“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Sıkı tut ruhunu
–Rabia Nazik Kaya

[*4.602 yazı içinden]

Düşüncenin Aktığı Mecra ve Oturduğu Zemin

Serdar Pehlivanoğlu

DÜŞÜNMEYE BAŞLAMADAN önce düşündüklerimden nasıl emin olabileceğimi sorgulamıştım kendimce. Kendimce diyorum, çünkü bir lise talebesinin bu noktada hangi kaynaklardan ve nasıl faydalanabileceğini kestirebilmesi ve bu işi hakkıyla yapabilmesi imkansız. Üniversitenin son yıllarına doğru ise aynı yollardan geçtiğimiz nice arkadaşla yaptığımız sayfalar dolusu müzakereler akletmenin mahiyetine yönelik idi. Tabir-i caizse yine derin sulara dalmadan önce kendimce kendime sınırlar çizmek istiyordum... Belki üç-dört seneyi aşkın bir süre sadece akletmenin ne olmadığı üzerine kafa yormuştum. Böylesi bir arkaplana sahip birisi olarak ehli dinin akletmeyi kullanış şeklinden rahatsızlık duyuyor, ve mümkün olduğunca her ortamda bu rahatsızlığımı dile getirmek istiyorum.

Akletmenin Mahiyeti Üzerine Kısa Bir Giriş:

Akletmeyi ‘rational’ veya ‘reasonable’ davranmaktan kavramsal olarak ayırmak gerekiyor. Nitekim, İslami geleneğin Kuran-i terminolojiye bağlı olarak tanımladığı akletme eylemi modern dünyanın “rational” veya “reason”a yüklediği anlamlardan ciddi manada farklılık gösteriyor. İşin ilginci, bizim anladığımız manada akıl’a karşılık gelen başka da bir tanım yok. Demek ki akletme iki medeniyet için farklı şeyler ifade ediyor. İslam ansiklopedisindeki tanımı ödünç alırsak;

“Sözlükte masdar olarak menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelen akıl kelimesi felsefe ve mantık terimi olarak varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç demektir”

Yukardaki tanımda özellikle masdar halindeki fiiller dikkat çekicidir. Varlığı sahibine bağlamak, kesreti vahdete kalbetmek, olası yanlış anlamaları menetmek, beyan ile açılan ve kelimelerle bayraklaşan eşyanın birbirleriyle olan rabıtalarını görebilmek, ve hakeza başka bir dimağ tarafından kurgulanmış senaryoları engellemek, yeniden ifade edebilmek hep akletmeye karşılık gelmektedir.

Bu manada akıl ne tür bir zeminde ve ne tür verilerle iş görüyor olursa olsun ve hangi sonuçlara varıyor olursa olsun, kurabildiği ilişkiler ve kıyaslarla kendisini ortaya koyan bir cevher. Akîl insanları takdir ediyor olma sebebimizde yine onların soyut düşünme melekelerinin kuvvetinden ve kurabildikleri ilişkilerden dolayı değil midir? Elhak, birisi rasyonel olurken, reasonable(her ne kadar Türkçe’deki çevirisi “makul, akla uygun” olsa da, sebep sonuç ilişkisine göre tanımlanmış reasonable ile makul’ü ne kadar yanyana getirmek istersiniz okurun insafına bırakıyorum) davranırken bir şeyleri eksik düşünmesi, ihmal etmesi, görmezlikten gelmesi gibi sebeplerden ötürü akledememiş olabilir. Nihayetinde, bir cevher olarak ‘akıl’ı yanlışlamak ancak ve ancak yine akılla olabilir. Hele ki Kuran-i terminolojiyi düşündüğümüzde, akletmenin devamlı surette vurgulandığı bir zeminde akletmeye dair yüklenen herhangi bir menfi mana şahsen bu satırların yazarı tarafından kabul görmeyecektir. Nitekim, akletmeye dair herhangi menfi bir manayı Kuran ayetlerinde bulamayacağınız gibi, dersini Kuran’dan almış Bediüzzaman dahi risalelerin hiçbir yerinde akletme eylemine menfi bir anlam yüklememiş, onun rütbesine ve hakikatine halel getirecek söylemlere girişmemiştir. Bunu vahyi ve gaybı yüceltme adı altında dahi yapmamıştır. Üstad’ın söylemlerini bu ince nazarla yeniden okursanız hak vereceksinizdir, ve bu konuda iddialıyımdır.

Mesela herkesin dilindeki “Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir ve göz manaya karşı kördür” derken akletme eylemine mi yoksa görme eylemine mi zaafiyet yüklenmiştir? Risalelerdeki her ilgili bahis akletme eylemine Kuran’i terminolojiye sadık kalarak menfi anlam yüklememekte, tabiri caizse toz kondurmamaktadır.

Formülsüzlüğe Dair

Metin Karabaşoğlu maksadını sade ve kesin bir biçimde ifade edebilmesiyle tezahür etmiş bir tefekkür erbabıdır. Bir yazıda maksadın anlaşılabilmesi için o tefekkürü zihinlere ulaştıracak bir mecra ve düşüncenin oturacağı sağlam bir zemin gerekmektedir. İşte, Karabaşoğlu’nu okunur kılan maksadı ile maksadının anlaşılmasını sağlayan bu zemin arasında hissedilir bir ayrım yapabilmesi, ve düşüncenin hakkını verebilmesidir.

Dolayısıyla “http://www.karakalem.net/?article=2889” adresindeki ‘Formül’ başlıklı yazısındaki maksadını eleştirmesem de, ki maksadını son üç cümle ile özetlemiştir, tefekkürünü oturttuğu zeminin yanlışlığını göstereceğim. Elbette, fikirlerin öznel olduğu bir alanda ikna edebilmek her zaman mümkün değildir. Ama bir kere düşüncenin oturtulduğu zemin kaygan olursa, düşünme eylemi o kadar net açıklar verir ki, bundan Metin Karabaşoğlu gibi hakiki bir düşünür bile kurtulamaz (hakiki demem kuru bir takdir ifadesi değildir, Metin abiyi düşüncesinin sıhhatinden dolayı eleştireceğim ikinci yazı bu).

Evet, sebepleri başka bir yazının konusu olmakla beraber, ne zaman ki akletmeye dair bir şeyler konuşulacak olsa, ehli dinin söylemlerine epistemolojik bir yenilgi yansıyacaktır. İşte bu derin yarayı Formül başlıklı yazıda dahi görüyoruz. Bu yazıyı en ince kılcal damarlarına kadar kritik etme sebebim, işbu zeminin yanlışlığını gözler önüne sermek içindir, ki yazımın başında akletmenin mahiyetine dair girişim hasebiyle akletmenin yerildiği her düşünce engellenmesi gereken potansiyel bir zarardır benim nazarımda.

Ortada net bir hatanın olduğu birbiri ardı sıra gelen şu üç cümlede kendini belli eder: “Tutmak ise, ele ve parmağa bakar. Bediüzzaman da, her üç kısım için, ısrarla ‘elini ve parmağını karıştırma’ diye uyarır durur zaten. İlgili bahis, marifetullahın akılla başlayıp akılla biten birşey olmadığının ifadesidir bu bakımdan.”

Evvela, velev ki tutulmaz ile kastedilen şey akledilemeyen, fehmedilemeyen, kavranamayan bir şey olsa idi, Üstad’ın cümlelerinde bu sezilirdi. Nitekim, yapılmaması gereken şeyin ne olduğu vazıh bir şekilde beyan edilmektedir Üstad tarafından; yani yasaklanan şey tenkit’tir. Dahası, meselenin başında “Senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen her bir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme.” cümlesini görüyoruz ki tutulamayacak şeyin akla görünen nur olduğu tevile gerek bırakmayacak şekilde açık ve net. Yani marifetullah’ın akılla başlayıp akılla biten bir şey olmadığının ifade edilmediğini görüyoruz ve hatta tam aksi bir şekilde aklına görünen her nuru tenkit etme diyen bir metinle karşı karşıyayız.

Saniyen, görmek ve hissetmek yazar tarafında lügat manalarına uygun bir şekilde açıklanırken ‘tutmak’ kelimesi bir anda hiçbir sebep göstermeksizin tamamen keyfi bir şekilde akletmek ile bağdaştırılıyor. Keyfi bir şekilde deme sebebim, yazarın belki bir maslahatı gözetiyor olmasıdır, ki böyle bir maslahat gözetmek şahsen bana göre meşrudur. Ve fakat her ne maslahat gözetiliyor olursa olsun Kuran-i terminolojiye zıt bir söylem geliştirmek yanlıştır. Dolayısıyla her halükarda belki de sadece tek bir cümle ile bile olsa akletmeye dair en ufak bir menfiyet yüklenilmemeli ki akledebilmenin hakkını verelim.

Eğer ki bir maslahat gözetmeksizin bu ifadeler kullanılmışsa, yazar tarafından akla atılan bu tokatın sebebi ehli dinin akletme eyleminin mahiyetine yönelik epistemolojik diline hakim olan yenilgidir.

Yeniden ifade etmek gerekirse, Metin Karabaşoğlu’nun özellikle yazının son dört paragrafında kendini belli eden maksadına itiraz etmiyorum, hatta yukardaki eleştirimin yazısının amacını yok etmediğini de ifade edebilirim. Karabaşoğlu’nu şahsen benim nazarımda değerli kılan şey, maksadıyla düşüncelerini ifade ettiği zemin ve mecranın arasına bir sınır koyabilmesidir. Nitekim bu yazıda dahi itirazımı sadece iki-üç cümlesi üzerine bina edebiliyorum, bir başkasının yazısını eleştiriyor olsa idim çok daha fazla açık yakalayabileceğime inanıyorum. Ve fakat beyanın ve düşünmenin hakkını verebilmek için kılı kırk yararcasına bir hassasiyet göstermek zorundayız, hele ki bu Kuran’ın terminolojisini de ilgilendiriyorsa...

Latif Bir Yorum

“Mucizeler dahi akla kapı aralar, ihtiyarı elden almaz” cümlesinde bile Üstad’ın meseleye yaklaşımındaki ince bir esprisini yakalayabilir, akletmenin ne demek olduğunu algılayabiliriz. Evet, ihtiyarı elden almadan varolan mucizevi durumun keyfiyetine dair bir açıklama ancak ve ancak akıl tarafından verilebilirdi ve bu yüzden akla kapı aralanmıştı ki, o kapıdan girsin ve yaratılışınının hikmetini yerine getirsin. Halbuki mucizelerde aklın manevra alanı tamamen kapatılabilir ve ihtiyar elden alınabilirdi. Ama insana lutfedilen latifelerden sadece akıl mucize-ihtiyar dengesinde oynayabilecek bir binekti ve akla kapı aralanarak vazifeye çağrılmıştı. Yani akıl yine yerilmiyor, bilakis vazife başına çağrılıyor, Üstad’ın dilinde...

Marifetullah Şahitleri

Latif bir tevafuk ki, yazının yayınlandığı hafta umulmadık bir kişiden dinlediğim sohbetin konusu tam da ilgili bahis, Onyedinci Lem’a” nın “Onuncu Nota”sı idi. Sohbetten aldığım ilhamla marifetullah şahitlerine şöyle örnekler getirebilirim.

  1. Rububiyet bir delildir ki; kişinin hayatındaki her an Rabbine müteveccihtir. Her şey O’ndan gelir ve kulun terbiyesine matuftur. İşte yüzleştiği meseleleri kader nazarı ile okuyan bir insan Rabbini hem de hiçbir şeye gerek bırakmayacak bir şekilde bilebilir. Velakin her yaşadığı şeyi “Niye ben, neden böyle?” gibi sorularla sorgulayan bir insan tenkit parmaklarıyla yokladığı için terbiye olamayacak, Rabbini yanlış bilmekten kurtulamayacaktır. Bu derdin devası marifetullah şahitlerinden ‘su gibi olan’a verilen tavsiyede saklıdır: “hayalâttan tecerrüd edip, külliyetle ona dalmak”.

  2. Mübarek bir mekanı kapsayan sekine, ve itminan, o mekana sinen rahmet esintileri, ruhlardaki vahdet ve birlik ve beraberlik ‘hava’ya benzer öyle bir delildir ki, bunu misalen Kabe’nin etrafında milyonlarla hareket etmeyen anlayamaz. Amma yine tenkit parmakları çalışsa ve küre-i arzı kaplayan Allahü Ekber nidalarına kulak kapasa, ruhuyla teveccüh etmese, o koskoca marifetullah şahiti yürür gider de kişi elleri boş kalakalır.

  3. Allah(c.c)’ın adının anıldığı ilim meclislerinde, zikir meclislerinde ağızlardan çıkan her bir kelam öyle bir nurdur ki, basiret sahipleri derhal o nuru görür, ve avlar. Evet, o nur arşa kadar yükselir de melekler dahi bu nurların cazibesine tutulacak ve kol-kanat gerecektir meclistekilere. O meclislerdeki inşırahı hangimiz yalanlayabilir, o meclislerde bulunma hazzına eremeyenlerin mazeretleri hangi mizanda ağır basabilir? Ve yine küre-i arzı kapsayan yüzbinlerce ve belki milyonlarca bu sohbet ortamlarda aynı adın yükselmesini göremiyorsa bir münkir, bunun sebebi o nuru tutmaya çalışmasıdır, kıymeti kendinden menkul sebeplerle tenkit etmesidir...

  19.01.2008

© 2015 karakalem.net, Serdar Pehlivanoğlu

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

25Yazıya dair...Eymen Erdem, 23.07.2008, İstanbul

selamun aleyküm

Kardeşimiz kendi üslubuyla bir şeyler anlataya çalışmış ama yazı eleştiri yazısı olunca maalesef müsbet anlatım menfi kılıf içinde dağınık ve düzensiz gözükmüş. Aslında bu mevzuyu bilebildiği kadar ve kimseyi eleştirmeden anlatsaydı ve sonra bu oluşturduğu zemine göre Metin Ağabeyi tashih etseydi sanırım daha hoş olurdu. Bu tenkid tarzı maalesef eleştiri oklarını üstüne çeker. Kim olursa olsun. Tebbet suresinden dolayı Ebu Leheb'in hanımı Ümmü Cemil'in Efendimiz Aleyhisselatu Vesselama yaptığı eziyetler malumunuz. Tenkidden ziyade yapılması gereken önce hastalığı teşhis -ama net ve itiraz edilmez bir tarzda- ve sonra o hastalığı hasta olana isbat etmek ve onu ikna etmektir.Neyse... Serdar ağabeyimizin özellikle vurgulamak istediği Kur'anın tefekkür, tedebbür, tefakkuh, taakkul gibi meselelerde ısrarla müminleri teşvik etmesidir. İnsanın zihninin çalıştırılmasıdır. Belki burada yazılan eleştirilerin çoğunun cevabını Üstadımız Osmanlıca Lemeatta ve Hutbe-i Şamiyenin sonunda olan bir Vicdan tarifinde yapıyor. Orada Vicdanın dört temel unsuru ve Ruhun hasselerinden 4 ü olan "irade, zihin, his ve latife-i rabbani ( sırr )" nin her birinin kendine has birer gayetü'l-gayesi olduğunu belirtir ve der: İrade; İbadet-i Rahmani; Zihin, Marifetullah; Hiss, Muhabbetullah; Latife-i Rabbani ise şuhud ve müşahedetullah içindir. Şuhud, bir ihsan-ı Sübhanidir. Ubudiyet-i mutlak, ibadet-i kamile bu dört gayeyi de camidir. Bunu adı " Takva " dır, bir tabir-i Kur'ani. Şeriatın amacı, bu dörtleri terbiye, tenmiye, tehzibdir" yani ayrıştırmadır diye bir izahatı var. Bence külliyetli bir okuma yapmadan bu mevzuya dalınmamalı. Mesela, 6. Söz Aklın Allah'a satılmasından, yani Kur'an denilen ve Akl-ı Külli ( ism-i Hayy bahsi ) olan vahiyler gözüyle kainatın okunmasından bahseder. Kur'anla kainat okunabilir ancak. O zaman akıl "miftah-ı kenz" olur. Böyle akla, Kur'an "hikmet" der. Ve hikmeti, Allah'ın Kendisinin özel kullara verdiğini bir çok nümunelerle gösterir ve hikmet verilene büyük hayırlar yani varlıklar, nimetler, güzellikler verildiğini söyler. Kur'an ve Risale-i Nur nazarında gerçek akıl, "reşha-misal" bir akıldır. Yani istidadlar, ön yargılar, muhit, zaman o aklı kayıtlandıramaz. Hakikati olduğu gibi görür. Akıl, Hakikati kuşatamaz, çünkü Hakikat muhittir ama Hakikatin tecellisi ve özel vecheleri olan suretleri kuşatabilir. Zaten ilm-i mantıkta ilim, akıl ekranında bir şeyin suretinin oluşmasıdır diye bilinir. Kızıl İcaz'da bu cümle geçer. Kısacası, hepimiz, Kur'anda ve Külliyatta daha çok yol almalıyız.

selam ve dua ile

aciz kardeşiniz

Eymen

24selammerve, 19.07.2008, hatay

serdar abi nerdesiniz ne zamandır yazılarınızı bekliyoruzzz...gercekten ufuk acıcı yazılarınızı okumak istiyoruzz

23hikmet ve akil ile halledilmeyen bir meseleSerdar Pehlivanoglu, 18.02.2008, Manchester/ABD

Baska bir maksat ile mektubati karistiriyordum...

18. mektubun ucuncu meselesinde kalin harflerle Hikmet ve Akil ile Halledilmeyen bir Mesele-i Muhimme yazisini gorunce soyle bir donuklastim... Eh dedim, demek ki varmis menfi kullanim, ki nitekim daha once aksi ornek diye sunduklarinizda hep bir muspetiyet vardi ama bu baslikta goremedim...

Fesubhanallah, neymis bu mesele diye okumaya basladim:

"Sual: Kâinattaki mütemadiyen şu hayret-engiz faaliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyor, daima dönüp tazeleniyorlar?

Elcevap: Şu hikmetin izahı bin sayfa ister. Öyleyse, izahını bırakıp, gayet muhtasar bir icmâlini iki sayfaya sığıştıracağız."

Heyecanim yine bir anda sondu, megersem Ustad su hikmetin izahi bin sayfa ister diyerek yine akil(meseleleri birbirine baglayarak) ve hikmetle halledilecegini ama gayet muhtasar icmalini yapacagi icin hikmet ve akilla halledilmeyen demis... Herhalde o bin sayfalik izahati da bize birakmis...

veya

Meselenin daha once akilla ve hikmetle halledilmedigini kastedmis Ustad(Allahu alem)...

Hangisini kabul ederseniz, edin, ilgili kisim soyle sonlaniyor:

"İşte, şu hikmet-i dakikayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki ....ila ahir"

Hikmete karsi hikmet, akla karsi akil...

22agzinizdan bal damlasin abiSerdar Pehlivanoglu, 26.01.2008, Manchester/ABD

Yasin abi, sonunda nasil bir hisse sahip oldugunuzu itiraf ettiniz...

"yani akletmek sanki sabıkalıymış gibi bir duygu içindeyim..."

Agabey, bu sadece sizin degil ehli imanin cogunun dusuncesi, belli seviyelerde herkes oyle bir backgrounda sahip... hatta Metin abinin bile yazisina sirayet ediyor bu...

Ben iste bunu elestiriyorum, ve bunun adina Epistemolojik Yenilgi diyorum...

Agabey, inanin su koskacaman yazimin tam bir tefsiri oldu cumleleriniz:)

21akletmek yerine anlamak daha uygun olabilir miYasin eşref, 25.01.2008,

serdar bey perşembe dersinde bu konuya ilişkin zihnimde bir açılım oluştu...

Akletmek yerine anlamak kullanılmalı...

sanki akletmek üretmek, icad etmek veya akılcılık gibi bir mana ile zihinden ilintilenirken,

anlamak sanki esmayı kavramak gibi bir mana ile zihne geliyor...

"Ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden iman nimetine “Elhamdülillah” diyecektir...."

Üstadın bu ifadeleri dersde bahsi geçen ifadelerdi...

Akletme denince ibni sina, farabi, ibni teymiye, el cevzi gibi kişiler akla gelirken...

anlamak denince "helmin mezid" ifadeleri ve bu bağlamda acz ve fakr içinde ihtiyacını ortaya koyup talep eden kişi tipi zihnimde canlanıyor...

yani akletmek sanki sabıkalıymış gibi bir duygu içindeyim...

20Beyin AkledemezAhmet Alışan, 23.01.2008, İstanbul

“Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı ki (kendilerinden önce isyanları sebebiyle helâk olanlardan geriye kalanları görsünler de) akledecekleri kalpleri, işitecekleri kulakları olsun. Zira gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac/46)

“Andolsun ki biz, cehennem için de birçok insan yarattık ki, kalpleri vardır fakat onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha sapıktırlar. İşte gafil olanlar onlardır.” (Araf /179)

İki tane ayet meali alıntıladım.Bu ayetlerde akledenin kalp olduğu söylenmektedir.Serdar kardeşimiz ise aklın islamdaki anlamı ile batıdaki anlamı arasında fark olduğunu söylese de akledenin kalp olduğuna dair hiçbir şey söylemiyor.Aslında akıl ile zeka arasındaki farkı farkedebildiğini sanmıyorum.Çünkü lüğat manalarının ötesine geçen bir araştırma yapmadan teori kurmaya çalışıyor.Metin Karabaşoğlu,aklı zeka anlamında kullanıyor,burada.Serdar Kardeşte her ne kadar bu anlamda kullanmadığını ifade etse de aklın anlamı konusunda kafa karışıklığı yaşıyor.Sürekli matematikten örnekler vermesi ve formülsüzlüğe itirazı aklı zeka anlamında kullandığını gösteriyor.Yani aklı beynin bir ürünü olarak görüyor,kanımca.Halbuki islamın kabul ettiği akıl alıntıladığım ayetlerdeki akleden kalbin ürünü olan akıldır.Yani islami anlamdaki akletmeyi beyin değil,kalp yapar.Bunu yaparken zekayı da kullanır.

Daha detaylı bilgi için bkz:http://www.semerkanddergisi.com/283.htm

19yazidan malzeme gitmesin diyeSerdar Pehlivanoglu, 23.01.2008, Manchester/ABD

Yasin abi devam edebilirsiniz... Cumartesi gunku yazidan malzeme gitmesin diye hemen cevap yazmiyorum...:)

Hem anlasildi ki bu mesele daha acik bir dille yazilmali, o yuzden konuyla alakali bilgilerimi tazeliyorum su an, dersime hazirlaniyorum yani:)...

Yalniz iki kisa not:

Kuran-i terminolojiye gore akletmek kalbe ait bir fiil zaten... Dolayisiyla cogu mesajinizdaki aklin kalple ilintisi normal, ki daha once dedigim gibi kalbiyle akletmek nedir bilirim...

Ikincisi, fener ornegini duyunca bir an heyecanlandim, cunku konuyu direkt hatirlayamayinca gercekten Ustad orada fener ile akli ozdeslestirmis olabilir diye dusundum ... Hemen kontrol ettim, akletmek ile hicbir alaka gorulmuyor:

"O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine îtimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enaniyet-i insâniyedir."

18Şu ifade de....yasin eşref, 22.01.2008,

"...O vakit herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf o vakte kadar ulûm-u felsefeyi, ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup o ulûm-u felsefeyi pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o felsefî mes’eleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı maneviyemde engel olmuştu. ...."

Tabii sizin akletmekten kastınız ulum-u felsefe değil... ama sanki yalnız akletme ile ulum-u felsefe arsında bir bağıntı var gibi....

öneceki yorumlara tenezzül edip cevap yazdığınız için teşekkürler Uzattığım için de kusura bakmayın...

selametle

17M Arabiyasin eşref, 22.01.2008,

Muhiddini Arabi'nin F.Razi ye sorduğu soruda da sanki kalpteki marifet nuru akla rehber olmazsa hasıl olan sonuç semeresiz olacakmış gibi... bir anlam içermiyor mu?

yine sözlerde o köprü üstünde iken elinde kırdığı fener de tevekkül teslimiyetin önüne geçen kendine güvenen akıla özdeşmiş gibi anladım. yanılıyorsam düzeltin lütfen...

16Beyazid camiiYasin Eşref Derdiman, 22.01.2008,

Serdar bey Üstadın beyazıt camiindeki Kuran-ı Mucizil Beyan ile ilgili şeytanla manevi olarak konusmasında:

“Sen, Kur’anı pek âlî, çok parlak görüyorsun. Bîtarafane muhakeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet bak… Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?” dedi.

Hakikaten ben de ona aldandım.

Beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle de o farz ile Kur’anın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır.

Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur’andan istimdad ettim. Birden bir nur kalbime geldi. Müdafaaya kat’î bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münazara başladı. ... "

Sanki burada yalnız akılla hareketin yanlışlığına vurgu var gibi geliyor bana...Kuran dan istimdat olmazsa akletmek yanıltabilir gibi bir anlam...

15paradigma degisikligiSerdar Pehlivanoglu, 22.01.2008, Manchester/ABD

Okurlarin seslerini yukseltebilmeleri icin biraz benim susmam gerekiyor herhalde... Amma yazdigim meseleler Ustad'tan ilhamen paradigma degisiklikleri icerdigi icin zihinlerde bir cok soru isareti biraktigini biliyorum... Bu ikilem icersinde bocaladigim icin cok mecbur kalmadigim surece yorum yazma isini azaltmaya karar vermis bulunuyorum... bu yuzden bu son yorumlarimdan birisi olabilir...

Yasin abi sorulariniz cevapsiz kalmayacak... Her ilerleyen yazi zannediyorum anlamaya calisan okurlarin zihninde bir resim cizecektir...

Ama bununla birlikte gelecek yazi asagida sordugunuz sorulara daha spesifik olarak bir kisim cevaplar icerecek...

Sebepler serisi ile ilgili yazidaki yorumlarla alakali da Ayhan Beye verdigim sozu tutacagim...

14Lâl’û Güher yasin eşref, 22.01.2008,

3. maddeki Lâl’û Güher gibi ifadeler aklıma sıgışmadı? ama çok hoş ancak kalben katılıyorum...

13Hz Musa as epistomolojik yenilgi içindemiydi?yasin eşref, 22.01.2008,

"Cunku mutlak zikir kemaline masruf olmasina ragmen dilimize yansiyan epistemolojik yenilgi, ve dahi akla tokat vurma arzumuz..." ifadenizi birazdaha anlaşılabilir olarak yazarsanız memnun olurum...

epistomolojik yenilgi içindeyim ve farkında degilim... biraz rahatsız oldum...

....

Mu'tezileyi nasıl yorumluyorsunuz?

...

akletmenin bir ölçüsü varmıdır? yokmudur?

....

yani istedigimiz herşeyi akıl ile çözümleyebilirmiyiz? Hz Musa as ile Hızır as arasındaki durum ve Hz Musa nın akıl ile varabildiği durumu nasıl değerlendirirsin?

Hz Musa as epistomolojik yenilgi içindemidir? yoksa ben bir yerlerde yanılıyormuyum?

selametle

12mutlak zikir kemaline masrufturSerdar Pehlivanoglu, 21.01.2008, Manchester/ABD

Kamusa namus gozuyle bakan, kelam butunuyle haysiyet diyenlerdenim... Dolayisiyla itirazlarda dillenen seylerin cevaplari yazinin satir aralarinda sakli...

Rasyonalist biri degilim, kalbiyle akletmenin ne demek oldugunu bilirim... Yazinin besinci paragrafinda akletmenin bir zemin uzerinde ve verilerle is yaptigini soylemisim, dolayisiyla baglamak demek olan akletme islemini iman platformunda yaptiktan sonra neden akletmeyi halen menfi yorumluyorsunuz? Bunu soyluyorum?

Yasin Bey sagolsun aktarmis Ustad'tan, kainatin tilsimini cozen, haydi sizin icin diyelim hakikati ifade eden, akil degil de nedir?

Pekala Yasin Beyin mes'um lafzini gormesi neden?

Cunku mutlak zikir kemaline masruf olmasina ragmen dilimize yansiyan epistemolojik yenilgi, ve dahi akla tokat vurma arzumuz...

Hasili ben diyorum ki, Ustad'tan tonlarca alinti bulacaksiniz, her seferinde gordun mu bak akli yermis diyeceksiniz... Halbuki siz sartlandiginiz icin oyle yorumluyorsunuz...

Yasin Bey ben ayni yerleri okudugum zaman ayni seyleri gormuyorum, bilakis kainat tilsimini acabilmek icin akletmek lazim, iste o akla yakinsamak lazimmis goruyorum... Cunku Ustad oyle demis, iste ey akil, oyle ol ki kainat anahtari seninle acilir...

Mutlak zikir kemaline masruftur, illa ki akil illa ki akil... Hem de ama'siz...

Yada Ustad'in amasi gibi yani,

"Fakat o akil, akil olsa gerektir", yani ki akila karsi yine akil...

11akletmenin ölçüleri RNK da var...meş'um müspet bir şey değildiryasin eşref, 20.01.2008,

Yazar akletme ile ilgili olarak üstadın menfi bir anlam yüklemediğini yazmış. bu aşağıdaki risale ifadeleri ile çelişiyor:

"Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki; geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner.

İşte bunun içindir ki: Fâsık adam, aklın iz’ac ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.

Eğer Mâlik-i Hakikî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.

....

  İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede?

....

Ger fikret-i beyzada süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.

.....

Dimağda meratib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir,

Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir.

İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir halet: Salabet itikaddan...

...

Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.

....

Deha ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor...."

Mu'tezile ilgili bir takım ifadelerede bakarsanız, akletmenin gayet ince ölçüleri olduğunu görürüz...

Hazer et... Dikkatle bas... ifadeside sebebsiz yere aklıma geldi şimdi...

selametle...

10HP hesap makinesi...yasin eşref, 20.01.2008, Isparta

Serdar Bey, mühendislik mektebindeki günlerimi hatırlattın bana...

HP daha bilgisayar alanında pek duyulmamışken öğrenciler arasında yaygınlaşmış bir hesap makinesi modeli vardı...

Ve Syntaxı aynı verdiğiniz toplama örneğindekine benzerdi... 3 5+ (exe)8

Ben oradan anlatılmak isteneni anladım...

ama diğer okuyucular bunu anlamakta sıkıntı çekebilirler...

Neyse yavaş yavaş kendi okuyucu kitlenizi oluşturuyorsunuz... hayırlı olsun...

9bir iki hususmelahat berber, 20.01.2008, ankara

1)Yazar "hani Ustad'ta var midir, benim cinayet olarak niteledigim cumleye benzer bir cumle?" demiş.

Bence bu tür genellemeler yapmayınız. Evrime atıf da yoktur demiştiniz ama var olduğu yorumcularca kanıtlandı

2)hali pür melalimiz, belki de yenilgiden değil, galibiyetten kaynaklanıyordur! Doğru, Batı'nın kalkındığı şartlarda kalkınabilir ve hali pür melalden söz etmiyor olabilirdik. Ama ilkelerden taviz vermeyenler yenilse de galiptir bence.Esas sözünü ettiğiniz dönemde galip görünenler, hakikat karşısında yenik düşmüş olanlardır.

8akli muhit addetmek?Serdar Pehlivanoglu, 20.01.2008, Manchester/ABD

Melahat Hanim ve diger okuyucularin detaylari sakliyan kelime ve cumlelere daha cok egilmelerini isterim..

1. "aklı muhit addeden bir yaklaşım üretmek" boyle bir sey yapmiyorum, delilim yazdiklarimdir.

2. akletmeyi dogru anlamak, akletmenin ne oldugunu soylemek, "akli pozitivist bir zaviyeden ele almak" degildir...

Buna delilim, yine yazida kendini gosteren, iki medeniyet arasindaki akletme'den algiladigimiz farklardir...

Daha da otesinde ingilizce'de Kuran-i Kerimde gecen sekliyle akletme'nin karsiligi yoktur... Dolayisiyla cagrim muminlere, akletmeyi siz neden Kuran'in anladigi sekilde anlamiyorsunuz?

3. din-akil iliskisi bakimindan Islam tarihinin son ucyuz yili koskoca bir yenilgidir, buna delilim ise hali pur melalimizdir... Sadece Ustad epistemolojik diline yenilginin hakim olmasina izin vermemistir, hani Ustad'ta var midir, benim cinayet olarak niteledigim cumleye benzer bir cumle? eger bir heyecanim varsa, bu heyecan buna yoneliktir... Yeni bir kesif yapmadim, oyle bir iddiam yok ama detaylarda sakli, gozlerden uzak bir mesele uzerine mercek tutuyorum, ister bakarsiniz, ister es gecersiniz...

4. Gurcan Bey, yola devam edecegiz, bu hamur cok su goturecek anlasilan:)

7soru(n)lara devammelahat berber, 20.01.2008, ankara

"Aklın hakikati tek başına ihata edemeyeceği kaziyye-i muhkemedir ve bu yargıyı dillendirmenin 'akletmeye menfi anlam yüklemek'le uzaktan yakından alakası yoktur." cumlesi bir cinayettir, hani bizler Kuran'in kelimeleriyle dusunurduk, hani bizler Kuran'in bizi sevk ettigi dusunmenin yollarini arardik.

Demiş Sayın yazar.

Asıl 'cinayet', Kur'an'ın akletmeye dönük vurgusundan, aklı muhit addeden bir yaklaşım üretmek olmasın sakın!

Benim tavsiyem yazarın bu konuyu daha fazla 'sündürmeden' başka bir konuya geçmesi. Tekellüflü yaklaşımlar sebebiyle, yazılar maksadını aşan bir mecraya kanalize olma eğiliminde çünkü şu an.

Kaldı ki, müslümanların kaydadeğer bir kısmını, din-akıl ilişkisi bağlamında 'epistemolojik yenilgi' içerisinde görmenin ve bunu yeni bir keşif yapmış olma heyecanıyla aktarmanın bence hiçbir zihni temeli yok. Ben tam tersini düşünüyor ve akıl olgusuna yaklaşım yönünden evvelki dönem ve -bazı istisnalar olmakla birlikte- şu dönem de dahil, aklı pozitivist bir zaviyeden ele almadıkları için ana ağırlık müslüman düşünürlerin çok isabetli olduklarına inanıyorum.

6yazar-yorumcu / yazmak-yorumlamakgrcn, 20.01.2008, nrvc

serdar bey takip ediyorum da yorumcular sizi baya terletiyor. ama bence sizin kemale yurumenize vesile oluyorlar. ugrasildikca misk kokulari cikacak insaallah. yazi yazmak ile yorum ne kadar da farkliymis boyle. siz sabahlara kadar kafa patlatiyorsunuz belki ve sunuyorsunuz. Biz ise bir yorum yaziyoruz " burada sunu kastetmissin, burada bunu ima ediyor, bu ornekle nereye cikmak istiyor , akli asil alip yoldan dall mi oluyor, yok efendim virgul orada olmasaydi mana farkli olurdu...." gibisinden. sonrasi gummm. hersey altust ve hersey karisiyor hemen.

O kadar karisiyor ki yazar bile yorum sayfasinda yorum yazarak cedellesiyor :)

omursunuz serdar bey !

kalemine saglik ( klavyene rahmet )

5neden demedigim seyleri anliyorsunuz?Serdar Pehlivanoglu, 19.01.2008, Manchester/ABD

Ali Yilmaz Bey,

Ben muzakereyi severim, ama israrla neden yanlis anlamaya devam ediyorsunuz beni anlayamiyorum... Muzakerenin sihhati birbirimizi dogru anlamaktan gecer, sonrasinda soyledigim seylerde hemfikir olamayabiliriz, gercekten dert etmem,

hem zaten herkes benim gibi dusunsun diye bir derdim de yok...

AMMA

Laf uzatmayacagim, Allah askina misalen, haydi diger maddeleri gectim...

Murat Beyin akilla ilgili yazisina getirdigim yorumdan "Orada aklı doğru kullandığımız takdirde herkesi imana erdirebileceğimizi söylüyordunuz." cumlesini nasil cikartabiliyorsunuz...

Sizden bu cumleyi okuyunca hemen bir merak kostum okudum kendi yorumumu, bu kadar tutarsiz olamam diye... Bir de ne goreyim uzaktan yakindan alakasi yok yazdiklarim ile sizin anladiklarinizin...

Ali Bey, bakiniz ayni seyleri dusunmuyor olabiliriz, hayata ayni pencereden bakmiyor da olabiliriz... Amma bu, bu kadar savruk bir sekilde okuma yapmaniza izin vermez...

Ben de Murat Beyi elestirdim, hem de cok agir elestiriler yaptim, ama yaparken Murat Beyi yanlis yorumlamiyordum ki, Murat Bey ile meselelere ayni perspektiften bakmiyorduk, ama en azindan ben neden ayni perspektiften bakmadigimizi ortaya koyabiliyordum... Sonrasinda kimin hakli kimin haksiz oldugu onemli degil ki...

Buyurun, elestirmeye devam edin, garipsemiyorum, ama unutmayin ki yazdiklarinizla siz kendi kendinizi mahkum ediyorsunuz, yazdiklarimi yanlis anlamanin otesinde bir sey koymuyorsunuz...

4bu da mi degil?Serdar Pehlivanoglu, 19.01.2008, Manchester/ABD

Konusurken delil ile konustugum icin, yapilacak her itirazi cevaplandirmak istegim beni kendi yazima yorum eklemekten alikoyamiyor... Eger ki bu kerih karsilaniyorsa herkesten ozur dilerim, ama yapmaya devam edecegim... Cunku bir derdim var, ve bu derdimin yaman bir dert olmadigi gelen yorumlarla anlasiliyor...

3= 5 + 8

ifadesi dogru degildir, ama yukardaki satirin dogrulugu yada yanlisligi meseleye nereden baktiginiza gore degisir.

Misalen yukardaki satir hepimizin ortak anlayisi ile okursak 3 esittir 5 arti 8 eder, dolayisiyla toplam 13 olacagi icin bir yanlislik vardir deriz, ...

Fakat, birisi dese ki bu benim syntax'imdir, ki 3 oyle bir sayidir ki(=) 5 ile toplaninca(+) 8 eder... Bu durumda yukardaki satir bir anda dogru olur, ve hatta bundan sonra 9 = 2 + 11 bile dogru olmaya baslar...

Ama bununla birlikte matematigin ortak bir dili olmak zorundadir ki anlasabilelim...

Hakeza Turkce'de ozne-yuklem-nesne-tumlec gibi cumlenin ogelerinin dizilisi bellidir, ayni dizilis Ingilizce'de farklidir, yazdigi dile gore kendisini ayarlamak zorundadir insan...

Gelelim dusunmeye, siz zannediyor musunuz ki dusunmenin bir kurali yoktur, akilda sekillenen, dilden dokulen, yaziya sirayet eden her dusunce dusunce midir?

Ve aklima geliyor, urperiyorum:

Cemil Meriç’in tefekkürün ülke sınırlarına bulanık bir sel gibi aktığı çağları tasvir edişini hatırlıyorum. Beyni iğdiş edilen nesiller büyük bir susuzlukla kirli sulara eğilmiş diye devam ediyor Meric. Hani meşum sağ ve sol kavgalarına ve aynı toprağın insanlarının birbirini kırışını anlattığı yazısında. Benzer bir yaklaşımı insanların yazmasıyla başlayan sürece uygulayabiliriz. Düşünmek bir yana ama o düşüncelerin savrukça dile getirilişinden, beyanın sınırları tanımamasından ve daha kötüsü ilmi bir sistematik dahilince hareket edilmemesinden bahsediyorum. İşte binbir düşüncenin modern zamanlara has bir şekilde yazılarak tüketildiği bir devirde eğer ki bu işin ustaları tarafından düşünmenin ve düşündüğünü ifade etmenin teoriği kurulmazsa bizleri bekleyen günlerin çok hayırlı olmadığını düşünmekle haksızlık mı yapıyorum bilmiyorum. Ve bir gun bunu yapacaklar cikacagi icin en azindan kendime ve degerli karakalem okurlarina o gune hazir olmalari icin cagrida bulunuyorum...

Melahat Hanim, ne yazik ki 4 maddede topladiginiz elestirinizin merkezinde yer alan "gereksiz yere fazla soz soyluyor olusum" gereksiz degil...

Gercekten dusunuyorum diyen insanlarin ne kadar yuzdesi dusunmenin adabini ogrendi, dusunmenin kurallarindan haberdar, veyahut hic dusunmusmusy du acaba dusunmenin de belli bir syntax'inin olabilecegini, veya syntax de nedir ki acaba? Eskiden medreselerde ogretilen usul ve nahiv dersleri neyi ogretiyordu?

Pekiyi spesifik olarak bu yazida yaptigim yanlis mi?

Benim kafam karisik degil, olabildigince net bir sekilde haykiriyorum ki

"Aklın hakikati tek başına ihata edemeyeceği kaziyye-i muhkemedir ve bu yargıyı dillendirmenin 'akletmeye menfi anlam yüklemek'le uzaktan yakından alakası yoktur." cumlesi bir cinayettir, hani bizler Kuran'in kelimeleriyle dusunurduk, hani bizler Kuran'in bizi sevk ettigi dusunmenin yollarini arardik. Bu soz 3 = 5 + 8 den farkli degil, sizin veya sizin gibi dusunenler icin dogru olabilir.

Ali Bey, yazilarim tashihe ve elestiriye aciktir, hatta belki de biraz genc olusum hasebiyle dinamik bir sekilde herseye cevap vermeye calisiyorum, cunku fildisi kulemden konusmak istemiyorum...

Ali Bey sizin sordugunuz temel sorun neydi acabanin cevabini yine Ustad ayni cumlede veriyor... Dusunme eylemini kullanilan kelimelerden ve kelimelerin istimal seklinden farkli algiladiginiz icin o cevabi goremiyorsunuz... Kaldi ki benim su an tartistigim o degil...

Ben size cevap vereyim, akillarinin gozlerine inmesinin sebebi herseyi maddede aramalari... Ustad'in cumlesini bu kez daha dikkatli bir sekilde okuyun cevapla karsilasinca sasirmayin.

Herseyi maddede arayanlarin akillari gozlerine inmistir...

3TutarlılıkAli YILMAZ, 19.01.2008, İstanbul

1."DÜŞÜNMEYE BAŞLAMADAN önce düşündüklerimden nasıl emin olabileceğimi sorgulamıştım kendimce."

Düşünmeye başlamadan nasıl sorgulamaya başlanabiliyor, merak ettim.

2."bir cevher olarak ‘akıl’ı yanlışlamak ancak ve ancak yine akılla olabilir."

Aklın akılla yanlışlanabilmesi aklın doğruya kendi başına ulaşabileceğini mi gösterir? Mesala çıplak gözle göremediğin bir şeyi mikroskopla görsen ve desen ki,"göz olmasaydı mikroskop bana bir şey gösteremezdi." gözün her şeyi görmeye yeterli olduğunu mu ispatlamış olursun.Bu olamayacağına göre aynı mantıktan hareketle bu alıntıdaki akıl yürütme de yanlış.

3.Asıl epistemolojik yenilgi,batılı bir metodoloji ile islamı anlamaya çalışmaktır.

4.“Senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen her bir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme.”

Cümlesindeki "kalbine gelen"ifadesi nasıl farkedilemiyor.Bu farkedememenin sonucunda "marifetullah’ın akılla başlayıp akılla biten bir şey olmadığının ifade edilmediğini görüyoruz ." diye tuhaf bir cümle kurmuş bulunuyorsunuz.Akılla başlayıp akılda bitiyorsa "kalbe gelen" ifadesi nerden çıktı?Farkındaysanız kalbe de uğruyormuş o nur!

5.Yazının hatta yazılarınızın hatta yorumlarınızın başından beri,"akla sınır koymayalım." diyordunuz.Ama mucizeler konusunda tıkandınız."Akla kapı aralar fakat ihtiyarı elden almaz." ifadesinden çıkardığınız sonuca bakınız.Murat Türker'in akılla ilgili yazısına yazdığınız yorumu bulup bir daha okuyun.Orada aklı doğru kullandığımız takdirde herkesi imana erdirebileceğimizi söylüyordunuz.

Şimdi ise ihtiyarı hatırladınız.Ama nedense aklın sınırlılığını kabul etmemek için "aralar" kelimesinden meded umuyorsunuz.Ama ihtiyarın ortadan kalkmamasının aklı sınırladığını anlamaz görünmeye çalışıyorsunuz.Ne de olsa aslolan olgular değil,geliştirilen teori(?)!

6.bir,iki,üç diye sıralanan örneklerde esas hidayet sebebleri akıl yürütme değil,kalptir.Buralardan aklın mutlaklığına nasıl delil çıkabilir ki!

7.Mucize imana cebr edemezken,akli delil(formüller) nasıl mecbur edecek?Hüve nüktesi konusundaki hatırlatmama ise zaten cevap beklemiyorum.

2birkaç soru(n) melahat berber, 19.01.2008, ankara

1)Yazar, "Hele ki Kuran-i terminolojiyi düşündüğümüzde, akletmenin devamlı surette vurgulandığı bir zeminde akletmeye dair yüklenen herhangi bir menfi mana şahsen bu satırların yazarı tarafından kabul görmeyecektir." diyor. Yazılarda -okuyabildiğim kadarıyla, zira yazar, yazdığı metinlerin dağınıklığına mani olamıyor- ana temayı, akletmeye menfi anlam yükleyenlere yönelik itirazlar oluşturuyor. Aklın hakikati tek başına ihata edemeyeceği kaziyye-i muhkemedir ve bu yargıyı dillendirmenin 'akletmeye menfi anlam yüklemek'le uzaktan yakından alakası yoktur. Ya aklı başında hangi insan akletmeyi bütünüyle olumsuzlar ki, yazarlar oturup eni konu bu duruma itiraz sadedinde yazı yazmaya koyulurlar. Şu 'epistemolojik yenilgi' olgusuna da yazar, dışı cafcaflı, içi boş bir işlevden öte anlam yükleyebilmiş değil kanımca. Aklın ihata kapasitesinin hakikat karşısındaki yetersizliğini (gereksizliğini değil!) seslendirmek midir 'epistemolojik yenilgi'?

2)Bir de yazar kardeşimizin, kafasında tasarladığı sonuca ulaşmak için Üstad'tan yaptığı alıntıları keyfi yorumladığına dair bir yorumum var ki, buna ne gerek var anlamıyorum

3)Bence biraz daha belli konulardaki zihni dağınıklık ve kafa karışıklığı izale edilebildiğinde yazı yazmaya soyunulmalı. Aksi takdirde mevzunun bu şekilde sündürülmesi kaçınılmaz oluyor.

4)Son olarak yazar ya da herhangi birisi "Nitekim bu yazıda dahi itirazımı sadece iki-üç cümlesi üzerine bina edebiliyorum, bir başkasının yazısını eleştiriyor olsa idim çok daha fazla açık yakalayabileceğime inanıyorum." tümcesinin zihni arka planı hakkında beni aydınlatırsa memnun olurum.

1Bu muAli YILMAZ, 19.01.2008, İstanbul

"herkesin dilindeki 'Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir ve göz manaya karşı kördür' derken akletme eylemine mi yoksa görme eylemine mi zaafiyet yüklenmiştir?"

Bu ifadeyi kurarken ne kadar düşündünüz?Ya da bu yazıyı yazmadan önceki dönemlerde bu ifadedeki alıntının üzerine ne kadar düşündünüz?En azından peşinkabullere dayanmadan, düşünmeyi denediniz mi?

Burada üstadın kabahati göze bulduğunu söylemek epey kolaycı bir çözüm.En azından "bu insanların akıllarının göze inmesinin sebebi nedir?" sorusunu sormayı başarabilseydiniz,böyle bir mantıksal analiz hatasına düşmüş olmazdınız.

Sahi sizce akılları neden gözlerine indi? Temel sorunun bu olması gerekiyordu. Bu soruyu soramayınca doğru neticeye varmak mümkün değil.

Aslında bu yazı hakkında yapılacak çok eleştiri var. Ama şimdilik zamana bırakıyorum.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut