesnevi Nuriye içinde görmek ve Mesnevinin ise Risale-i Nur külliyatına dahil edilmesi anlamlı görünmektedir.

Eski Said yaşadığı dönemde siyasal iktidarlarla veya muhalefetle yakın bir ilişki içindedir. Bu ilişkinin muvafık veya muhalif olmasının da çok büyük önemi yoktur. Çünkü siyasal iktidarla beraber olmakla, karşı olmak arasında çok fazla bir farkın olmadığını söylenebilir. Eski Said’in siyasal iktidarlarla ilişkileri olmasına karşın, hiçbir zaman kendisi devletçi olmamıştır.

Eski Said, belirtilen şartlar içinde hizmete atılırken, bazen batılı anlamda siyasi kavramlar kolleksiyonunu zorunlu olarak kullanmıştır. Gerçi bu kavramların içini islam ile doldurmak istediği ve bu hareketleri İslami bir mecraya sürüklemek istediği tartışmasızdır. Bediüzzaman gibi bir çok İslamcının bu kavramların içini İslam ile doldurmalarına karşın tartışmaların batının siyasi kavramlar kolleksiyonu içinde geliştiğini göz ardı etmemek gerekir. Batının istediği kavramlar tartışılmıştır. Yakın tarihimizin acı fakat gerçeği olan, hemen bütün tartışmaların batılılaşma ekseninde yapılmış olması halinden ikinci meşrutiyet ortamı da muaf değildir. Tam bu şartlar altında yapılan tartışmaların içindeki Bediüzzaman’ın islamcılarla örtüşen birçok yanları olmasına karşın, onlardan ayrılan gizemli bir yanı da olmuştur. Bu yönünü ancak, Yeni Said evresine bakarak anlayabiliriz. Bu da kendisinin devamlı yeniliğe açık olması, kendisini eleştirebilmesinde yatmaktadır. Bu yön itibariyle muasırı islamcılardan hiçbirisine benzememektedir.

Eski Said döneminde yazılmış kitapların ve gazetelerde neşredilen makalelere baktığımızda Eski Said’in meşrutiyet öncesi ve sonrası dönemin teorik ve pratik çabalarını aksettiren siyasi ve içtimai derslerin çok ağırlıklı olduğunu rahatlıkla görebilmek mümkündür. Meşrutiyet ortamının en çok konuşulanları olan hürriyet, adalet, müsaavat, meclis, gayrimüslimlerin statüleri ve yönetime katılmaları, ittihadı islam, meşveret, gibi kavramların Bediüzzaman’ın bu eserlerinin omurgasını teşkil ettiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. İslam aleminin bütün bu problemlerine çözüm ararken geliştirdiği teorik izahlar ve aynı zamanda bunların pratiğe geçebilmesi için verilen siyasi mücadele ve direniş dikkati çekmektedir. Bu yönüyle Eski saidin eserleri her zaman sosyal yönü ağır basan cevval bir çözüm arayışı içerir. Eski Said bu anlamda gayreti sonucu ortaya çıkarmaya yönelmiştir. Bu dönem eserleri Genelde İslam aleminin özel de ise Osmanlı coğrafyasının insanlarının problemlerinin çözümü birinci gündem maddesidir. Kendi tabiriyle siyaset tabiplerine teşhisi illeti gösterme gayretleri çok belirgindir. Bunun için dağ ve sahrayı bir medrese yaparak meşrutiyeti anlatır. ( münazarat sh. ).

Siyasal olarak islam ve batı medeniyeti mukayesesinde o islam medeniyetini şiddetli bir şekilde savunur. Bu anlamda batı medeniyeti ile hesaplaşmaya girer ve kendisi dönemin bütün olumsuzluklarına osmanlı ülkesinin adeta tarümar olmasına karşın son derece ümitvardır. “Şark husumeti, İslam inkişafını boğuyordu, zail oldu ve olmalı. Garb, husumeti İslamın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir. Baki kalmalı.... Evet ümitvar olunuz, şu istikbal inkilabı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır. (sunuhat sh. 36).

Eski Said’in birinci dönem eserleri ile O’nun mücadele yöntemine baktığımız zaman, Bediüzzaman’ın bir varsayımla hareket ettiğini görürüz. O Kur’an etrafında sağlam surların olduğunu, küfrün imana meydan okuyacak bir durumda olmadığını düşünüyordu. Böyle bir atmosfere göre, onun önceliği genelde islam aleminin özelde ise, Osmanlı imparatorluğunun islahı idi. Böyle bir neticeyi gerçekleştirmek içinde bulduğu çözüm siyaset yoli ile dine hizmet etmek idi. Avrupanın dünyevi meydan okumalarına karşı kendi ifadesiyle onların silahları ile onlarla mücadele yöntemi idi.

Eski Said’in eserlerinde ön plana çıkan önemli konulardan biri hürriyet meselesidir. Bediüzzaman’ın düşünce yapısı içinde ferdin fertle ilişkisi ferdin toplum ile ilişkisinde hürriyet kavramı önemli bir yer tutar. Ancak, onun hürriyet anlayışı kaynağını imandan alan ve islamın terbiyesindeki bir hürriyet anlayışıdır. Yoksa, akide ile ilişkilendirilmemiş bir hürriyet kavramı Bediüzzaman’ın yabancısıdır. Hürriyetin parlamasının en önemli şartı olarak o imanı görmektedir. “ Zira rabıta-i iman ile Sultan-ı Kainat’a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ve tenezül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi o adamanı şefkat-ı imaniyesi bırakmaz. Evet bir padişahın doğru bir hizmetkarı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkar tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa hürriyet parlar. İşte asr-ı saadet .... ”(Münazarat sh. ).

Eski Said’in yazdıkları içinde yeni Said tarafından risale-i nur şemasına dahil edilmeyenler genellikle islam vurgusu fazladır. Daha ziyade Kur’an’ın temel dört gayesinden adalet kavramı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Eski Said’in bu eserleri ağırlıklı olarak kelami şeriatın şerh ve izahlarını içerir. Takvanın gereği olan Hukukullah ile hukuku ibada bihakkın riayet etmenin, hukuku ibad kanadıyla Eski Said çok ilgilidir.

Eski Said’in ilk evresinde yazılan eserleri, insanın insan ile ve insanın yönetimle ilişkisindeki durumu çokça incelenir. Başka bir deyişle bu eserler daha çok “hukuku ibad”’ın çerçevesini belirtmeyi amaçlar. Bu anlamda islam tarihi tahlilleri ve sapmalar masaya yatırılır. Özellikle Muhakemat adlı eserde Bediüzzaman “ mazi” olarak gördüğü İslamiyetin çıkışından itibaren beşinci asırdan sonraki dönem genel kabullerin aksine çok eleştirilir. Hatta öyleki, Bediüzzaman göre bu dönem kuvvetin hakkı mağlup ettiği bir dönemdir. Bu dönemde genellikle “kuvvet ve heva ve tabiat ve müyûlat ve hissiyat olduğundan her bir emirde –velev filcümle olsun –istibdad ve tahakküm var idi. ” (muhakemat sh. 32. ) Eski Said’in bu eserlerinde öz eleştiri çok yoğundur. İster kişinin bir diğeriyle ilişkisindeki sapmalar ve isterse yöneten ve yönetilen anlamındaki kırılmaların islami bir mecraya oturtulması gayretleri fazladır. Bu anlamda Muhakamet’ı Saykal’ül İslamiyet olarak adlandırmış olması anlamdır.

Başkaları tarafından hangi sebeple olursa olsun kişinin hukukuna yapılmış tecavüzleri bertaraf etme ve kişiyi kendi dünyasında padişah yapma faaliyetlerinin teorik ve pratik örneklerini sergiler Eski Said. Kelami kuralların asrı saadet modeline göre yeniden hayatiyet kazandırma gayretindedir. Bir anlamda bu gayret mümin’in dünyasının islamileştirilmesidir. Genel olarak Eski Said’in vurgusu, dünyada islamca bir yaşayışı dünyevi sonuçları elde etmekte dahil olmak üzere temin etme gayreti önceliklidir. Bu anlamda Eski Said’in maddi terakkiye vurgusu en çok dikkati çeken husustur. Muhakematın özellikle ilk makalesinin hemen hemen esası müslümanların maddi terakki itibariyle geri kalmışlığının tahlillerini içerir. Ya da münazarat okunduğunda en önemli vurgunun hürriyet meselesi olduğu anlaşılır. Nitekim, hürriyet sevdasının kendisine her şeyi terk ettirdiğini ve hatta o sevda ile rüyalarında hürriyeti takip ettiğini beyan eder. ( münazarat sh. ). Ancak, bütün bunlar hiçbir zaman Eski Said’i modernite anlamında bir modernist olduğunu göstermez. Ayrıca, Eski Said’in hiçbir ifadesinde batıya karşı özür dileyici bir tavır görülmez. Onun batının islam hakkındaki beyanlarına bazen başvurması, oryantalilist bir bakışla efendinin hizmetkarı hakkında söyledikleri tekrarlaması gibi bir tavır asla değildir. Anglikan kilisesinin sorularına karşı tavrı, bunun en iyi örneğidir. Mağrurane sorulan soruya, tükürük ile cevap veren birinin özür dileyici tavrından bahsetmeye imkan yoktur.

Terakki ve gerekse hürriyet için yaptığı vurguların ayrılmaz vurgu parçalarından biri de bunların “ islam dairesi” ndeki veya “ adab-ı şeriatla mütezeyyine “ olmaları gerektiğine dair şartlardır. Aynı şey meşrutiyeti meşrua ifadesiyle meşrutiyet için de vurgulu bir şekilde belirtilir.

Eski Said’in ismi Adl’den daha çok anladığı insanların gerek birbirleriyle ve gerekse yönetimle olan ilişkilerindeki adalettir. Yani daha ziyade adaletin dünyaya bakan yönüdür. Ancak, bunun aksine yeni saidin bakışı daha geniştir. O hem şeriatı fıtriyedeki adaleti hem de şeriatı kelamiyedeki adaleti anlatır. Eski Said’in eserlerinden münazarat ve Sunuhat adlı eserler ciddi yıkılmaya yüz tutmuş en azından çatlamış olan müslümanların medinesini yeniden inşa etme gayreti içerir. İslamın hayatı içtima ile ilgili düzenlemelerinin evrenselliğini ispat etme gayretleri içerir.

YENİ SAİD’İN GÖZÜYLE ESKİ SAİD DÖNEMİ ESERLERİ

Risale-i Nur’un 1949 yılında tamamlanmasından sonra Bediüzzaman Said Nursi’nin 1950’yılından itibaren yeni telif eserler yazmak yerine Eski Said’in eserlerini aradığını ve bunları okuduğunu görmekteyiz. Bu dönemde yazmış olduğu eserlerini başta Lemaat, sonra arapça İşaratül İcaz’ı ve bunları takiben Hutbe-i Şamiye ve arabi Mesnevi Nuriye eserlerini talebeleriyle beraber okumuş ve onlara şerh ve izah ederek dersler vermiştir. Ayrıca İşaratül icaz ve Mesnevi Nuriye adlı eserlerini kardeşine tercüme ettirmiş, Hutbe-i Şamiye adlı eseri ise bizzat kendisi arapçadan türkçeye çevirmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin dünyasında eski Said’in eserlerinin ne kadar önemli bir yer işgal ettiği açık bir şekilde görülmektedir: Nitekim 1950 ‘de yazmış olduğu bir mektubunda Lemaat adlı eseri talebelerine ders verirken, Van’da talebeleriyle geçirmiş olduğu hatırasını tazelemiş olduğunu söyler. Sh. 1827. Bu eseri için “bütün cümleleri vecizeler nevinden olan matbu lemaat “ olarak söz etmektedir. (Badıllı sh. 1650). Daha sonra yazmış olduğu bir mektup ta ise, Lemaat adlı eserini Risale-i Nurdan otuzüçüncü sözün sonuna ekletmiştir. Hatta daha sonradan Lemaata düşmüş olduğu bir haşiyede yeni Said döneminde telif edilen İktisat risalesinin bu kısa bahsin tamamen bir açılımı olduğu belirtilir. ( sh. ) Yine bu mektupta bu eserin Risale-i Nur’un mühim bir kısmının çekirdeklerini ve tohumlarını ihtiva ettiğini, içtimai hakikatleri çok özlü sözlerle ifade etmesini medh eder. Bu eserin “içtimai mesnevi” olarak vasıflandırır. (Badıllı sh. 1651). Sh. Yine Lemeat’ı daha sonra yazılacak olan Risale-i Nur’a bir müjdeci olarak görür. Sh. 1827.

Lemaat hakkındaki düşüncelerinin aynısı İşaratül İcaz adlı eseri içinde devam ettirmiş Yeni Said olarak mütaala ettiği zaman bu eser için “ umum Risale-i Nurun bir fihristesi, bir

ve o Nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırrı-ı i’caz-ı Kur’anın bir menbaı “ olarak söz edilmektedir. (Badıllı sh. 1652). Hatta bu eserini türkçeye tercüme etmeye bizzat kendisi teşebbüs etmiş ancak kendisi bunu yapamamıştır. Bunun üzerine bu eseri kardeşine tercüme ettirmiştir. Talebelerinden Hafız Halid’in bir mektubunda yazdığına göre, Yeni Said İşaratül icaz adlı kitaptan bahsederken, Bediüzzaman’ın kendisine, “Harb-i Umumi ve hadisat ve neticeleri mani olmasaydı, İşaratül İcaz’ı Allah’ın tevfiki ve izniyle altmış cilt yazacaktım. İnşallah, Risale-i Nur, ahiren o mutasavver harika tefsirin yerini tutacak” dediğini mektubunda yazmaktadır. Sh. 1469

Bu faaliyetlerinin Mesnevi Nuriye için de kendi sağlığında devam ettiğini görmekteyiz.

Eski Said’in eserlerinden olan Münazarat adlı esere telifinden otuzdört sene sonra baktığını söyler ki, Münazarat’ın ilk telifinin 1911 yılı olduğunu düşünecek olursak bu tarihin 1945 yılı olduğunu görürüz. Dördüncü meselenin yazıldığı bir ortamın hemen sonrasında Münazarata bakılmış olması ve Münazarat adlı eseriyle ilgilenmiş olması bana çok anlamlı görünmektedir. Münazarat’ın ruhu ve esası olarak Medresetüzehra’yı görmesi ve bu medresenin hakikatının ileride çıkacak olan Risale-i Nur’a beşiklik ve aynı zamanda zemin hazırlaması görevleri Eski Said eserleriyle Risale-i Nur arasındaki ilişkinin devamının delilleri olarak okunabilir. Aynı şekilde Beşinci Şua’nın hemen baş tarafında verilen bilgide bu risalede yazılmış olan birçok meselenin kırk sene evvel yazılmış olan Muhakemat adlı eserdeki birçok meselelere bir tetimme olmak üzere yazıldığını görmekteyiz. Sh. 883. Aynı Muhakematı tefsir mukaddimesi olarak vasıflandırır. Sh. 942,

Muhakemat’ta haşre ait deliller, İşaratül İcaz’da daha da genişletilmiş, kainattaki nizam ve intizamın, takip edilen hikmet ve maslahatlardan hareketle haşrin geleceğini dair izahlar Yeni Said evresinde Onuncu ve yirmi dokuzuncu sözlerle daha geniş bir şekilde ele alınmıştır. Yeni Said onuncu sözdeki haşre dair delil ve izahların “kalbi imanı kamil seviyesine yükselttiğini belirtirken, Eski Said’in haşre dair kullandığı delilleri ise “yalnızca nefsi teslime

kalbi kabule izhar eden” izahlar olarak görmektedir.

Ayrıca siyaset tabiplerine ders olarak gördüğü Münazarat adlı eserini okunduğunu ve bazı ilaveler yaparak birçok yerini güncelleyerek yeniden Osmanlıca Mektubat adlı eseri içinde bastığını görmekteyiz. (Badıllı sh. 1788). Eski Said’in siyasete en çok taalluk eden eserlerinden biri olan Münazarat’ın sonuna eski Said’in ünvanlarıyla beraber Yeni Said’in ünvanı olan Said Nursi yazmış olması da anlamlı görünmektedir. Emirdağ Lahikasındaki bir mektupta kendisinin hastalığı ve başka sebepler yüzünden Nurcu kardeşlerle görüşemediğinden bahsederken,

“.... benim bedelime sizler ve Risale-i Nur’un Kur’an medresesinde Yeni Said’e verdiği ders ve Eski Said’in de Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları, bu biçare kardeşiniz bedeline, müştak olduğun kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkil ediyorum “ diyerek Risale-i nurla beraber aynı vekaletnamede Hutbe-i Şâmiye’yi zikretmesi, bu eserin önemini aynen koruduğunun bir delili olarak alınabilir. (sh. 1855).

Yine Hutbe-i Şamiye adlı eserde anlatılanlarla ilgili olarak “bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327 ‘ye(1909) bedel 1371’de ve Cami-i Emevi yerine alem-i İslam camiinde, üçyüz milyon bir camaate hakikatlı ve tazi bir dersi içtima ve İslamidir “ demektedir. Yani burada anlatılanlar hutbe-i Şamiye dersinin tazeliğini ve güncelliğini koruduğu şeklinde okunmalıdır.

Yeni Said bazı meseleleri anlatırken, zaman zaman Eski Said dönemi eserlerine başvurmaya bize tavsiye etmektedir. 20. Sözde Kur’an-ı Hakim’de anlatılan tarihi kıssaların arkasında nasıl uzun hakikatlerin uçlarına işaretler olduğuna dair izahta, Lemeat’ta anlatılan Kıssa-i Musa anlatımına müracaat edilmesi tavsiye edilmektedir. Sh. 98.

Batı medeniyetinde bir kısım güzelliklerin Kur’anın irşat ve ikazlarıyla beşeriyetin ortam kazanımları haline geldiklerine dair anlatımında da yine Said’in erken dönem eserleri olan Lemeat ve Sunuhat risalesine gönderme yapar. Sh. 1313.

Eski Said, döneminde yazılmış bazı eserlerini Risale-i Nur şemasına dahil etmiştir.

Bunların başında İşaratül icaz ile mesnevi Nuriye gelmektedir. Nitekim Risale-i Nur şemasına her iki eseri de dahil etmiştir. İşaratül icaz 1915 yılında Mesnevi nuriye ise 1922 yılında yazılmış eserlerdir. Mesnevi nuriye eski saidin yeni saide dönümüşü evresinde yazılmış olarak kabul edilse bile İşaratül icazın pür eski said döneminin mahsülü olduğu ortadadır. İşaratül icaz adlı eseri için “umum Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı “ olarak söz eder. Sh. 1845. yine aynı eseri Risale-i Nur’un fatihası olarak niteleme yapmakta ve, Eski Said’in en mühim eseri olarak nitelemektedir. Mesnevii Nuriye’deki her bir İ’lem’in Risale-i Nur’da detaylandırıldığını rahatlıkla görmek mümkündür. Bundan dolayı bunun otuzuncu mektup olarak risale-i nur şemasına dahil edildiğini (sh. 1692). görmekteyiz. Yine Lemaat adlı eseri otuzikinci lema olarak Risale-i Nur şemasına dahil ederken, mesnevi nuriye’yi ise otuzüçüncü lema olarak şemaya yerleştirmiştir. Risale-i Nur’un telifinin tamam olacağı tarihe dair, İşarât-ı Gaybiye ve Aleviye de yaptığı bir hesaplamada bu bitiş tarihinden sonra mühim bazı meselelerin yazılmadığını ve tehir edilen risalelerin bulunduğunu görmekteyiz. Kendisi buna Otuzuncu Mektup, Otuz İkinci Mektup ve Otuz İkinci Lem’aya Lemeatı ve nihayet boş kalan otuz üçüncü Lem’aya ise, Arabi, yazılan Katre, Şemme, Habbe, Zerre, Hubab, Zühre ve Şule den oluşan Mesnevi Nuriye’yi yerleştirdiğini görmekteyiz. Sh. 1692.

Lemaat’ı hemen Sözlerin sonuna eklemesi sanki, Sözler Lemaatın genişletilmiş bir izahını ihtiva ediyor şeklinde de anlaşılabilir. Dikkatli bir okuyuşta Sözlerin Lemaat teorik esaslarının açılımlarına denk düştüğü rahatlıkla görülebilir.

Talebelerinden Tahiri’nin kendisine getirmiş olduğu Lemeat ‘a övgüler yağdırarak bu eserinin mucizat-ı Kur’aniye risalesinin arkasına eklenmesini tavsiye etmektedir. Sh. 1634

Eski Said’in Yeni Said’e geçiş evresinde yazılan eserlerindeki bahisler Risale-i Nur’larda uhraya ait detaylandırılmıştır. Buna karşın Eski Said’in birinci dönemindeki içtimai hayat ile alakadar eserleri ise, Yeni Said döneminde Emirdağ Lahikaları şeklinde güncellenmiştir diyebiliriz.

ESKİ SAİD’İN YAZDIKLARI RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDAN MIDIR?

Konumuzun en çetin alanlarından biri eski Said’in yazmış oldukları eserlerin Risale-i Nur külliyatına dahil olup olmadığı meselesidir. Yeni Said’in Risale-i nur şemasına dahil etmediği ancak, tefsir mukaddemesi olarak olarak gördüğü Muhakemat adlı eser veya 1911 yılında ittihat ve terakki yönetimi görülerek doğudaki aşiretler arasında meşrutiyeti anlatan veya Bediüzzaman’ın tabiri ile siyaset tabiblerine teşhisi illete dair vazife ile vazifedar olan münazarat, 31 mart olayı ile yargılaması sebebiyle yaptığı konuşmaları ve savunmaları içeren Divan-ı Harb-i Örfi adlı eser, Şam’da irad ettiği ve daha sonra bizzat kendisi tarafından ekler yapılarak yayınlanan Hutbe-i Şamiye, Rusya’dan esaret dönüşü arkasına denk gelen Sünuhat adlı eserler veya meşrutiyet ortamı içinde gazetelerde neşrettiği ve kendisinin nihayet derece musırrım demiş olduğu gazetelerdeki makaleleri Risale-i Nur’a dahil midir veya değil midir ?Eski Said dönemine ait eserlerin yayıncılar tarafından yayınlanırken bunların başına Risale-i Nur külliyatından muhakemat veya Münazarat yazmanın bir mahzuru var mıdır ?

Eğer Eski Said ile Yeni Said’i birbirinden hiçbir farkı yok diyor iseniz işiniz kolaydır ve böyle yazmanın da fazla bir mahzuru yoktur. Ancak, Eski Said ile Yeni Said arasında bir fark görüyor iseniz o zaman iş zorlaşıyor.

Bizzat Bediüzzaman Said Nursi tarafından Eski Said döneminde yazılmış olan eserlerin bir kısmı tekrar aynen basılarak bir kısmı ekler yapılarak neşredildiğine göre, ve kendisi tarafından bir kısmı Risale-i Nur şemasına dahil edildikleri ve bir kısmının ise bu şemaya dahil edilmemiş olduğunu dikkate aldığımız zaman, Eski said döneminde yazılmış ve risale-i Nur külliyatına dahil edilmemiş olan eserleri bizim Risale-i Nur külliyatına dahil etmemiz Bediüzzaman adına hareket etmek anlamına gelir. Ya da O’na tekaddüm etmek anlamına gelebilir. Aynı şekilde bazı yayın evlerinin yaptığı gibi silsile-i Nur’dan ifadeleri doğru değildir. Aslında bu eserleri Risale-i Nur külliyatına ısrarla dahil etmek veya Risale-i Nur ismiyle irtibatlandırma gayesi açık olan Silsile-i Nurdan ifadeleri hep Risale-i Nur’a izafe edilmek istenen “tartışmasız metin” zırhını bunlara giydirmek gayretinin dışa vurumundan başka bir şey değildir. Risale-i Nur külliyatına bilgi kaynağı olmak bakımından bir otorite olarak baktığımızda işimizin kolaylaşacağını düşünürüz. Şüphesiz ki, bilgi kaynakları arasında “otorite” önemli bir yere sahiptir. İslam bakımından bilgi kaynağı olmak bakımından Kur’an ve Hadis olarak kabul edilmiştir. Belki buna icma da eklenebilir. Ama bu kesin olan bilgi kaynağını anlamaya yönelmiş olan bütün faaliyetler sonuçta subjektif otorite olarak kabul edilirler. Esasen subjektif otorite alanına ait bir bilginin objektif otorite haline dönüştürme gayretleri, islam düşünce tarihinin en sorunlu alanlarından birini teşkil etmektedir. Risale-i Nur açısından da önemli bir konu olmaya devam etmektedir. Çünkü Risale-i Nur’u bu anlamda mutlak bir otorite kabul ettiğimiz zaman ve bu görüşümüzü mutlaklaştırdığımız zaman farklıyı kabul etme anlamında hoşgörü ortamı yok almaktadır. Bireyler tek tek veya kollektif olarak Risale-i Nur’u hakikatler manzumesi olarak görebilirler. Ancak, kollektif olarak da olsa sonuçta bu subjektif bir doğru olduğundan tartışılmaya açık bir doğrudur. Subjektif doğruların yorumlar yoluyla objektif doğrular haline dönüştürülmesine Eski Said açık bir şekilde karşıdır :

“ çok silik söz ticarette geziyor. hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız;bakır çıktı ise çok gıybeti ve bedduayı arkasına takınız, bana gönderiniz “ diyerek tahkik ehli olmamızı bize salık vermektedir. ”

Eski Said’in ne Yeni Said’in yazdıkları hiç kimsenin yüceltmesine ihtiyacı yoktur. Gerek Yeni Said dönemi eserler ve gerekse Eski saidin eserlerindeki çekicilik ve cazibe bu eserlerin hakikatlere isnad etmesinden kaynaklanmaktadır. Eğer Eski Said’in yazdıkları ile Yeni Said’in içtimai hayatla alakadar ve birbirine paralel eserlerdeki hakikatlerin kaynaklarını gösterebilme ve kendisinin yaptığı gibi nazarları Kur’an ve Hadise çekebilmeyi tam yapabilseydi belki bu gayretlere pek fazla gerek kalmayacaktı. Önemli olan Eski Said’in yazdıklarının Risale-i Nur külliyatına dahil olup olmadığı değildir. Önemli olan Eski Said’in hayatı içtimaiye ağırlıklı olarak yazdıkları eserlerin Kur’an ve hadisten ne kadar beslendikleridir.

Yeni Said’in eski saidin eserlerinden olan Münazarat’ı otuz seneden beri araması onun dünyasında Münazarat’ın ne kadar önemli olduğunu gösterir. Muhakemat için “Latif bir inayeti Rabbaniyedir ki: Bundan otuz sene evvel, Eski Said yazdığı tefsir mukaddemesi Muhakamet namındaki eserin ahirinde İkinci Maksat: Kur’an’da haşre işaret eden iki ayet tefsir ve beyan edilecek. Nahu: Bismilllahirrahmanirrahim deyip susmuş. daha yazamamış. Hâlık-ı Rahimime delail ve emaratı haşriye adedince şükür hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan eyledi” sh. 2038. cümlesinden hareketle Muhakemat ile Risale-i Nur arasında bir ilişki kurmaktan daha önemli olan Muhakemat’ta anlatılanları ne kadar anlama gayreti içinde olduğumuz ve oradaki hakikatleri ne kadar içselleştirdiğimizdir. Muhakemat’ın İslam düşünce tarihinin bir bakıma analizi olduğunu görmeden veya unsurul belagatte anlatılan esaslar dahilinde Risale-i Nur’un telifinde nasıl dikkate alındığını araştırmak ve ortaya çıkarmak, Muhakemat’ın Risale-i Nur’a dahil olup olmaması tartışmasından çok daha önemlidir. Çünkü, Muhakematta anlatılan İslam düşünce tarihinde meydana gelen kırılmalar veya sapmaların bir bakıma tedavi reçeteleridir Risale-i Nur.

Risale-i Nur’un hiçbir zaman muhtaç olmadığı zaman zaman yaptığımız mübalağalı yüceltme gayretlerimiz risale-i nura iyilik yapayım derken kötülük yapmaktan başka bir şey değildir. Yeni Said’in bizzat kendisinin Risale-i Nur ile ilgili tanımlarına kanaat etmeden daha fazla yüceltme gayreti bilmeden Eski Said’in tabiriyle “ Bu seciyeyi seyyiye ile iyilik etmek demek fenalık etmek demektir. Bilmediği halde tezyininden noksan, ıslahından fesat, medhinden zemm, tahsininden kubh tevvellüd eder” Muhk. Sh. 21 ‘e masadak olmaktır. Bunun bizzat eser müellifi tarafından yapılmış taksimat ortada dururken eski said döneminin bazı eserlerinin Risale-i Nur külliyatına dahil etmek isabetli değildir. Ancak, Eski Said döneminin bu eserlerinin Risale-i Nur’a dahil olmaması bunlarda anlatılanların Bediüzzaman vazgeçtiği veya bunları lagv ettiği anlamı çıkmaz. Bu eserlerin tarihte kalan eserler olduğu anlamına hiç gelmez. Eski Said’in yazdıkları yeni said tashih etmiş veya hatalı olarak belirtmiş ise, eskinin hükmü kalmaz. Ancak, sustuğu bütün meseleler açıkça Risale-i Nur’la çelişmedikçe yürürlügüne devam eder. Nitekim bizzat Bediüzzaman hayatta iken, Divan-ı Harbi örfi ile Hutbe-i Şamiye gibi eski said dönemine ait eserlere ciddi ilaveler yaparak neşr etmiş, ancak, bu eserlere birçok ilave yaptığı halde bunların üzerine Risale-i Nur külliyatı yazmadığı halde Eski Said döneminde yazılmış münazarat adlı eserinin sonunu Said Nursi adını koymakta da hiçbir behis görmemiştir.

Bütün bunlarla birlikte Eski Said’in birinci evresinde yazmış olduğu Işaratül icaz adlı tefsirine kadar yazılanları Risale-i Nur külliyatına dahil değillerdir. Bunların Risale-i Nur külliyatına dahil edilmemiş olması değerlerinden bir şey noksan etmez. Bu dönemde yazılmış olan Eserlerin Risale-i Nur külliyatına dahil olmadığını Said Nursi’nin 1935 yılında Eskişehir mahkemesinde yapmış olduğu müdafaasındaki şu ifadesinden anlaşılmaktadır:”Risale-i Nur namı altında yüzyirmibeş Risale yirmi sene zarfında telif edilmiştir.... Nur risalelerinin bir çoğu dört beş sene evvel, bir kısmı da sekiz sene evvel, bir kısmı da on üç sene evvel telif edilmişlerdir. (Osmanlıca Lemalar sh. 764. aktaran Badıllı Cilt 2. sh0. 744). Bu ifadelerden geçiş döneminde yazılmış olan eserlerin Risale-i Nur’a dahil olduklarını, kaldı ki, daha sonra yapılan tasnifte de bunların önemli bir kısmının Risale-i Nur şemasına bizzat kendisi tarafından dahil edilmiş olduklarını görmekteyiz. Ancak, Türkçe olarak yazılmaya başlanan risaleler için ise, Said Nursi, telifin başlangıç tarihini 1925 yılını vermektedir ki, bu da Nur’un İlk Kapısının telif tarihidir.

ESKİ SAİD İLE YENİ SAİD’İN AYRIŞTIĞI BAZI NOKTALAR

1. ESKİ SAİD VE YENİ SAİD’İN SİYASETLE İLİŞKİSİ

Eski Said’de tamir etme yönü ağır basar. Tahribata uğramış islami kurumları yeniden tamir etmek daha ağırlıklı olarak görünür. Ya da zamanla asıl mecrasından çıkmış olan kurumların islami bir dinamizm kazanma gayreti içindedir. Bunun yaparken kullandığı önemli araçlardan biri siyasettir. Kendi ifadesiyle eski said siyasete, dine alet etmek amacıyla başvurmuştur. Daha sonradan Emirdağ Lahikasındaki bir mektubunda kendisinin bu dönem hayatı ile ilgili olarak “ siyasi olduğum zamanlar” olarak söz etmektedir. Birçok yerde olduğu gibi burada kendisi her ne kadar siyaset ile iştigal etmiş olsa bile, hareket noktasının siyasetin dine âlet ve tâbi olması olduğu belirtilir. (Emirdağ sh. 1863). Ayrıca, daha sonra yayınladığı Hutbe-i Şamiye adlı eserine düşmüş olduğu bir haşiye de :

“Ey kardeşlerim! Kırk beş sene evvel Eski Said’in bu dersinden anlaşılıyor ki, o Said siyasetle, içtimaiyat-ı İslamiye ile ziyade alakadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki o, dini siyasete alet veya verisele yapmak mesleğinde gitmiş. Haşa, belki o bütün kuvvetiyle siyaseti dine alet ediyormuş. Ve derdi ki :”Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim. ”Evet, o zamanda kırk –elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe alet etmeye teşebbüs niyetlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslamiyetin hakaikine bir hizmetkar, bir alet yapmaya çalışmış. Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki : O gizli münafık zındıkların garplılaşmak bahanesiyle siyaseti dinsizliğe alet etmelerine mukabil, bir kısım dindar ehli siyaset, dini siyaseti İslamiyeye alet etmeye çalışmışlardı. İslamiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz. Ve alet yapmak, İslamiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir. Hatta, Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki: Bir sâlih alim, kendi fikri siyasine muvafık bir münafıkı hareketle senâ etti ve siyasetine muhalif bir hocayı tenkit ve tefsik etti. Eski Said ona dedi:”Bir şeytan senen fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin. ”Bunun için Eski Said “Euzubillahi mineşşey dedi. ” (Hutbe-i Şamiye sh. 1967).

Yeni Said’in Eski Said’in siyasetle alakadar hayatının nasıl olduğunu izah eden bu haşiye de açıkça gösteriyor ki, Eski Said’in siyasetle ilgisi, dağılma tehlikesine girmiş olan Osmanlı ülkesini kurtarmak için dinin bir araç halinde kullanılması, başka bir deyişle dinin siyasete alet edilmesi ve bu amaçla islamın dünyevi bir ideoloji olarak kullanılması anlamına gelen “İslamcılık “ cereyanından farklıdır. Gerçi Bediüzzaman’ın İslamcılar ile çok örtüşen fikirlerinin olduğu bir gerçektir. Ancak, unutmamak gerekir ki, aynı Bediüzzaman’ın özellikle Hum zamirine gayr-i müslimleri dahil etmesi, gayr-i müslimlerin yönetime katılmalarını vali ve kaymakam olmalarının onaylaması şeklindeki görüşlerinin birebir osmanlıcılık düşüncesiyle örtüştüğü ortadadır. (Davutoğlu, sh. 614) Osmanlı ülkesinde yaşamakta olan gayr-i müslimlerin alabilecekleri rollere ilişkin izahlarını her ne kadar islam referanslı yapmış olsa bile, bu izahıyla Bediüzzaman “islamcı” olmaktan ziyade Osmanlıcıdır. Ayrıca, İttihat ve Terakki ile olan ilişkilerinde, Prens Sabahattin’in başını çektiği, adem-i merkeziyetçilerle olan temasında, İttihad-ı Muhamedi fırkasını getirmiş olduğu tanımlamayla bunu Osmanlı meşrutiyeti ortamında fırka kavramından uzaklaştırmak gayretlerinde ayrı yerdedir. Ama ittihadı İslam düşüncesinde Bediüzzaman ile İslamcılar hemen hemen ayrı çizgidedirler. Ancak, şu veya bu fırka veya siyasal hareketle beraber olmak aynı zamanda bazı kesimlere cephe almayı gerektirir. Karşı tarafta yer alan insanların hakikate, şahsın duruş yeri itibariyle şüphe ile bakmasına sebep olma gibi bir zaafı devamlı olarak bünyesinde barındırır. Gerçi Eski Said’in hareket yönteminin böyle bir zaaf içerdiğini söylemek hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü, Eski Said hiçbir zaman birilerinin suyuna gitmemeyi şiar edinmiştir. Hakikatı hiçbir kimse için ketm etmek bir zaafı taşımamıştır. Onun içindir ki, Eski Said’in söylemi isimsiz bir memurdan, korkaklığı ihtiyat edinen bir cesaretsizlikten, hakikati söylerken fincancı katırlarını ürkütmemek ihtiyatından devamlı uzaktır. Zaten bu tavrıdır ki, siyasetle uğraştığı dönemlerde de kendisi siyasal iktidarlar tarafından hep cezalandırılmak istenmiştir.

Her ne kadar kimi zaman siyasal güçlerle bir birlikteliği var gibi görünse de Eski Said’in siyaset biliminde yeri muhalefettir. O devamlı olarak güçlüye karşı güçsüzü, ezen karşı ezilmişin yayındadır. Onun için O çoğu zaman tek başınadır. Bütün özgürler gibi tek, bütün tekler gibi özgür biridir. Başit başında olmayı Istanbul’da saraylarda olmaya tercih etmiştir. Kalabalığa uyup oportünüst bir tavır alarak güya hakikate hizmet etmek, ve bu arada mevcut duruma hoşgörüyle bakmaktansa tek başına ve yalnız olmak her zaman Eski Said’in şiarı olmuştur. Bütün böyle geçen bir hayata karşın Yeni Said bu eski yöntemi beğenmez. Çünkü kaçınılmaz olarak birine yakınlık diğerine uzaklığı netice verir.

Eski Said yönetim biçimiyle ilgili gelişeceğini tahmin ettiği yıkıma karşı çare üretme gayreti içindedir. Özellikle ileride geleceğini hissettiği müstebit yönetimlere karşı çare ve kurtuluş yolu olarak “meşrutiyet-i meşrua “ ile “hürriyet-i şer’iye “nin bu müstebit yönetimi ortadan kaldıracak çare olarak düşünmüş ve faaliyetlerine bu merkezde ağırlık vermiştir. Başka bir deyişle Eski Said geleceğini hissettiği kendi tabiriyle “müthiş musibeti” def etme adresini siyaset dairesinde düşünmüştür.

Yeni Said zamanın en mühim tehlikesinin fen ve felsefeden geldiğini söyleyerek buna karşı siyaset ile cevap verilmesinin hatalarına dikkati çekerken şöyle demektedir:

Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelene bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yeganesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse,, galebe çalınsa, o kafirler münafık derecesine iner. Münafık, kafirden daha fenadır. (Lemalar sh. 107). Bunun için hangi amaçlı olursa olusun Yeni said siyasesi hareketlerden devamlı olarak uzak durmuştur.

Yeni Said’in bu anlamda kanaatime göre en bariz farkı buradadır. Siyasi bir harekete ne adına olursa olsun dahil olmak, bu araç ile mücadele etmek hatalı hareket etmeyi devamlı bünyesinde barındırır.

Eski Said’in İslamiyete hizmetinde siyaseti dine hizmet yolu ile olsa bile siyasal hareketlerle birine veya birkaçıyla ilişkiye girmek ve onların kuvvetinden de yararlanma vardır. Ancak, böyle bir duruş veya anlayış Yeni Said döneminde yoktur. Şu veya bu siyasi grup veya hareketle bir olmak ve onlarla beraber hareket etmek, çoğu zaman onlardan sadır olacak yanlışlara ses çıkarmamayı gerektirebilir. Siyasetin dine alet edilmesi niyetine mukabil çoğu zaman dinin siyasete alet edilmesi tehlikesi vardır. Nitekim Yeni Said bu tehlikeden dolayı siyasetten çekindiğini şöyle söylemektedir:

“Bu alakasızlık ve içtinabın en ehemmiyetli sebebi:Mesleğimizin esası olan “ihlas” bizi men ediyor. Çünkü : Bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkureler sahibi, herşeyi kendi mesleğine alet ederek, hatta dini ve uhrevi harekatını da, o dünyevi mesleğe bir nevi alet hükmünde getiriyor. Halbuki, hakaik-i imaniye ve hizmeti-i nuriye-i kudsiye, kainatta hiçbir şeye alet olmaz. Rıza-yı İlahiden başka bir gayesi olamaz. Halbuki şimdiki cereyanların tarafgirane çarpışmaları hengamında bu sırrı-ı ihlası muhafaza etmek, dinini dünyaya alet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfiki İlahiyeye dayanmaktır. ( Emirdağ Cilt 1. sh. 38).

Siyasi hareketlerin temel hareket noktalarından biri bireyinden hatasından ortaya çıkan yanlışlıktan bir bütün halinde siyasi hareketi sorumlu tutmaktır. Böyle bir anlayış ise, bir hatadan doğan sorumluluğunun o hata ile hiçbir ilgisi bulunmayan kimselerin cezalandırılmasıdır. Bütün bunlar bir hedefe gidilmek üzere yapılır. Hedefin meşru oluşu, yanlışlıkları haklı kılmaz. Böyle bir anlayış öncelikle birisinin hatasıyla başkasını sorumlu tutmamayı emreden “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenemez “(Enam, 164) ayetine zıttır.

İnsanlara Allah’ın dinini tebliğe yönelmiş bir kimse de olması gereken çok önemli bir husus, tebliği herkese ulaştırmak gayreti olmalıdır. Başka bir deyişle çok farklı gruplara, soysal statüleri değişik insanlara, meslek ve meşrebi birbiriyle çatışsa bile bu meslek ve meşrep mensuplarına, hasılı bütün insanlara aynı ölçüde yönelmelidir. Çünkü hakikatı anlamak ve öğrenmek herkesin hakkı ve görevidir. Gerekçe ne olursa olsun, hakikati ulaştırmak istendiği şahıslar arasında yapılacak bir ayırım insanların bu hakkına bir saldırı niteliği taşıyabilir. Onun için, hiçbir grup şu veya bu gerekçeyle yok farz edilemez. Bir başkasının davete icap etmesini engelleyebilen tarafgirlik tavrı takınılamaz. Allah yolunun davetçisi tam bir tarafsızlık içinde olmalıdır. O sadece hakikatten taraftır. Bütün insanlarla olan ilişkisi adaletli bir karar oluşturmak isteyen hakimin tavrı gibi olmalıdır. (Buti, sh. 110). Çünkü, iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu manayı zedeler. (Emirdağ 2. sh. 35). Bu prensiptir ki, kendisine ve talebelerine yapılan bütün kötü muamelelere ve emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül ettirmiş ve Risale-i Nur’u hiçbir şeye alet ettirmemiştir. Yeni Said’de bu alet etmeme düşüncesi eski Said’de olan ittihadı islam düşüncesi için bile terk edilmiştir. İslam aleminin siyasal birliği veya ittihadını temin etmek güzel bir proje iken, Risale-i Nur hakikatlarının bu islam menfaatine olan siyasete alet edilmesine tehlikesine karşı

“İnkişafa başlayan İslam birlik fikri ve ittihad-ı İslam siyaseti, Risale-i Nuru kendine bir kuvvet, bir âlet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaseti İslamiyeye bakmaya mecbur edecekti. Halbuki, Risale-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlas iman, Kur’an hakikatlerinden başka hiçbir şeye alet tabi olmadığını.... ”Emirdağ I. Sh. 247. Risalenin alet edilmemesi için ikaz işaretleri koyar Halbuki, eski Said hararetli bir ittihadı İslam savunucusudur. Eski Said ittihadı İslam gerçekleşmesi için büyük gayret içindedir. Yeni Said’in Risale-i Nur’u, ittihadı İslam siyasetine alet etmemeye olan ikazı, Eski Said’in ittihadı İslam düşüncesinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak, Yeni Said’in dünyevi bir proje olarak İttihadı İslam önceliği değildir. mevcudatın ittihad ederek vahdaniyete olan delilini izah etmek, Yeni Said’de ittihadı islamdan daha önceliklidir.

Onun için Eski Said zor olan siyaset yolu ile dine hizmet için biraz siyasete girmişken yeni Said siyaset üstü bir duruşu göstermiştir. Bu anlayış tır ki, Yeni Said’i bütün partilere, bütün cemaatlere, farklı meşrep mensuplarına hep hakikati söyleyebilmiştir.

Siyaset nasıl yapılırsa yapılsın sonuçlara yönelme sanatı olduğu için ihlası zedeleme riskini devamlı olarak bünyesinde barındırır. Siyasal sonuçları ortaya çıkarmak esas olunca vasıtaların meşruiyeti zaman zaman göz ardı edilebilmektedir. Yeni Said’le Eski Said’in en fazla ayrıştığı noktalardan biri buradadır. Yeni Said döneminde sonuç almaya yönelmiş bir proje görmek mümkün değildir. Sadece vazifesini yapan ama ortaya çıkan sonuçlara razı olan bir Nursi vardır. Onun tavrı Celalettin-i Harzemşah’ın tavrıdır. Vazifesini yapıp vazifeyi ilahiyeye karışmamak veya karışmayı ima edecek bütün hareketlerden uzak durmak tavrıdır.

Yeni Said’in üzerinde en çok durduğu konulardan biri de vazifeyi İlahiyeye karışmamak hakikatıdır. Adete siyaset ile vazifeyi ilahiyeye karışmama hakikatı arasında büyük zorluktan yakınmaktadır. Vazifeye ilahiye ait olan sonuçları halk etmekle meşgul olan biri ve gözlerini sonuçlara diken ve sonuçları hedefleyen kimse hataya düşer Yeni Said’e göre. Siyaset “ hayırlı neticelere “ yönelmek mecburiyetindedir. Bunun için hayırlı neticeleri vermek cihetiyle ilgilenmeyen Yeni Said’in siyasetten çekilmesi anlaşılabilir.

Yeni Said, kuvveti siyasal güçlerden almak yerine hep onlardan uzak durmuş ve ihlas kuvvetine dayanmıştır. Nitekim yine Emirdağ Lahikasında

“Risale-i Nur’un bu kadar muarızlarına mukabil en büyük kuvveti ihlas olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine alet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla alakadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı, ihlası kırar, hakikatı değiştirir. Hatta benim otuz seneden beri siyaseti terk ettiğime sebep bir mübarek alimin takip ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sahih ve büyük bir alimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet mehdü sene etti. Ben de bütün ruhunla ürktüm. “ ( Emirdağ sh. 266). Diyerek dine hizmeti kendine esas meslek etmiş kimselerin siyasallaşmasının muhtemel zararlarını ortaya döker.

Yeni Said’ Risale-i Nur’da anlatılan hakikatlerin hiçbir şeye alet edilmemesine büyük özen göstermiştir. Çünkü “İman hizmeti, iman hakaiki, bu kainatta her şeyin fevkindedir hiçbir şeye tabi’ ve âlet olamaz”(Kastamonu lahikası sh. 137). Devletin bekası da dahil olmak üzere zaman zaman Risale-i Nur’lara bir şeyleri korumak amacıyla müracaat edilmesi veya müracaata yapılan çağrılar Nursi’nin kaçındığı alet olma tehlikesine davetiye çıkarma anlamındadır. Risale-i Nur’da anlatılan hakikatleri bir şeylerin meşrulaştırma aracı olarak kullanmaya kalkışmak ve onları hariçteki hareketlere tabi ve alet etmenin o hakikatlerin umumun nazarında tenzil edilmesi endişesidir ki, “Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti bize kati bir surette siyaseti yasak etmiş” sözünü Bediüzzaman’a söylettirmiştir ( Kastamonu sh. 137). böyle bir yöntemi seçmesini de “ Hem Kur’an bizi siyasetten şiddetle men etmiş. ” diyerek hareket noktasını Kur’anın tayin ettiğini söyleyecektir. Şualar sh. 349.

2. “HAKİKATI SABİTE” FENLER

Eski Said döneminde üzerinde çokça durulan konulardan biri de fenlerdir. O fenlerin inkişafının islam hakikatlerinin ortaya çıkmasına ciddi bir katkı sağlayacağını hep ileri sürmüştür. Yeni Said Eski Said fenlere bakış açısını ciddi bir şekilde eleştiriye tabi tutar ve onun batının bir kısım fenlerin bazı esaslarını bir tür “değişmez hakikatlar” olarak görmesini eleştiriye tabi tutar. Yeni Said in Eski Saide yöneltmiş olduğu bu eleştiri stürktürel bir boyut taşır. fenlere olan vurgu Eski Said’e göre Yeni Said’de daha azdır. Bilim ve fenlerin ilahi olan yerine ikame edilmek istenmesi veya uhraya ait olanla tamamen ilişkisinin kesilmesi neticesinde, bilimler batı dünyasında ve özellikle ülkemizde uzun bir zaman bilimsellik adı altında, aşkın’a saldırının araçlarından biri haline gelmiştir. Marifetullah boyutu eksik olan bir bilim adamı, Yeni Said’de “ binbir ilmi bilse bile cehli mürekkep ile bir echel” konumundadır. İnsanı Allah’a götürmeyen bir bilimi hedefinden sapmış bir malumat olarak görür. Yeni Said Esma-i İlahiyeyi fenlerin ana merkezine yerleştirmiştir. Nitekim, “Her bir kemalin her bir ilmin her bir terakkiyatın her bir fennin bir hakikatı aliyesi var ki, o hakikat bir ismi İlahiyeye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bununan o isme dayanmakla o fen o kemalat o sanat kemalini bulur. Hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nakıs bir gölgedir. “Esma-i İlahiyeye basamak ve merdiven olmayan bir fen fen olmaktan çıkmıştır.

Günümüzde de bilimden yana tavır almaktan sıkça bahsedilmektedir. Bilimden yana tavır almak gerekir sözü doğrudur ve belki bugün bundan başka da düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Ama bilim verilerinin de sık sık değiştiği bir dünyada aslında bilimden ziyade “bilimsel pratik”ten söz etmek gerekir. Bilimin her an yenilenebilen karakteri, karmaşık, uçsuz bucaksız yapısı kendini düzelten ve yeniden tanımlayan anlayışı içinde “bilim böyle diyor” yollu genellemelere ne kadar itibar etmek gerekir? İşte eski Said bilim böyle diyor ifadesini çok başvurmuştur.

3. İLERLEME DÜŞÜNCESİ.

Batıda aydınlama ile birlikte, ilerleme (maddi terakki) düşüncesi, Avrupa düşüncesinin temel noktasını teşkil edecek bir duruma gelmişti. Aydınlanma ile birlikte dinin adım adım her alandan uzaklaştırılma gayretleri batıda dünyevi meyvelerini vermeye başlamıştı. Kutsalı uzaklaştırmaya o günün şartları içerisinde başaran batının, yeni kutsallar bulması gerekirdi. İşte batının bulduğu kutsallardan biri akıl, diğeri ilerleme, teknolojik gelişmeler gibi şeylerdi. Yeryüzünde bir cennetin inşası gerekirdi. Bunu inşa etmeninin de tek bir yolu var ve oda ilerlemenin gerçekleşmesidir. Bu düşünceler Avrupa’da hakim bir konumda iken, Osmanlı toplumu birçok alanlarda olduğu gibi ilerleme bakımından da kelimenin tam karşılığıyla dibe vurmuş ve bu dibe vuruşun sebepleri bulma veya bundan kurtulmanın yollarını arama tartışmaların en önemli maddesidir. Yani geri kalmışlık nasıl giderilecektir?. Aslında meşveret, adalet, hürriyet, medeniyet gibi tartışılan bütün kavramların asıl merkezinde duran kavram ilerlemedir. İlerleme düşüncesi, seküler bir din halini almıştı.

Bütün Avrupa’da bunlar olurken, Osmanlı’da geri kalmışlık problemini çözmek için kolları sıvamıştı. Bunun için ilk olarak askeriyeden başlamak üzere, hukukta, eğitimde çeşitli reformlar tatbikat sahasına konulmuştu. Genelde İslam aleminin ve özelde Osmanlı’nın geri kalmışlık problemi üzerinde her taraftan düşünürler çeşitli tahliller üretmişlerdir. İslamcılar da bu hususta çok değişik fikirleri ortaya koymuşlardır. Eski Said’in tabiriyle terakki kavramı adeta o zamanların mergup bir metaı olmuştur.

ES özellikle Hutbe-i Şamiye ‘de geri kalmışlığın sebeplerini birer birer masaya yatırır ve bunlara karşı Kur’an eczanesinden bulduğu tedavi çarelerini gösterir. ES göre, geri kalmışlığın asıl sebebi, batının materyalist felsefesi etkisinde kalan bir kısım Osmanlı aydınlarının sorumlu tuttukları din değil, aksine, sosyal ve içtimai hayatın dinden uzaklaşmasıdır. hayvaniyetten gelme olarak gördüğü istibdat, her kemali mahveden ümitsizlik, Müslüman toplulukları arasındaki bağların çözülmesi, doğruluk yerine yalanan çok revaç görmesi, gibi birçok sebebi geri kalmışlıktan sorumlu tutar. Özellikle Münazaratta yanlış anlaşılan tenbellik anlamındaki tevekkülü eleştiri masasına yatarır. Ayrıca toplumsal hayat içinde bir kısım beyler, ağalar ve ehliyetsiz müteşeyyihler grubu şahıs olarak geri kalmışlığın sebepleridirler. ES. sadece geri kalmışlık probleminin sebeplerini teşhis etmekle kalmaz, bunların çözüm yollarını da gösterir. Nitekim, yine özellikle Hutbe-i Şamiye’de, geri kalmışlığın bu sebeplerinin ortadan kaldırılması için, Rahmet-i İlahiyeye şiddetle ümit beslemek, hayatın her alanına doğruluğu hakim kılmak, muhabbetin bireyler ve toplumlar arasında tesis edilmesi, insanların her zaman Abdullah olduklarını unutmamaları gereken bir hürriyetin yaygınlaşması, hakikatın ortaya çıkmasını hedefleyen düşünceye hakkı kelam veren bir tartışma ortamını tesisi gibi, birçok unsurların hayatlanması ile geri kalmışlık problemi ortadan kalkacaktır.

Avrupa ile karşı karşıya gelen bütün osmanlı aydınlarının ilk farkettikleri geri kalmışlık problemi de Eski Said’in çok kafa yorduğu bir problemdir. Nitekim, ” hemde gördüm ki, medeniyeti hakikiyeyi teşkil eyleyen islamiyet, maddi cihetinde medeniyeti hazıradan geri kalmış; güya İslamiyet su-i ahlakımızdan darılmış mazi tarafına gidiyor”(Divanı harbi Örfi sh. 68)diyerek ve başka yerlerde ilayı kelimetullah’ın önemli bir sebebinin bu zamanda maddeten terakki olduğunu söyler. İ’lâ-yı kelimetullahın divanı harbi örfideki bu ifadesinde maddi terakki önemli bir sebebidir. Ancak, aynı konuyu Muhakemet ta anlatırken, “ Bu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olan i’lâ-yı kelimetullah” olarak söz er. (Muh. Sh. 37).

Sanki tamamen i’lâ-yı kelimetullah’ın maddi terakkiye bağlı olduğu şeklinde bir anlaşılmaya müsait bu ifade eski Said bütünlüğü içinde okunduğunda Eski Said’in maddi ilerlemeyi sadece bir şart olarak gördüğü anlaşılabilir. Nasıl anlaşılırsa anlaşılsın ES ilerleme düşüncesi üzerinde ciddi kafa yormuş ve bunun çözümü için büyük gayret sarf etmiştir. Yeni Said’in ortaya çıkışıyla beraber, kırılmaya uğrayan veya eski önemini yitiren konulardan biri de bu ilerleme düşüncesidir. Yeni Said insanları maddi terakkiye teşvik etmek yerine iktisat ve kanaat etmeye davet etmektedir. Artık o ES. döneminde pek fazla yapmadığı, ahiret ve tevhit vurgusuna ağırlık verecektir. ES bunların zaten var olduğunu faraziyesinden hareket etmekte idi. Birçok problemin geri kalmışlık problemin çözümü ile ortadan kalkacağına inan ES’din aksine, Yeni Said Kastamonu Lahikasındaki bir mektupta savaşların ve boğuşmaların ve bunların sebep olduğu zulümlerin terakki fikrinden kaynaklandığına artık inanıyor. Sh. 1576Her iki Said’in iştirakıyla yazılmış Lemaat’da israf, sefahatin ve sefahat ise sefaletin kapısı olarak tavsif edilmektedir. Özellikle her iki dünya harbinden sonra, artık insanları terakkiye teşvik etmek değil, terakki düşüncesinin su-i istimalinden gelen zararlara karşı insanları korumak için çareler aramak peşindedir. ES’deki terakkinin dünyevi meyveleri yerine YS. de bu düşüncelerin fiiliyatta ortaya çıkan zehirlerine karşı dikkat vurgusunu görmekteyiz.

Ancak, yeni Said’de bu vurgu yoktur. Ancak, Avrupa’nın maddi terakki itibariyle ilerlemiş olmasının sebebini Avrupa’da dinle ilgili gelişmeler delil gösterenlerin aynı şeyin bizde de olması gerektiği şeklindeki bir soruyu cevaplarken, bizle batı arasındaki farklara dikkate çekerek, maddi terakkinin önündeki engelin din olmadığını bilakis, maddi terakki için dinin ne kadar zaruri bir unsur olduğunu belirtir. İslam ülkelerinde maddi terakki isteyenler tarihteki örneklere bakarak dini devre dışı etmeyip, bilakis dinden yararlanması gerekir. Farklı bağlamlarda olsa bile Yeni Said’in maddi terakki ile ilgilendiğini söyleyebiliriz. Ayrıca, Kastamonu Lahikasında Risale-i Nur hizmetinin imkanlarının bu kadar azlığına karşın, göstermiş olduğu büyük gelişmeyi anlatırken, “eğer o mütekabil kuvvetler aynı seviye de olsaydı Risale-i Nur’un inkişafında mucizevari futuhat görülecek idi. ( Kastamonu Lahikası sh. ) Bu ifadeden de Yeni Saidin dünyasında maddi terakkinin hiçbir yerinin olmadığı veya Eski Said döneminde maddi terakki ile ilgili olarak söylediğini bir bütün halinde terk etmediğini, söyleyebiliriz. Ancak, kanaatimce söyleyemeyeceğimiz şu olabilir: Eski Said ile Yeni Said’in maddi terakki fikir dünyalarında aynı öneme haizdir. Eski Said’deki maddi terakki vurgusu Yeni Said’de iktisat ve kanaate yerini bırakmıştır. Yeni Said’de olan maddi terakkiye dair vurgu Yeni Said’de yoktur. Yeni Said için asıl terakki başka bir şey ifade eder. (23 söz). Terakkinin manevi boyutuyla YS ilgilidir.

Avrupa ilerlemesi, ahireti hesaba katmayan, vahyi dinlemeyen bir akılcılık esasına dayanmaktaydı. ES. batının teknoloji, fen felsefesini bir araç olarak kullanmak suretiyle islamiyete hizmettin ve bu arada İlayı kelimetullahın olacağına en azından bunun ciddi bir katkı katacağını inanıyordu. ES Müslümanların dünyasının terakkisi peşinde iken, YS bu yerini manevi, ruhi ve ahirete yönelik ilermeye düşüncesine terk etmiştir. (Murat Çift kaya sh. )

YS terakki düşüncesiyle ilgili olarak meydana gelen değişiklikler için 17. Lemanın 7. notasındaki şu ifadeler yeterli ipuçlarını bize vermektedir;”Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve sanat ve terrakkiyatı ecnebiyeye cebirle sevk eden bedbaht hamiyetfüruş!.... ”İşte bu esaslara binaen, ehli İslam, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik edilmeye muhtaç değillerdir. Terakkiyat ve asayişler bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da dinin evamir-i kudsiyesiyle ve salabeti diniye ile olur. Sh. 174

4. MUHATAPLAR

Eski Said döneminde yazılmış eserler, genel olarak entelektüel bir düzeyi var olan kimseler için yazılmıştır. Eski Said dönemi eserleri ile Yeni Said dönemi eserleri arasında farklılıkların biri de burada kendisini gösterir. Eski Said döneminde anlatılan bir meselenin Yeni Said döneminde aynı meselenin anlatımı sırasında seçilen dil konjoktürel bir farklılığa işaret eder. Eski Said entelektüel bir dil kullanarak aydın kamu oyununa konuşmasına karşın Yeni Said tamamen Kur’ani yöntemi takip ederek her toplum kesimi için anlaşılır bir dil kullanması yapısal olmayan konjoktürel bir farklılığın işareti diye okunabilir.

Tefsir mukaddemesi olan Muhakemat için reçetetül ulema ifadesini kullanması, her ne kadar reçetetül avam olarak adlandırmış olsa bile Münazarat adlı eseri de kendi tanımlamasıyla siyaset doktorlarına toplumsal hastalıkları teşhis gayesi gütmesi ve buna reçeteler yazması, Mesnevi Nuriye’deki özlü anlatımlar – ki bir anlamda Risale-i Nur Mesnevi Nuriyee’nin açılımından ibarettir-Lemaat adlı eserindeki izahlar, Sunuhat, Tuluat ve işarat adlı eserler içinde aynı şeyleri söylemek mümkündür. Nitekim, İşaratül icaz adlı eski said dönemi eserleri için Yeni Said olarak yaptığı değerlendirme de bu hususu kendisi açıkça belirtir. İşaratül İ’caz’daki anlatımın icazlı ve kısa tabiratla olmasının bir sebebi olarak eserin yazılışında sadece gayet zeki olan kendi talebelerinin seviyesini nazara aldığını belirtir. Bu tefsiri anlayacak adamların yetişmesini rahmeti İlahi’yeden niyaz ederken bile, bu eseri anlamanın bir düzey gerektirdiğini söylemiş olmaktadır. (2134).

Muhakamet adlı eserinde yukarıdaki düşüncemizi teyid eden birçok ifadeye rastlamak mümkündür. Birinci makalenin sonunda ifade tekniğindeki zorluklara dikkat çekerek okuyucudan bu hususu dikkate almalarını istemekte ve aynı yerde kendisinin halli müşkül bir muamma olduğunu belirtir. ( sh. 74. ). Aynı eserin akideya ait olan Unsurul Akide başlıklı bölümünde ise, “kelamdaki iğlakın “ mazur tutulması rica etmektedir. Sh. 105.

Kastamonu lahikasında Eski Said’in mantıkla ilgili eserlerinden söz ederken “... ilm-i mantık noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu Ta’likat’tan süzülen i’cazlı bir icaz-ı harikada müdakkik ulemaları hayret ve tahsinle dikkate sevr eden matbu Kızıl İcaz namındaki risale-i mantıkiye Risale-i Nur’la bağlanmasına ve şakirtlerinin, alimeler kısımının nazarına layık gördüm ; fakat çok derindir. . ”(Kastamonu sh. 1628). Kızıl icaz için yaptığı tanımlama da bu hususu teyit eder.

Aynı şeyler Divan-ı Harbi örfi için söylenebileceği gibi, Eski Said’in gazetelerde neşrettiği bütün makaleleri içinde söylenebilir. Eski Said böylesine bir hususu bizzat kendisi söylememiş olsaydı bile, bu kitaplar mütalaa edildiğinde bunların daha ziyade entelektüel bir düzeyde oldukları rahatlıkla anlaşılabilir.

Eski Said döneminin özellikle birinci döneminde yazılan eserlerde Bediüzzaman “ dışırıya” konuşan biridir. dışarıya konuşan birinin hedefi başkalarıdır. Başkaları olduğu içinde durumu nispidir; başka medeniyetler veya devletler bağlamında ortaya çıkar. İman ve kainata vurgudan ziyade devlete ve kurumlara dikkat eder. cazibedar geniş dairelerde faaliyet göstermek ister. Böyle birisi için muhatabını öğrenmek son derece önemli olduğu gibi kaçınılmazdır. Muhatabın birikim ve zihni kaygılarından etkilenmesi normaldır. Onun için Eski Said’de kendi şahsını sorgulayan, onu eleştiren bir söyleme pek rastlanmaz. O bu kitaplarında daha ziyade başkalara meydan okuyan islam hakikatlerini haykıran, bunu çok minnetsiz söyleyen, kendine öz güveni olan biridir.

Eski Said döneminde yazılan eserlerin bu özelliklerine karşı Risale-i Nur, kültürel, ilmi, sosyal, ekonomik, yaş bakımından ve daha nice farklı açılardan farklılaşabilen herkesi kuşatıcı bir dil kullanılmaya büyük özen göstermiştir. Çünkü iman malı umumidir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri her zaman var olmuştur ve olacaktır. Tarafgirliğin girmesi halinde umuma ait bir malın bazılarına tahsisi çıkabileceği gibi hak sahibinin hakkından istifade etmesine engel olmak durumu da söz konusu olabilir. (Emirdağ I. sh. 180). Hiç şüphesiz bu değişik insanlara karşı onların anlayacağı bir değişik dilin kullanılmaması anlamını içermez. Zaten davetçinin bu hikmeti göz önüne alması da gerekmektedir. Sadece aşık olduğunu seven değil, şefkati sebebiyle çocuğunu seven bir annenin bu şefkatten hareketle bütün çocukları ve hatta bütün mevcudatı sevmesi gibi bir halin içinde olması gerekir. Her şeyi maşukuna fena eden değil, şefkati herkese yayan bir anlayıştır. Yağan yağmurun tanelerinin hiçbir ayırım yapmadan herşey için abı hayat olması gibi bir durumdur bu. Bu anlamda islamcı sadece kendi tarlasına yağmur isteyen çiftçinin talebinin bütün müslümanlar için arzulanmasından başka bir şey değildir. En kestirme bir tanımlamayla İslamcılığın Müslüman tarafgirliği olduğunu düşünürsek, İslamcılık, Şefkati esas alan biri muhtaç her tarlaya yağmurun yağmasını arzu eder. Çünkü, yağmurla gelen rahmettir. Siyasi cereyanlara kapılan veya onlara yön vermek iddiasında bulunan bu yaparken bir kısmına yardım ederken diğerlerine açıkça cephe alan biri bütün insanlara aynı şefkat ve sevgiyi göstermesi beklenebilir mi ? Kendisine zulmeden savcının çocukları hatırına bunlara kötülük gelmemesi için tavır alabilir mi?

Risale-i Nur’un dilindeki bu kuşatıcılık, Risale-i Nur’un ismi Hakim ve Rahim’e mazhariyetleriyle ilişkili bir husustur.

Bediüzzaman’ın kendi şahsına yönelik ilk olarak konuştuğu ilk yer geçiş döneminde yazılan ve kendisi tarafından daha sonradan Risale-i Nur külliyatına dahil edilen geçiş dönemi eseri olana Mesnevi Nuriye’dir.

Eski Said’in eserleri; islamı zayıflamış iman sahiplerinin islamiyetlerini takviye gayesi güderken, Yeni Said’in eserleri önceliğini imanı vererek imanlı bir islamiyet inşasına yönelmiştir. Bu bakımdan Yeni Said’in telifatı daha kuşatıcıdır.

5. ÖNEMLİ BİR KIRILMA NOKTASI: AVRUPA FEN VE FELSEFESİ

3. Yeni Said’e göre Eski Said’in zihninde Avrupu fenleri ve batı felsefesi bir derece yer etmiştir. Batı medeniyetinin kendi ruhunda yaralayıcı izler kalbi hastalıklara dönüştüğünü bunu tedavi etmek uğraştığı söylenir. (sh. 643). Kanaatimce Yeni Said’in Eski Said’i düşünce sistematiği bakımından tenkit ettiği en önemli yer 29. Mektup’ta ki Üçüncü sualdir:

Üçüncü sual: Diyorlar ki: “ Senin eski zamandaki müdafatın ve İslamiyet hakkındaki mücahedatın, şimdi ki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslamiyeti müdafaa eden mütefekkirin tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin ? Neden manevi mücahidîn-i İslamiye tarzında hareket etmiyorsun ?”

Elcevap: Eski Said ile mütefekkîrin kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silahlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünûn-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar;o suretle, İslamiyetin hakiki kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslamiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslamiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim

Hem bilfiil gösterdim ki, İslamiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişemez, belki sathi kalır. otuzuncu söz, Yirmi dördüncü mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati burhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkam-ı İslamiyeyi zâhiri telakki edip, felsefenin dallarıyla bağlatmakla durutmak ve muhazafa edilmek zannediliyordu. Halbuki, felsefenin ne haddi var ki onlara yetişsin?“ sh. 560.

Kanaatimce, Yeni Said tarafından Eski Said’e getirilmiş en ciddi eleştiri burada yer almaktadır. Soruya verilen cevap okunduğunda iki şey söylenebilir. Bunlardan birincisi Yeni Said Eski Said’in mücadele yöntemini tenkit etmektedir denilebilir. Böyle bir sonuç sorudaki mücahede ve müdafa yönteminin neden değiştirildiği üzerine sorunun sorulmasından çıkarabilir. Sanki, soruda Said’in düşüncelerinde meydana gelen bir değişiklikten değil de düşüncelerin savunulması biçimindeki değişiklikten bahsediliyor gibi bir netice çıkarılabilir. Genelde Eski Said ile Yeni Said arasında hiçbir değişiklik yoktur diyenler bu yeri bu şekilde anlama gayreti içindedirler. Çünkü, onlara göre, Yeni Said ile Eski Said arasında sadece mücadele yönteminde bir değişiklik vardır ve o da konjoktüreldir.

Ancak, kanaatimce mesele bu kadar basit çözülecek türden değildir. Çünkü, cevap dikkatlice okunduğunda sadece mücadele yöntemindeki değişiklikten değil, aynı zamanda strüktürel bir ayrışmadan da bahsettiği ikinci bir düşünce olarak söylenebilir. Bu şekildeki düşüncenin daha doğru olduğu savunulabilir. Çünkü, Yeni Said Eski Said’in felsefe-i beşeriyenin ve hikmeti Avrupaiyenin bir kısım düstürlarını kabul edip ve bu kabul edilen esaslar ile islamiyetin aşılanmasından ve bunların desteği ile İslamiyetinin kıymetinin ortaya çıkması gibi bir düşünüşten bahsetmektedir. Bu yapısal değişiklikler nelerdir veya Eski Said eserlerinde ne var ki, onları okuduğumuz zaman bununla Eski Said batının bir kısım düstürlarını sarsılmaz sabiteler olarak görmüştür? Sorusunun cevabının verilmesi gerekir.

Eski Said Yeni Said ayrışması için Eski Said eserleri ile Yeni Said eserleri bu açıdan bir karşılaştırmaya tabi tutulması gerekir.

1. Eski Said’in medeniyete yaptığı vurgu ve insanları medeniyete teşvik etmesi ile ilgili yerler okunduğunda Eski Said’in bütün gayretinin medeniyetin iyiliklerine dikkati çekmek şeklinde olduğu görülebilir. Eski Said’de Batı medeniyetine ciddi bir eleştiri pek fazla yoktur. Batı medeniyeti ilk ciddi eleştirinin Sunuhat ve Lemeat adlı eserlerde görülmesi ve bunların ise Eski Said’den Yeni Saide geçiş dönemlerinde yazılıkları düşünüldüğünde anlamlı görünmektedir.

Yeni Said’de artık batı medeniyetine teşvikten ziyade, batı medeniyetinin meydana getirdiği tahribata karşı tamirat ve iddialarına karşı cevapları daha çok görürüz. Eski Said’in bir bütün olarak savunduğu batı medeniyetiyle ilgili Yeni Said’in eserlerinde sıklıkla şu tanımlamaları görebilmek mümkündür. “Medeniyeti sefihe”, ”sehhar medeniyet”, ”firavunane medeniyet”, ”sefih ve muzır medeniyet”, ”mimsiz medeniyet” “frenk meşrebane medineyet”, ”deniyet “ gibi Eski Said’de çok fazla görmediğimiz tanımlamalara çok sıklıkla rastlamak mümkündür.

Bu tanımlamalardan Yeni Said’in bir bütün olarak batı medeniyetine karşı çıktığı bir sonuç çıkar demek istemiyoruz. Çünkü, Avrupayı ve onun medeniyetini ikiye ayıran “hakiki medeniyete karşı değil; zararlı mimsiz medeniyete karşı “ olduğunu da söyleyen de yine Yeni Said’dir. Ama medeniyete karşı söyleminde de bir farklığını olduğunu da açıktır. Eski Said ile Yeni Said arasında batı medeniyete karşı söylemlerdeki bu farklığın yukarıdaki soruda verilen cevap içinde cevaplandırılması gerekir.

Eski Said’in aklı yeni Said’in sunahatı felesefe ile ilgili değerlendirmelerinde de görülmektedir. Akılı çok ön plana çıkaran eski said öncesi ve kendi yaşadığı dönemdeki felsefi hareketlere karşı Eski Said Yeni Said’e nazaran çok müsamahakar ve iltifatkardır. Özellikle Muhakamet ‘ta eski Yunan felsefesi birçok yönden eleştirilirken, ve hatta bunlar Kur’an’ın hakikatlarını ile uygunluğunu açıklamaktan gaye o şahidî sadıkın tezkiyesi için olsa bile bunun abes olduğunu ve böyle bir tezkiye muhtaç olmadığını belirtir. Kur’an’ın böyle akıl ve naklin tezkiyelerine muhtaç olmadığını ve bu anlamda yapılan faaliyetler eleştirilir. Ehli zahirin zihinlerini karıştıran, Yunan Felsefesine olan ilgiden kaynaklandığını ve bu felsefenin müslümanların düşünce dünyasında nasıl bir etkiye sahip olduğunu “o felsefeye fehmi ayette bir esas-ı müselleme nazarıyla bakıyorlar “ (muhakemat sh. 72). Doğrusu eski yunan felsefesiyle ilgili bu çok ciddi ve ağır eleştirilerin aynı ton ve ayarda çağdaşı felsefi hareketler için yoktur. Eski Said antik felsefe karşın “yeni hikmet”ten yana bir tavır almıştır.

“Haddi evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belagat ve mantık ile hikmettir. Evet hikmet derim, çünkü hayrı-ı kesirdir. Şerri vardır; fakat cüz’idir. Usul-i müselemedendir ki: Şerr-i cüz’i için hayr-ı kesiri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesiri işlemek demektir. ”ehvennüşşerri “ ihtiyar elzemdir. Evet, eski hikmetin hayrı az, hurafatı çok, ezhan istidadsız, efkar taklid ile mukayyed, cehl avaramda hükümferma olduklarından selef bir derece hikmetten neyheyttiler. Fakat, şimdiki hikmet ona nisbeten maddi cihetinde hayrı çok, yalanı az;efkâr dahi hür, marifet hükümfermadır. Zaten her zamanın bir hükmü olmak gerektir. ” Muhakemet sh. 24.

Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı üzere, Eski Said Yeni hikmete oldukça sıcak bakarken, Yeni Said’in ona göre daha mesafeli olduğu anlaşılmaktadır.

Çünkü, Yeni Said döneminde felsefe devamlı ikili bir ayırım gözetilerek tahlil edilmiştir. özellikle 30 sözde bu ikili ayırım ve düşünce tarihi bakımından tahlile tabi tutulur. Yeni Said’de akıl ve kalbin ittihadı birbirine eşitlerin ittihadına denk düşmez. Kalb ayağı daha galiptir. Aslında Eski Said söylemin aklın nurundan ve kalbin ziyasından bahsediliyor olması Eski Said’de birbirine eşit ikiliden bahsedilmediğini gösterir. Kanaatimce risale okumalarında her ikisinin eşit olarak anlaşılması bir yanılgıya işaret eder.

Yeni Said ile Eski Said’in arasında ince bir fark gördüğümüz konulardan biri de felsefeye bakış açısıdır. Eski Said söyleyebiliriz ki, genel olarak felsefeye karşı sıcak bakan biridir. Onun bakış açısında o günün felsefesi, hayırları çok, şerleri azdır. Dolayısıyla Eski Said’in eserleri ile genel olarak felsefe arasında ciddi bir çatışmanın olduğu söylenemez. Hatta Eski Said, Arş-ı kemalat olan marifeti Sani’in miraclarının yollarını dört olarak sayarken, Hükemanın mesleğini üçüncü yol olarak saymaktadır. Muhakemet sh. 107.

Buna karşılık Risale-i nur’da felsefe daha çok aşağılayıcı bir şekilde kullanılmıştır. Risale-i nur’da felsefe genel olarak Avrupa’da ortaya çıkan ve 19. yy ile 20. yy. başlarında Türkiye’ye giren materyalizm, tabiatçılık ve pozitivizme atfen kullanılmıştır. Bilindiği üzere özellikle cumhuriyetle birlikte bu düşünceler İslam’a saldırının fikri alt yapısını teşkil etmiştir. Risalede genel olarak felsefe vahye teslim olmamış ve vahye başkaldıran felsefe kast edilerek kullanılmıştır. Bunun böyle olduğunu 30. sözde görebilmek mümkündür. Çünkü, burada Nursi, “silsile-i nübüvvet ve diyanete itaat eden”felsefeyi hakikate giden yollardan biri olarak görür ve bir adım daha ileri giderek, ” ne zaman ki, silsile-i felsefe, silsile-i diyanete iltihak edip ittihat etmiş ise, beşeriyet iyi bir hayat geçirmiş” demektedir. (Kontrol edilecek)

Risale’de felsefeden bahsedilirken, ”muhalif felsefe” 79, ”geveze felsefe”sh. 96, felsefe-i tabiiye, sh. 106, ”felsefe-i sakime”sh, 200, ”muzahraf felsefe” sh. 643, ”sarhoş felsefe” gibi daha birçok aşağılayıcı terkipler kullanılmıştır. Yeni Said’deki bu aşağılayıcı ifadeler Eski Said dönemi eserlerinde nadir olmakla beraber, genel olarak felsefe övülmektedir. Eski Said’de felsefenin şerlerinden nadir olarak bahsetmesine karşın;İfrat ve tefriti kırıp vasat ve müstakim yolu gösterecek felsefe-i şeriata başvurulması salık verilmektedir. Hiç şüphesizdir ki, Yeni Said’de İslam ile barışık olan felsefeyi sanık sandalyesine oturtmamıştır.

Daha sonra, Kur’an ile”Kur’an ile barışık “, hayatı içtimaiye-i beşeriye ve ahlâk ve kemâlat-ı insaniyeye ve sanatın terakkiyatına hizmet eden” felsefe ile muzır felsefe arasında ayırım yaptığını da görmekteyiz. Nitekim, Risale-i nur’un geniş dairelere matbaalar vasıtasıyla yayılması ve risalelerin modern mekteplerde okuyan ve bu arada felsefeden de haberdar talebeler tarafından okunması yaygınlaşması karşısında Risaledeki felsefeye karşı olumsuz tavrın yanlış anlaşılmaması kaygısıyla talebelerine yazdığı bir mektupta:”Risale-i Nur’un şiddetle tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayatı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlak ve kemalat-ı insaniyeye ve sanatın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’an’ın hikmetine hadimdir. muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor. İkinci kısım felsefe, dalalete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve levhiyat ile gaflet ve dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur’an’ın mucizekar hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli burhanlı muvazeneleriyle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor;müstakim, menfaatdar felsefeye ilişmiyor “ deme ihtiyacını hissedecektir. Sh. 1754,

6. TEKNOLOJİ VE MUCİZATI ENBİYA

3. Bu noktalardan biri de mucizatı Enbiyâdan Kur’anın bahsetmesine dair anlatımda görebilmek mümkündür. Eski Said’in eserlerinden olan olan İşaratül İcaz ‘da peygamber mucizelerinin iki gayeye matuf olduğu anlatılır. Bunlardan birincisi, peygamberlerin nübüvvetini halka tastik ve kabul ettirmek olarak belirtilir. Ancak, bununla ilgili izahat yapılmaz. ancak, ikinci gaye olarak belirtilen maddi terakki için lazım olan örnekleri nevi beşere göndererek o mucizelerin benzerlerini meydana getirmek, insanı teşvik olarak gördüğü ikinci gaye çok detaylı olarak örneklendirilir. Meydana gelmiş terakkinin tamamen dinlerden alındığını ve onlardan alınan ilhamlarla ortaya çıktığıdır. Bunlar örneklendirilir burada. İlk olarak saatin ve geminin bir peygamber eliyle bizlere hediye edildiğini hatırlatır. Hz. Ademin mucizesi olan talimi esma ile telahuku efkar ile meydana gelen fenler arasında ilişki anlatılır. Örnekler devam ederek, demirin eritilmesine Davud as. mucizesi, uçak ile hz. Süleyman’ın mucizesine insanların yaklaştığını örnekler. Kıraç ve kumsal yerlerden suları çıkaran santrafuj ile Hz. Musa’nın mucizesi ilişkilendirilir. Burada Hz. İsa’nın mucizesi anlatılırken, “Hakikaten şu mucizeler ile bu terakkiyat arasında pek büyük bir münasebet ve muvafakat vardır. Evet, dikkat eden adam, bilatereddüt “O mucizeler bu terakkiyata birer mikyas ve nümunelerdir” diye hükmedecektir” demektedir. Sh. 257. Bu yerde peygamber mucizeleri Hz. İbrahim, Hz. Yakub, Hz. Süleyman’ın mahzar oldukları mucizeler ile devam eder ve bunlardan beşeri hayat için maddi terakkide ihtiyaç duyulan teknolojik gelişmeler ile irtibatlandırılır. sh. 257

Burada peygamber mucizeleri ile teknolojik gelişmeler arasında birebir kurulan ilişki anlatma Yeni Said dönemi eserlerinde de devam etmekle birlikte Yeni Said’de peygamber mucizelerinden asıl alınması gerekli dersler ahirete yönelik derslerdir. Hz. İbrahim’in bir mucizesi olarak ateşin yakmaması, sadece teknoloji ile irtibatlandırılmaz. Ateşin Hz. İbrahimi yakmaması arkasında bizlere önemli üç dersi verir. Bunlar, ateşinde bir emir altında hareket ettiği, - ki bu birinci sözde anlatılmaktadır- her şeyin hareket ederken manen Bismillah dediği hatırlatırlır. İkinci olarak, o ateş ile cehennem ateşi arasında ilişki kurulur. Ve nihayet, üçüncünde ancak, bu mucize ile teknoloji arasında ilişki kurulur. Yine Talimi esma mucizesi anlatılırken, asıl dikkatimizi bu mucizeden bizlerin ahirete ilişkin alacağımız derslere çekilir. Beşeriyetin babası olan Hz. Adem’e Talimi esmanın verilmesinde nasılkı, onun melaikeden rüchaniyeti ispat edilmiş aynen öyle de, hz. Adem’in evladları olarak bizlerin de bütün esmayı taallüm ederek, bütün mahlukata karşı rüçhaniyetimizi ispat etmemiz gerektiği ve bunun yolları gösterilir. Bu iki örnekten anlaşıldığı üzere bu mucizelerin 20. sözdeki bu anlatımında ahirete ilişkin dersler çok ağırlıklı olarak işlenirken, medeniyet harikalarıyla olan ilişkileri daha geride kalmaktadır. Geniş bilgi için bkz. Sözler. Sh. 237 vd.

7. BİR DİĞER NOKTA

İkinci meşrutiyet öncesi ve sonrası dönemdeki hemen bütün islamcıların ortak noktalarından biri kendilerini batıya karşı savunma pozisyonunda görmeleridir. Ancak, bu savunma, tarihsel seyir içinde batıda gelişen kurumların daha çok kabulü ve bunların İslamiyette karşılıklarının aranması şeklinde olmuştur. Batıda ki demokrasi ve çoğulculuk islamiyetteki meşveret ile, felsefe hikmet ile, denkleştirilmek istenmiştir. Birçok İslamcı böyle bir tutum sergilemiştir. Batının kurumları ile İslami kurumlar arasında benzerlik veya paralellikleri ortaya çıkarma gayretleri çok fazladır. Böyle bir tarzda batı felsefesinin veya biliminin bazı yanları değişmez hakikatler olarak kabul edilmiştir.

Batı karşısında maddi terakki yönünden geri kalmışlığı gören İslamcılar da hemen bütün herkes gibi referanslarıyla batının referansları arasındaki uyuma dikkat çekmişlerdir. Terakki öylesine büyük bir öneme sahiptir ki, meşrutiyet ortamındaki en güçlü siyasal partinin adının bir parçasının Terakki olması da bu ezilmişliğin ve özür dileyici tavrın göstergesidir. Yine teşebbüsü şahsi ve Ademi merkeziyet kavramlarının arkasında hep geri kalmışlık ezikliği yatmaktadır. Böylesi bir ortamda batının kavramları veya kurumlarının doğrular olarak kabul edilmesi Yeni Said’e göre, islamiyetin hakiki kıymetini gösterememek anlamına geliyor. Çünkü böyle bir tarz, İslamiyetin hakikatlerinden çok batının değerlerini ortaya çıkarabilir. Eski Said döneminde özellikle medeniyetin güzelliklerine çok vurgu yapılması ve bu güzelliklerin bütüne islamiyetin açık ve örtük bir şekilde onların aynısına veya daha güzeline kefil olduğunun söylenmesi, mehasini medeniyeti İslamiyetin mukaddemesi olarak görmesi, böylelikle islamiyeti müdafaa ediş biçimi islamiyetin bir anlamda dışarıdan takviyesi anlamına alınabilir. (İçtimai Reçeteler II. Sh. 270, Muhakemat sh. 33). Batı’da gelişen veya zaman ile oluşan bazı kurum ve kavramlarının islamiyette karşılığının aranması şeklinde bir anlayıştır.

Yine Eski Said belirtildiği üzere birçok gazetelerde birçok makaleler neşr etmiştir. Büyük çoğunluğu Volkan gazetesinde neşredilen bu makalelerin birinde Eski Said rüyasında Padişahı gördüğünü söyleyerek şöyle devam eder”... Alem-i ma’nada Padişahı gördüm. Dedim:

Sen zekâtü’l ömrü Ömer-i sâninin mesleğinde sarf et. Ta ki meşrutiyet riyasetine lazım ve bey’atın ma’nası olan teveccühü umumiyeyi kazanasın.

Padişah dedi:

_ Ben O’nun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehlini taklid edebilirsiniz. Nerede sizde onlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak ?

Ben dedim:

_Bizdeki tenebbüh-ü efkârı umumi ve tekemülü mebadi ve vesait ve ihata-ı medeniyet, o noktaların yerine tutmakla ;hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan adalet ve terakkiyi intac edebilir. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder. “İçtimai Reçeteler II sh. 273. )Bu hususun değişik bir anlatım biçimi için bkz. Age. Sh. 297) Bu anlatımda açık ve uyanmış bir kamu oyunu, bir sonuca ulaştıran sebeplerin gelişmiş olması, medeniyetin kuşatıcılığını Eski Said Ömer bin abdulaziz zamanındaki ahlakın yerini tutacağını söylemektedir. Kanaatimce Yeni Said kamu oyuna, medeniyete verdiği öneme rağmen, bunları islami bir ahlakla eşit tutmaz. Kamu oyu baskısı veya korkusu sebebiyle kötülüklerden uzak duran biri ile, ahlaken bunlardan kendini muhafaza eden kimsenin veya topluluğun çok farkları vardır. İkinci topluluk daha erdemlidir.

Avrupalı devletlerin adaletine yapılan övgü de Yeni Said döneminde pek görmediğimiz bir durumdur.

KATRE VE REŞHA MESLEĞİ.

24 sözde eski saidi katreye benzeten ve akıl feneriyle hareket ederek hakikatı bulmaya çalışan biri olarak tavsif eden yine Yeni Said’dir. 24. katre, reşha arasındaki ilişki ve hakikatı anlama yönündeki farklılık Eski Said ile Yeni Said arasındaki farka da işaret eder. Vakıa şu ki, katreye benzetilen yerdeki Eski Said ile 29 mektupta hakikate hizmet yöntemi tenkit edilen de aynı Said dir. Eski Said’in yeni Said’e dönüşümü katrenin reşhaya dönüşümüne denk düşer.

Yeni Said’in Eski Said düşünce sistematiği ile ilgili en ağır eleştirisi tespit edebildiğim kadarıyla 29 mektupta yukarıda aktarılan bahistir. 24. sözde de Eski Said’in “katre”ye benzetilmesi de en azından onun kadar ciddi bir eleştiridir.

Zaman zaman Yeni Said bazı sorulara cevap verirken, geçici olarak Eski Said kafasanı taktığını söyler. Bu durumda gerek takındığı tavır ve gerekse vermiş olduğu cevapların da bu dilin eski Said’e ait bir dil olduğu hemen bütün yerlerde vurgulu bir şekilde belirtilir. Bazı yerlerde ise Yeni Said bu makamda Eski Said’e iştirak etmiyor eklemesi de yapılır. Böyle bir tarzı ise Yeni Said hiçbir zaman onaylamaz ve bunun Yeni Said’in meslek ve meşrebine aykırı bir davranış olduğu söylenir. ( sh. 1833)

YENİ SAİD’İN ESKİ SAİD’DEN BAHSEDERKEN ESEFLİ BİR DİL KULLANMASI

Yeni Said sıklıkla Eski Said’in hayatını ve o dönemde yazılmış eserlere göndermeler yapar. Yeni Said Eski Said’den bahsederken genelde esefli ve tenkitkar bir dil kullanır. Ancak, dille ilgili olarak ikili bir ayırım yapmak gerekir. Eski Said’in şahsiyetini ve düşünce şeklini çok yerlerde açık bir şekilde eleştirirken, Eski Said’in eserleri aynı şekilde eleştirilmez. Yeni Said’in eski Said için eleştirilerinde bu iki ayırım yapılmaması bazı yanlış sonuçlara bizi götürebileceğinden bu ayrımın muhakkak dikkate alınması gerekir. Çünkü, Yeni Said’in Eski Said’in şahsiyeti ve tavır alışları için söylemiş olduklarını biz genişleterek eserlerinin bütünü tatbik edecek olursak, Eski Said le yeni Said ‘in düşünceleri arasında bir bütünlükten veya kemale ermekten bahsedemeyiz.

Yeni Said’in Eski Said’i tenkit ettiği hususlar;Şan şeref sahibi bir eski Said’e karşı tevazu ve mahviyetle hareket eden Yeni Said;(emirdağ, sh. 1729), en ufak bir haksızlığa tahammül etmeyen Eskisine karşın bütün haksızlıklara karşı sabrı esas tutan bir duruş. (1738). Siyaset alanında aktif ve günde birkaç gazete okuyan bir Said dünya harbinden haberdar olmayan Yeni’si.

Yeni Said’in Eski Said ile ilgili olarak esefli ve tenkitkâr bir dil kullandığı yerlere göz gezdirdiğimiz zaman bunları iki gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan birinci bizzat kendi şahsı ile ilgili olanlar ikincisi ise, yazdıkları ile ilgili olanlar. Hemen belirtmemiz gerekir ki, bu dilin asıl muhatabı eski Said’in şahsıdır. Eserleriyle ilgili eleştiriler daha ziyade somut iken, şahsiyeti ile ilgili tenkitler daha geneldir.

Eski Said’in siyaseti dine alet etme yöntemi çok tenkit edilir. Bu gayretin beyhude bir yorulmayı netice verdiği söylenir.

2. Eski Said eserlerden önce şahsı söz konusudur. Ve nazara verilen hep şahsiyeti iken, Yeni Said’de “ Said yoktur onun kuvvet ve iktidarı da yoktur”

Genel olarak İslam dünyasında var olan mürid Şeyh ilişkisini andıran şahıslara tabi olma, onları rehber almayıYeni Said tamamen terk etmiştir. İnsan-kitap ilişkisine çevirmiştir.

Yeni Said bu tavrı Eski Said’i çok eleştirmeyi gerektirmiştir. Her şeye rağmen, eski Said’de ilk görüntüye gelen Eski Said’in şahsıdır. Ancak, Yeni Said bütün gayretiyle görüntüye Risale-i Nur’u getirmiştir.

ESKİ SAİD’İN KAFASI YENİ SAİD’İN SÜNUHATI

“Eski Said’in kafası Yeni Said’in sünuhatı “ ifadesi Yeni Said’e aittir. (emirdağ Lahikası sh. 1855). Bu nitelemeyi Münazarat adlı eserinin 1950 yıllarda eline geçmesinden sonra bu eseri tetkik ederken söylenmiştir. Ayrıca bazı meselelere cevap verirken de Eski Said’in kafasından bahsettiğini görmekteyiz. Emirdağ Lahikasında bir mesele ile ilgili olarak cevap yazarken, “Bu mesele münasebetiyle, meslek ve meşrebime muhalif olarak Eski Said’in bir iki dakika kafasını başıma alarak “(Emirdağ sh. 1836). Yine “Eski Said kafasıyla dikkat ettim, kat’iyen gördüm ki “(Emirdağ Lahikası sh. 1843). ifadeleri bu farklılığa devamlı dikkatimizi çekmektedir. Hatta öyleki, Barla lahikasında Eski Said’in akıl ve kalbinin Yeni Said’in akıl ve kalbinden çok uzak olduğu söylenir. Birbirinden uzak olmasına karşın bazen her ikisinin ittifak ettiğini görüyoruz. Eski Said’in kuvvet-i ilmiyle, nazarı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatleri, senin kardeşin şuhud-u kalbiyle, nur’u vicdanıyla gördüğüne tevafuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerden noksan kalmıştır ki, Yirmi dokuzuncu sözde tekmil edilmiş. ” (Barla Lahikası sh. 1517. )

Eski Said döneminde yazılmış eserlerde ilmi ve akli prensipler daha öncelikli iken, Yeni Said’in yazmış olduğu Risale-i Nur eserlerinde ise, sunuhat ve ilhamat daha galiptir. Bu yeni Said’in yazmış olduğu eserlerde ilmi ve mantiki esaslardan ayrıldığı anlamına gelmez. Said Nursi, Risale-i Nur’un genellikle sünuhat eseri olduğunu belirtir. Risale-i Nur’un sünuhat eseri olması, Risale-i Nur üzerinde Eski Said müktesebatının ve geçmiş dönem islam düşünce tarihi içinde üretilen düşüncelerin etkili olmadığı veya bunlardan yararlanılmadığı gibi sonuca götürmez. Aksine, Risale-i Nur, islam düşünce mirası üzerinde gelişmiş bir “ ilerlemeyi “ ifade eder. ( Metin Karabaşoğlu, agm. Sh. 7). Kendisi tarafından belirtilen farklılıklarına karşın Yeni Said Eski Said birikimi üzerine inşa edilmiştir. Yeni Said ile Eski Said arasındaki ilişkiyi kestiğimiz zaman doğru bir Said Nursi portresi inşa etme imkanımız yoktur.

Risale-i Nur’un ana kaynağının sühuhat olması onu tartışmasız metin haline getirmemeli. Said Nursi’nin, Risale-i Nur’un özelliklerini anlatırken, kendisinin manevi makamıyla ilişkilendirilmesinden ısrarlı bir şekilde uzak durmaya çalışması, bütün dikkatleri metnin bizatihi kendine çekmesi ve metin ile Kur’an arasındaki bağlarla bizi Kur’an’a götürmek istemenin hep temelinde yatan ;eserlerin sühuhat mahsulü olması değil, onların hakikat ile ne derece bağlı olduğunu dikkate vermektir. Çünkü, bizzat tek başına sünuhat ve hatta sünuhatın bir üst mertebesi olan ilham bile, bilgi kaynağı olmak bakımından hüccet değildir.

İlham kalbe doğan bilgidir. (bkz. Seyyid Şerif Cürcani, Kitabut Ta’rifat, sh. 28). 24. sözde ilhamatın maruz kalabilecekleri berzahlar ve tehlikeler, sünuhat için öncelikle geçerlidir. Ancak, burada hemen atlamadan söylememiz gerekir ki, İlhamat ve sünuhat eseri olan Risale-i Nur’daki hakikatler, ayet, hadis, akli ve mantiki delillere devamlı dayandırılmıştır. Risale-i Nur’un önemli bir kısmının sünuhatla beraber istihracı Kur’aniye olduğunu düşündüğümüz zaman, akıl ile olan bağlantısı ortaya çıkar. Risale-i Nur’daki temsilatın sıradan misaller olmayıp “kıyası istisnai” kısmının en muhkemlerinden olmasıdır ki, Said Nursi’ye “. Sözlerdeki kıyasatı-ı temsiliyeler ….. bürhan-ı katî-i mantikîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler “sözünü söylettirmiştir. Yeni Said ısrarlı bir şekilde Risale-i Nuru bu şekilde okumamaya bizleri davet ederken, takipçilerin tavrı ekseriyetle bu yönde değildir desek haksızlık etmiş sayılmayız.

Said Nursi’nin erken dönem eserleri ile Yeni Said dönemi eserleri hakkında söylediklerine baktığımız zaman Risale-i Nurlardaki anlatımlar için ve onların hakikat ile örtüştüklerine dair ısrarı daha fazladır diyebiliriz. Mesela 32. sözün bitimine koymuş olduğu tenbihdeki tarzı Eski Said’de görebilmek mümkün değildir. Bu tenbihte Nursi “Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, “ İşârât-ı Kur’aniye “ nâmına hakikattir. Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak biliniz ki:Haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş. ”Sözler sh. 593. Bediüzzaman’ın bu tür beyanlarına rastlamak mümkündür. Yine, talebeleri tarafından sorulan bazı soruları cevaplarken, ”... yazılan galip Sözler ve Mektuplar, ihtiyarsız, def’i ve ani bir surette kalbe geliyordu. güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile, Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevap versem, sönük düşer noksan olur”sh. 477. Ancak, kanaatimce Bediüzzaman ‘ın bunları söylemekteki kastı düşüncelerinin ne kadar Kur’an ve Hadis ten beslendiklerine olan inancıdır. Yoksa böyle bir iddia bizleri Risale-i Nura muhatap ederken teslim almayı hedeflemek için değildir. Yine Nursi, kendisiyle irtibatlandırılan manevi makamlara dikkatin çekilerek Risale okumamalarını da uygun görmez. Eser sahibinin hataları sebebiyle esere hücüm etmek yöntemi ve başkaca sebeplerden dolayı böyle bir yöntemi doğru bulmaz.

Tam bu noktada Risale-i Nur’daki hakikatlerin ayet ve hadis ile olan ilişkilerini ortaya çıkarmak ve buradan nazarları Kur’an’a çekmek gibi emek isteyen bir yöntem yerine, mensupları açısından daha kolay olan Risalelerin sünuhat ve kısmen ilhamat olmasına dayanmak yolu daha cazip görünmektedir.

Said Nursi’nin Risale-i Nur için söylemiş olduklarını Eski Said’in birinci dönemiyle ilgili eserleri için tekrarlamadığına şahit olmaktayız.

“Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulumu-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatül hakaike karşı ehli tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefeyle bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı. ”Mesnevi Nuriye sh. l277)

Eski Said’in akıl ve fikrinin bir derece hikmet-i felsefe ile yaralandığını Yeni Said bu ifadesinden anlaşılmaktadır. Batı medeniyeti ve fünunun Eski Said döneminde kendi dünyasında yapmış olduğu tahribattan Yeni Said döneminde de bazı şikayetler görmekteyiz. Avrupayı tahlil ettiği 17. Lem’anın 5. notasında :

“Bu notada Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekatı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahatı kalbiyede emrazı kalbiyeye inkilap ederek ziyade müşkilata medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehine şehadet eden hissayatı-ı nefsaniyeyi susturmak için Avrupa’nın şahsı manevisi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur. ” Lemalar sh. 643.

Yine 26 Lem’anın 11. Ricasında felsefe ilimlerinin Eski Said’in ruhunda bırakmış olduğu tahribattan yakınırken, “ o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, mâden-i tekemmül ve medâr-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler, ruhumu çok kirletmiş ve terakkiyatı mâneviyemde engel olmuştu. Birden Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur’an’ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risâlelerde beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi. ” Lemalar sh. 239.

Bu anlamda Yeni Said’den yapmış olduğumuz bu üç uzun alıntıdan, Yeni Said’e dönüşümün, Eski Said’in yaralı olan akıl ve fikrinin tedavisine denk düşmektedir. Eski Said’in kendi ifadesiyle aklının yaralı olması, Eski Said döneminde çok revaçta olan akıllcılık olarak alınmamalı. Gerçi Eski Said aklı Yeni Said’e göre çok öne çıkarmış olduğu söylenebilir. Eski Said’in vahiyden bağımsız bir aklın arkasından gitmesi veya onu övmesi şeklinde bir beyanı yoktur. Onun akla çok önem vermesi, hiçbir zaman onu akılcı yapmaz. İslamiyet meseleleri ile akıl arasında bir çatışmanın olmadığına dair, akla vurgu Eski Said’de fazla olmasının bir sebebi o dönemde bu şekildeki iddiaların çokca yaygınlaşmasından ötürüdür. Hıristiyan ve diğer bazı din mensuplarının aklı azl ve bürhanı tardına karşılık islamiyetin “akıl ile meşvereti” övülür. (muhakemat sh. 34). Din dışı olarak gelen bu saldırılara karşı aklı şahit gösterirken, din adına aklı mahkum eden ve neredeyse tamamen devre dışı bırakan, islam adına iddia edilen yanlışlara karşı da Bediüzzaman aklı özgürleştirme gayreti içindedir. Aklın önemine dair Kur’an’ın akla havale eden ayetleri delil gösterilir. ( İçtimai Reçeteler, II. 102 )Akla olan vurgusu akıldan kalbe bir menfez bulmaya yöneliktir. Akla aykırılığı iddia edilen bir çok meseleyi akla uygunluğunu ispata çalışır.

Bütün bunlarla birlikte Yeni Said bazen Eski Said’in kafasına müracaat ettiğini ve bazı meseleleri Eski Said kafasıyla tahlillere tabi tuttuğunu görmekteyiz. 22. Lema ve Vehhabilik meselelerinde olduğu gibi.

İslam düşünce tarihinde avam tarafından yanlış anlaşılmış olan Sevr ve Hut meselesini Eski Said dönemindeki anlatımıyla Yeni Said ‘in 14. Lema’daki anlatımları arasında farklar kanaatimce bu noktadan kaynaklanmaktadır. Eski Said bu meseleyi Muhakemet adlı eserinde anlatırken, Yeni Said’den farklı olarak Sevr ve Hut meselesinin dair hadisle ilgili bazı kayıtlar düşer. Öncelikle bu meselesinin hariçten islamiyete giren bir mesele olduğunu ve “ravisiyle beraber müslüman “ olduğunu kabul eder. İslamiyet dairesine nasıl dahil olduğuna dair merakı cevaplamak için okuyucularını bu eserin üçüncü mukaddemesine başvurmalarını salık vermektedir. Bu hadisin İbni Abbas’a ilişkilendirilmesinin ise, dördüncü mukaddemede izah edildiğini belirterek, Bu sözün hadis olmadığını çünkü İsrailiyatın nişanlarını taşıdığı belirtir. Şayet hadis olsa da bunun sadece zannı ifade eden âhâdden olduğunu ve akideye dahil olamayacağı gibi bir sürü ihtirazi kayıtlar düştükten sonra izahlarda bulunur. Ancak, 14. Lema’da bu kayıtların hemen hiçbirinin belirtilmeden bir hadis olarak bunun kabul edilerek izahlara girişildiği görülmektedir. Eski Said en büyük hadis ravilerinden biri olan İbni Abbas için Muhakamet ‘ta kaf dağı ile ilgili bir bahiste “... İbn-i Abbas’ın her söylediği sözü hadis olması lazım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbulu olmak lazım gelmez. Zira İbn-i Abbas gençliğinde İsrailayata bazı hakaikin tezahürü için hikayat tarikiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir”(muhakemat sh. 56). Bu şekilde eleştirilere Yeni Said döneminde pek rastlanmaz. Eski Said islama dahilden verilen zararlara karşı tavrı çok serttir. Bu kimseler, dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan, ”sadîk ahmak”, adüvvü dinden daha zararlı” gibi vasıflarla vasıflandırılır. Yeni Said’de bu tür söylemler pek fazla gündeme gelmez.

Eski Said dönemi eserleri Eski Said’in kuvve-i hafızası ve ilmiyle yazılmış eserler olmasına karşın Yeni Said döneminde yazılan Risale-i Nurlar Eski Said’in ilmiyle beraber sünuhat eseridirler. Nitekim Yeni Said bunu şu şekilde anlatır: Otuzuncu söz için “ ne ben ne de en müdakkik dindar filozoflar altı günde o tahkikatı yapamazlar” derken, Eski Said’in kuvve-i hafızası da yardım etmek şartıyla on dakikalık işi, on saat fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum. ”(Kastamonu Lahikası sh. 1637). Yalnız bu ifadelerle ne denmek istendiği tam anlaşılmadığı zaman Risale-i Nur’un tabulaştırılmasını netice verebilir. Hiç şüphe yoktur ki, Said Nursi’nin gayesi bu değildir.

ESKİ SAİD VE HATALAR

Yeni Said’in Eski Said ile ilgili değerlendirmelerinde Eski Said’in hatalarından bahsedilmektedir. Bu hatalar da ikiye ayırmak gerekir. Bunlardan birincisi bizzat kendi şahsıyla ilgili hatalar, ikincisiler ise, yazdığı kitaplardaki hatalar. Yeni Said’in şahsıyla ilgili hatalarını açık bir şekilde beyan etmesi sadece Eski Said dönemine ait hayatıyla sınırlı değildir. Yeni Said kendisinin Yeni Said dönemiyle ilişkin hayatında ciddi eleştirilere tabi tutmakta ve hata ve kusurlarından sıklıkla bahsetmektedir. Hatta şahsını hatalı ve kusurlu olarak görmesi Yeni Said’de Eski Said’e göre daha fazladır. Eğer şahsıyla ilgili hatalarına ait beyanlarını eserlerine de teşmil edecek olursak çok yanlış sonuçlara ulaşırız. Bunun için bu hata kavramının muhakkak bir ayırımının yapılması gerekir.

Ayrıca, kendisi hatalardan ve yanlışlardan söz ederken ve hatta bunların neler olduğunu açıklarken, bizim bunları tevazu olarak nitelememiz ne kadar yanlış ise, sınırlı sayılı hataları Eski Said’in bütün eserlerine teşmil etmek anlamına gelebilen yorumlar geliştirmemiz de o kadar yanlıştır. Eski Said’in özellikle münazarat adlı eserinde ileri de bir nur çıkacağı ve zulümatları dağıtacağını şeklindeki müjdelerinin adresinde hataya düşüldüğü birçok yerde belirtilir. Eski Said’ siyasal hayatın bizzat içinde biri olarak toplumsal kurtuluşları veya refahı siyaset adresinde araması ve tahlillerini bütün islamcılar gibi bu merkezde geliştirmesi o günün şartları düşünüldüğünde çok normaldir. Kısmen siyaset merkezli bir hareketin beklentilerinin siyaset aleminde olması kaçınılmazdır. Siyaset merkezli yapılan tahminlerin veya yorumların bir kısmının hatalı oluşu Eski Said’in meşveretle ilgili anlatımlarının hiçbirini gözden düşürmez. çünkü o meşvereti, adaleti, hürriyeti anlatırken hep kaynağını Kur’an ve hadisten almıştır. Meşrutiyeti dört mezhepten istihraç etmiştir. Eski Said’in Osmanlı toplumu ortamında meşverete yaptığı vurgu ve İslam alemi için zaruretine olan düşüncesinin, aynı şekilde Yeni Said döneminde kurmaya çalıştığı Risale-i Nur cemaatı için yapılmıştır. Meşveretin tesis edilmek istenen alanlarının farklılaşması meşveretle ilgili Eski Said düşüncelerinin yürürlükten kalktığı veya lağv edildiğini anlamına gelemez.

Ancak, durum böyle olmakla beraber Yeni Said Eski Said’in hataları yorumlarını da eleştirmekten geri durmaz. Nitekim Kastamonu Lahikasında.

“ Telifinden otuz dört sene sonra, Münazarat namındaki esere baktım. Gördüm ki, Eski Said’in o zamandaki inkilâptan ve o muhitten ve tesirat-ı hariciyeden neşet eden bir hâlet-i ruhiyeyle yazdığı bu gibi eserlerinde hatiât var. O kusurat ve hatîatımdan bütün kuvvetimle istiğfar ediyorum ve o hatîattan nedamet ediyorum. Cenab-ı Hakkın rahmetinden niyazım odur ki, ehli imanının meyusiyetlerini izale niyetiyle ettiği hatiat hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin” Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esas-ı mühim hükmediyor. O iki esasın hakikatleri vardır. Fakat ehl-i velâyetin keşfiyatı tevilâta ve rüya-yı sadıkanın tevile muhtaç oldukları gibi, o hiss-i kablelvukukun dahi, daha ince tabirlere lüzumu varken, Eski Said’in o hissi kablelvuku ile hissettiği ve iki hakikatın tevilsiz, tabirsiz bir surette beyanı, kısmen kusurlu ve kısmen hilaf görünüyor. ” Yine aynı yerde “ Eski Said, bazı dâhi siyasi insanlar ve harika ediplerin hissettikleri gibi çok dehşetli bir istibdadı hissedip on karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvuku tâbir ve tevile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zayıf ve ismî bir istibdat görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdadın zayıf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hata... ( Kastamonu Lahikası sh. 1600). İfade de bu gibi eserler dendiğinize nazaran diğer eserlerde de bu tür siyaset merkezli inkişafların olacağına dair hatalı adreslerin olduğunu söylenebilir.

Eski Said’in hatalarını bu mektupta açık bir şekilde eleştirilmektedir:Eski Said’ düşüncelerindeki hatalarını iki ana noktada toplamaktadır. Birincisi, hemen büyük bir kısmı sömürgeleştirilmiş İslam aleminin içinde bulunduğu olumsuz şartları sebebiyle ümitsizlik içine düşmüş ve her geçecek günün daha kötüye gideceğine adeta kendini şartlandırmış ehl-i imanın meyusiyetine karşı bir teselli vermek amacıyla, Eski Said, devamlı bir ümit aşılamıştır. Eski Said, ” istikbalde bir nur var “ olarak sıkça vurguladığı ümidin adresi siyaset dairesidir. Halbuki, yeni Said bu hissi kablel vukuyu hatalı olarak görmektedir. Risale-i Nur’un gelecekte ve dehşetli bir zamanda ehl-i imanın imanlarını takviye edecek hizmetini, siyaset ve kemmiyet eksenli yorumlamıştır.

İkincisi ise, birçok kimse gibi Bediüzzaman’da çok dehşetli bir istibdadı hissetmiş ona karşı bütün kuvvetiyle cephe almıştır. Bediüzzaman’ın özelde, siyasal tarihimize “ devri istibdat” olarak geçen 33 yıllık 2. Abdulhamit dönemine ait istibdadına, genelde ise, mazi olarak değerlendirdiği, Hicri beşinci asırdan sonra olan islam alemindeki istibdada karşı çok itiraz ve eleştirileri vardır. Hatta öyle ki, “ Şeriat aleme gelmiş ta ki, istibdad ve tahakkümü kaldırsın. “ diyecektir. İkinci meşrutiyet öncesi ve sonrası istibdadına karşı çıkarken, asıl sonradan gelecek istibdadın hak ettiği hücumlar oklarını bu devre çevirdiğini, burada yanlışlık yaptığını belirtir. Böyle bir beyan devri istibdat ile ilgili uygulamaları meşrulaştırmak biçiminde okunmamalı. Tek şahıs istibdadını mumla aratacak İttihatçıların zümre istibdadı ve tek parti yönetimine kıyaslandığında Abdulhamit’in istibdadı hafif kalır. Ama onun hafif kalması hiçbir zaman onu meşrulaştırmaz. Yeni Said’in kendi beyanıyla gelecek olan istibdatların zaif bir gölgesini asıl zannetmiş ve asla hak ettiği eleştiri ve hücumları gölgesine yapmıştır. “ Maksat doğru hedef hata”

Bu öz eleştiri içeren mektuptaki belki son nokta da kendisinin İttihat ve Terakki ile olan ilişkileridir. Yeni Said bu mektupta Eski Said’in İttihat ve Terakki Partisi ile olan ilişkilerini masaya yatırır. Kendisi İttihat ve Terakki komitesine şiddetli karşı olmakla beraber onların Hükumetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirane yüksek bir taktiratının sebebi olarak altı yedi sene çıkacak Birinci Cihan Harbi’de şehit olacakları hissetmesini göstermektedir. İleride içlerinden çıkacak bir milyona yakın şehitlere olan alaka ve ilgi kendisini onlara dört sene tarafgir etmiştir. Bu nokta dikkate alınmadığında Bediüzzaman’ı ittihatçılarla beraber hareket eden biri olarak görebiliriz.

Eski Said’in hatalarıyla ilgili olarak Yeni Said adres gösterir, yoksa bir bütün Eski Saidi ve düşüncelerini mahkum etmez. Eski Said’in düşüncelerinin bazılarını sonradan yanlış olarak görmesi, sadece o düşüncelerle ilgili tartışmaları masaya yatırmamıza imkan tanır.

ESKİ SAİD VE YENİ SAİD’DE DEVAM EDENLER

Eski Said’in üzerinde durduğu birçok hususun Yeni Said döneminde de üzerinde durulduğu ve anlatımın devam ettiğini görürüz. Bütün bunları bu çalışmada belirtmemize imkan olmadığı gibi lüzum da yoktur. Örnek olarak bazılarını belirtmekle yetineceğiz.

1. Sınıflar arasındaki mücadele ile ilgili anlatım

Bediüzzaman’ın bütün ihtilalatı beşeriyenin kaynak ve madeni olarak gördüğü “Sen çalış Ben yiyeyim “ ile “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne “ şeklinde formüle ettiği Eski Said’e ait anlatımın Yeni Said döneminde de devam ettiğini görmekteyiz. 25. söz ve diğer bazı yerlerde bu hususun hemen hemen aynı ifadelerle sınıf çatışmalarının tahlillerini yapar.

2. Müstebit yönetimlere ait eleştiri. Eski Said’in mücadele ettiği ve hatta insanın mahisi olarak gördüğü müstebit yönetimlere ait eleştireler Yeni Said’de devam etmektedir. 22. Lema, daki anlatım, Rumuzat-ı Semaniye Risalesinde istibdadın daha ne kadar devam edeceği ile ilgili Kur’an’dan işaretler bulma gayretleri, Mahkemelerde yaptığı savunmalarda istibdat yönetimlerinin en bariz özellikleri olan muhalefet ve aykırı düşüncelere hakkı hayat tanımama ile ilgili yaptığı tenkitler, müstebitlere feda edilen bireyi korumak isteyen Emirdağ Lahikalarındaki mektuplar eski Said ile yeni Said’in paralellikleri olarak durmaktadır.

3. Eski Said’in özellikle münazarat adlı eserinde anlattığı, olması gereken devlet birey ilişkisi, devletin ve devlet memurlarının hizmetkar oldukları yoksa devletin tahakküm aracı olmadığı ve devleti idare edenlerin ise, hükmedenler yerine hizmetkar olmaları gerektiği şeklinde düşüncesi özellikle Emirdağ lahikasındaki mektuplarda güncelleştirilerek devam ettiğini görüyoruz. Birisinin hatasıyla başkalarını sorumlu tutan bir anlayışa Kur’andan referanslarla karşı çıkışı Emirdağ Lahikaları ile Barla lahikasında Yeni Said’in tavrı ile Divanı harbi örfi adlı eserindeki karşı çıkışlar bire bir örtüşür. Eski Said’de anlatılanların Yeni Said de devam edenlerin envanterinin çıkarılması ciddi bir çalışmayı gerektirir.

YENİ SAİD’İN ESKİ SAİD’İ ŞAHİT TUTMASI.

Dikkatimizi çeken noktalardan biri de Yeni Said’in bazı durumlarda Eski Said’i şahit tutmasıdır. Bu da Yeni Said’in eskiye ait reddi miras etmediğinin bir göstergesi olarak alınabilir. Kendisini gizli örgüt kurmakla suçlayanlara karşı eski Said dönemi hayatını da delil göstererek böylesi bir gizli yanının olmadığını defaatle tekrarlar. Kendisine kürtçülük isnat eden tek parti yönetimine karşı verdiği cevapta da Eski Said ve Yeni Said’in yazdıklarını şahit gösterip, savunmasını bu yazdıklarıyla delillerindirir. ”Eski Said ile Yeni Said’in yazdıkları meydanda “ gibi ifadelerini görebiliyoruz. Özellikle mahkeme savunmalarında en çok başvurduğu eser Divan-ı harbi örfi içindeki savunmalarıdır. Kendisine reva görülen bütün zulümlere karşı hakikati söylemekten asla imtina etmeyeceğini özellikle mahkemelerdeki savunmalarında belirtir. Her türlü baskıların onu hakikati dillendirmesinden vazgeçirmeyeceğini söylerken, Eski Said maruz kaldığı bütün tehlikelere karşı sergilediği tereddütsüz tavır örnek gösterilir. Özellikle Eski Said dönemi hayatının şahitliğiyle korkunun kendi elini tutup hakikatı söylemekten vazgeçirmediğini görmekteyiz. Bütün bunlar her iki said arasındaki dönüşerek bir süreklilik olduğunun delili olarak alınabilir.

SONUÇ YERİNE

Eski Said ve Yeni Said ayırımı bizzat Bediüzzaman Said Nursi tarafından yapılmış bir ayırım olup bu ayırım önemlidir. Bu ayırım; kendini Eski Said’in, dine hizmet etmekteki tavrında meydana gelen dönüşümde kendini daha belirgin hissettirmektedir.

Eski Said Yeni Said ayırımı kemale doğru giden bir dönüşüme işaret eder. Eski Said eğer bir çekirdek olarak kabul edilirse, Yeni Said Onun meyve veren bir ağacı gibidir. Çekirdeğin meyve veren bir ağaca dönüşümünde, bazı değişimler geçirdiğini gözden ırak tutmamak gerekir.

Eski Said’den Yeni Said’de dönüşümün ana ekseni Bediüzzaman’ın iç dünyasında meydana gelen değişmedir.

Eski Said’in hayatı ilim ve velayetle, akıl ve marifetle, Yeni Said’in hayatına bir basamak gibidir.

Eski Said aklına geldikçe yazmıştır. Yeni Said kalbine doğdukça yazmıştır.

Eski Said daha ziyade, büyük ve cazibeli görünen dış dünyanın ıslahına yönelmişken, Yeni Said, dar ama, ahiret noktasından büyük olan imanı kurtarmaya çalışmıştır.

Hakikatı arama yolculuğuna çıkan Eski Said hakikatı bulmak için çok olmasa bile, Batı medeniyeti ve felsefesinin yardımına ihtiyaç hissetmişken, Yeni Said böyle bir yöntemi eleştirir ve kendisi bu dönemde bu tarzı tamamen terk etmiştir.

Bu anlamda Eski Said’in mesleği, yirmidördüncü sözdeki anlatıma göre katre ise, Yeni Said’in hakikatı bulma yöntemi reşhaya denk düşer. Eski Said’in Yeni Said’e dönüşümü katre mesleğinin reşha mesleğine dönüşümüdür. Hakikatin bulanık veya perdeli görüntüsüne sebep olabilen katre mesleğinin aksine Yeni Said’in aracı kurumları yoktur.

Eski Said’in hayatı üzerinde siyasal konjoktürün etkisi Yeni Said’e göre daha fazladır.

Eski Said daha çok harice konuşan biri iken, Yeni Said’in ilk başta muhatabı kendisidir

Eski Said’de Yeni Said var, Yeni Said’de eski Sait zaman zaman vardır. 22. Lema, vehhabilik meselesi, Yeni Said döneminde yazılmış olmalarına karşın, Eski Said ‘in eserleriyle bütünlük arz ederler. Ancak, İşaratül İcaz, Lemaat, Hakikat çekirdekleri, Şuaat, Mesnevi Nuriye gibi eserler Eski Said dönemi eserleri olmalarına karşın;gerek muhtevaları ve gerekse takdim ediliş biçimi olarak Yeni Said’in eserlerine benzemektedirler. Bu Eski Said ve Yeni Said’in yanar döner bir lamba olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Eski Said Yeni Said tarihsel bir sıralamayı ifade eder.

Haktan bigan kalır işlenecek.

Eserleri Bakımından

Eski Said’in Birinci dünya harbinden sonra yazmış olduğu eserleri, Yeni Said’in eserlerinden çok farklı değillerdir. Ancak, Eski Said’in birinci evresinde yazılmış olan eserleri ile Risale-i Nur eserlerinin gerek muhatapları ve gerekse takip ettikleri gayeler bakımından ciddi farklılar vardır. Bu farklılıklar ;bir zaaf olarak değil, bir zenginlik olarak kabul edilmeli. Bununla birlikte birinci dönem eserlerin, hakikatlerinin Emirdağ Lahikalarında ve kısmen müdafalarda güncelleştirildiğini söylemek mümkündür.

Eski Said’in eserlerinde batı fününu ve felsefesinin hayırları asıl, şerleri tebei iken, Yeni Said’de din yerine ikame edilmek istenen fünun ve felsefenin şerleri ön plandadır ve bu şerlere karşı mücadele dikkati çeker. Bunda batı fen ve felsefesinin gittikçe manevi boyutunun azalması da etkili olmuş olabilir.

Eski Said, ayrılmaları mümkün olmayan İman ve İslam’ın, islam tarafını sağlamlaştırmak ve islamiyetsiz imanın olamayacağını ispatlamaya yönelmiştir. Ancak, buna karşın Yeni Said bu bütünün iman tarafına ağırlık vermiştir. Eski saidde hizmeti diniye vurgusu, yeni Said de ise hizmeti imaniye vurgusu vfazladır. Her ikisi birbirini tamamlar. Eski Said ve Yeni Said’in bütünü İmanlı bir İslamiyeti hedefler.

Eski Said ile Yeni Said çatıştıklarında Yeni Said asıl Eski Said tevil olunur.

  28.01.2004

© 2021 karakalem.net, Abdussamet Demir



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut