“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.593 yazı içinden]

Formül

Yazara Mesaj Gönder

SAİD NURSΒNİN “Onyedinci Lem’a”sının “Onuncu Nota”sı, Risale-i Nur bahisleri içindeki en müphem ve kapalı bahislerden biri gibi gelir okuyana. Onca senedir bu bahsin izahına dair mektupla, telefonla, e-mail yoluyla aldığım ‘yazı siparişi’ de sanırım bir delilidir bunun. Buna karşılık, bunca zamandır bir cevap yazamayışım da.

Bahse, “Cenab-ı Hakkın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak; ve âyât ve şahitlerin ayinelerinde cilvelerini görmek; ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temaşa etmek” için gerek şart olarak şu hususa dikkat çekerek başlar Bediüzzaman: “Senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen her bir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme. Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur.”

Bundan sonra, Bediüzzaman, marifetullahın üç tür şahidine dair müşahedesini aktarır. Bir kısmı su gibidir; görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bir kısmı hava gibidir; hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Bir kısmı da nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur.

Bu müşahedesini aktarırken, marifetullahın bu üç tür şahidinden her birine mazhar olabilmek için gerekli şartları da sıralar Bediüzzaman.

Meselâ, ‘su gibi’ olanına karşı, hayalâttan tecerrüd edip, külliyetle ona dalması lâzım gelir insanın. “Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez, edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.”

‘Hava gibi’ olanına karşı ise, ağzıyla, ruhuyla o rahmet nesîmine karşı teveccüh etmesi gerekir insanın. “Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkit ile el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.”

‘Nur gibi’ olanına ise, insanın, kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tutması ve gözünü ona tevcih edip beklemesi gerekir. “... bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine malik ve seyyid kabul etmez.”

Bir açıdan, ilgili bahis, yeterince açıktır gerçi. Ama bir başka açıdan, bir o kadar kapalı. Çünkü, ‘marifetullahın şahitleri’ni su gibi, hava gibi, nur gibi diye üç ayrı kısımda tarif eder; ama meselâ hangi tür marifetullah şahidi su gibidir, hava gibi olanına örnek nedir, nur gibi olanına nasıl bir misal gösterilebilir; bahsetmez.

İşte o yüzden ilgili bahis bize kapalı gelir zaten.

Ama, dikkatle bakılırsa, böylesi bir ‘açma ve açıklama’ talebi, böyle bir ‘örneklendirme’ beklentisi, bu bahsin ana mesajını kavrayamama probleminin işaretidir. Tabir caizse, ilgili bahis, “Sen aynanı tut; ötesini fazla kurcalama” derken, bunca açıklama ve örneklendirme talebi, hâlâ daha işin düğümünü kendi aynamızda değil, ‘ötesi’nde arıyor olduğumuzu gösterir. Ve hâlâ daha, marifetullah için bir ‘formül’ arıyor olduğumuzu. Oysa bahsin verdiği mesaj, illâ ki bir formül varsa bunun ‘formülsüzlük’ olduğudur.

Dikkatle bakarsak, Bediüzzaman’ın mahiyet itibarıyla ya suya, ya havaya, ya nura benzettiği üç tür marifetullah şahidini tarif için kullandığı üç fiil, görmek, hissetmek ve tutmaktır. Su gibi olan; görülür, hissedilir, tutulmaz. Hava gibi olan, görülmez ama hissedilir, tutulmaz. Nur gibi olan görülür, ama hissedilmez ve tutulmaz. Yani, bu üç marifetullah nev’i ‘görülme ve hissedilme’ noktasında ayrışırlar; ama üçünün ortak özelliği, üçünün de ‘tutulmaz’ oluşudur. Bu açıdan, ilgili bahsin anahtar kelimesi, ‘tutmak’tır.

Görmek, bildiğimiz göz, yani basar; ve kalb gözü, yani basiret le ilgili bir fiildir. Hissetmek, ruhun sultanlığı ve kalbin vezirliği ve vicdanın nezaretinde, duygular ile gerçekleşir. Tutmak ise, ele ve parmağa bakar. Bediüzzaman da, her üç kısım için, ısrarla ‘elini ve parmağını karıştırma’ diye uyarır durur zaten.

İlgili bahis, marifetullahın akılla başlayıp akılla biten birşey olmadığının ifadesidir bu bakımdan. Marifetullah şayet sadece akıl işi olsa, tıpkı E=mc2 gibi, formül bir kere ortaya konup sağlaması da yapıldı mı herkes kabule mecbur olurdu. Halbuki iman, ‘maddî mizanlarla tartılmaz,’ bilakis bir ‘teklif’ konusudur; zaten o yüzden, mucizeler dahi ‘akla kapı açar, ihtiyarı elinden almaz’ surette gerçekleşmiştir; ve o yüzden, iman ‘cüz’î iradenin sarfından sonra kalbe ilka edilen bir nurdur.’

Yani, marifetullah şahitleri esasında her vakit mevcuttur; ama ancak muhatabın alıcıları müsait ise, meselâ akıl aynasını ve kalb gözünü temiz tutabilmişse, ‘üstünden geçen’ bu şahitler, ‘kalbine gelir ve aklına görünür.’ Marifetullah, insanın parmağıyla ‘yoklayıp’ eliyle ‘tutarak’ elde edeceği, ‘sahip olacağı’ birşey değildir. İnsan, ‘marifetullah’a kavuşma noktasında ‘etken sebep’ değildir. Ama eğer o marifet denizine dalabilirse, su onu tutar; o marifet iklimine yüzünü çevirirse, marifet nesimini yanaklarında ve ciğerlerinde hisseder; ve o marifet nuruna gözünü açarsa, aklı da, kalbi de aydınlanır.

Kısacası, ilgili bahsin verdiği mesaj, özetle, “Vazifeni yap; vazife-i ilâhiyeye karışma” mesajıdır. “Sen aynanı temiz tut; nefsinin üstüne koyduğu yükleri de bırak” mesajıdır.

Bu bakımdan da, zühre-katre-reşha bahsinden ‘Ene’ bahsine, “Onyedinci Söz”den Mesnevî’deki ‘niyete niyet’ bahsine birçok bahis de akılda tutularak verdiği mesaj derinlemesine kavranılabilir.

Ama marifetullah için verdiği formül bellidir. Formül, formülün ‘elimizde’ olmadığını derketmektir...

  15.01.2008

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

14tebrikler ve teşekkürlerfatih celik, 01.03.2008, hatay

yazının yazarı olarak sizi ve yazıyı yorumlayarak bizlere ufuk açan arkadaşları tebrik ediyor hepinize teşekkür ediyorum...

13acmaya calısmışbahadır, 21.01.2008, naziLLi

yazı cok hos ama hala bu konu cok su goturur...

12MARİFETTULAHTEKİN YALAVAÇ, 19.01.2008, AĞRI

selam metin abi;

hakikatin bir derya olan risale i nurun belki de en tafsilatlı meselelerinden biridir yazdığınız kısım.imani hakikatler insana yüklenen cihazatın cüzi irade ile müsbet yolda tefekkür hayrette sarfedilirse , kalbe ilka edilir.demek hakikatın inkişafı ve medarı tasarrufu kalptir.o halde marifettulah elle tutulmaz .hava su ve nurun ittihad ettiği nokta da tutulmamalarıdır. o zman ilmi ilahi ve marifet ancak kalp gözü (aklı) ile derk edilir.

cenabı hak malı olan cihazatı maritullah ile hakiki manasını idrak etmeyi nasip etsin. selamünaleyküm

11Aklın GayretiFatih Ceren, 18.01.2008, CT, USA

Ancak burada vazife-i ilahiyeye karışmamak meselesinin biraz daha izaha ihtiyacı var gibidir. Yani nereye kadar insan iradesi sorumludur ve neden sonra yeteneklerimizi aşan bir durumla karşı karşıya kalırız. Bu sorunun cevaplandırılması önemlidir çünki, evet elimizin tutamadığını aklımızın eli tutabilir ve hissedemediğimizi, adını bile bilmediğimiz letaifimiz yorumlayabilir. Yani burada dahi olsa 'tenasüb-ü illiyet' prensibinin kaybolmaması Adetullah'ın bir gereğidir.

Marifetullah'ın bu şahitlerini birer kutlu misafir olarak telakki edersek, her misafir her eve konuk olmamak gerektir. Burada varolan formül liyakat esasına göre hayat bulacaktır. Formülsüzlük kaos çağrışımı yaptığından olsa gerek, şeriat-ı fıtriyeye aykırı gözükmektedir.

Ancak!

Söylemek istediğimiz, modernistler gibi herşeyi (yeniden) tanımlamak değildir.

İnsanlar olarak formülü (varsa) görebilmemiz ayinemizi temiz tutmanın ötesine geçmenin yani esaslı bir tefekkürün ve belki 'iç'e kritik seyahatin neticesi olacaktır.

Necib ve Fazıl bir zatın dediği gibi,

Boşuna gezmişim yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış....

10Su-Hava-NurEymen Erdem, 16.01.2008, istanbul

selamun aleykum

Külliyatta bir yerde kapalı olan yeri külliyatın başka bir yeri açar.

Bu bahsin izahı da Osmanlıca Lemaattadır. Üstad Lemeat'ın tamamını Sözlerin sonuna koymadığı için o bölüm de hariçte kalmış.

Osmanlıca Lemaattaki " Mahbub-u Hakiki hem akrebdir, hem eb'ad " başlıklı bahiste, bu mevzu detaylıca anlatılmış.

Arı ve karınca misaliyle mesele aydınlatılmış. Ve " ma-i Kudret, ziya-yı İlim, nesim-i Rahmet " tabirini kullanıyor.

" Nesim ve hava-yı nesim " tabirini aynı yerde kullanmış, ki hava ile rahmetin ilişkisini anlayalım. İlme, ziya tabirini eşleştirmesi zaten 16. Söz, 1. Şua'da da var. Ziya ile nurun ilme izafesi pek bir farklılık ortaya koymaz.

Evet Allah kudret, ilim ve rahmeti vasıtasıyla akrebiyetiyle, ehadiyetiyle bize yakındır. Fakat biz Onu bütün tecelliyatıyla, eb'adiyetiyle, vahidiyetiyle tanımadığımız ve tanıyamadığımız için O bize uzaktır.

Tanıyan yakındır. Allah kendisini tanıyanlardan eylesin. Amin.

selam ve dua ile

kardeşiniz Eymen

9Letaiflerimize göre, delil çeşitlenir.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 16.01.2008, istanbul

Birkaç gündür ben de S. PEHLİVANOĞLU’nun bahsettiği “Zero Knowledge Proof” konusunu ve Bedi’üzzaman (R.A.) Hazretleri’nin 17. Lem’a 10. Nota’sını ve 32.Söz’deki “Sen Sözlerde kıyas-ı temsilî çok istimal ediyorsun. Halbuki, fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsilî yakîni ifade etmiyor. Mesâil-i yakîniyede burhan-ı mantıkî lâzımdır...” sorusuna cerilen cevabı düşünüyordum....

10. Nota’yla ilgili soruya www.sorularlarsialeinur.com’da şöyle cevap verilmiş :

Marifetullahın delilleri hava, su ve nur olmak üzere üç kısımda ifade ediliyor. Bu üç delilin anlaşılması nasıl olmalıdır?

Üstad Hazretleri, Birinci şuada “tevhid ve vahdette kemal-i İlahî ve cemal-i Rabbanî tezahür eder” buyurarak, İlahi sanatları, Rabbani ihsanları tefekkür ederken onları tek başlarına düşünmek yerine bir bütün olarak düşünmemizi tavsiye eder. Bu taktirde Allah’ın varlığının ve birliğinin daha geniş bir dairede, daha parlak ve geniş bir aynada temaşa edilebileceğine dikkatimizi çeker.

Bu konuda üç örnek verir: Rızk, şifa ve hidayet. Aldığımız bir gıdayı tek olarak düşünmek yerine yeryüzünde bir milyonu aşkın hayvan türlerinin de bizimle birlikte rızıklandığını düşünsek tefekkürümüz daha bir kuvvet kazanır. Bu konuya fazla girecek değilim. Üstadın verdiği bu üç misal, konumuzla da alakadar görülüyor.

Şöyle ki:

• Rızık, Allah’ın varlığına ve birliğine su gibi bir delil,

• Şifa hava gibi,

• Hidayet ise nur gibi.

Birinciyi çok rahat tefekkür edebildiğimiz halde, ikinciyi aynı netlikte seyredemiyoruz, üçüncüsü ise daha bir perdeli.

Şu nokta çok önemlidir: Su parmaklarla tutulamadığı gibi, hava da tutulamıyor, nur da. Demek oluyor ki, sadece akli delil getirmek iman için yeterli değil. İnanmaya niyetli olmayan, yahut kalbi isyanlarla çok fazla yaralandığı için imana ihtiyacını hissetmeyen ve imani konulara yabani kalan bir insana en parlak delilleri de getirseniz onun iman etmesi için yeterli olmuyor.

Parmaklarla tutulmama olayında, bize verilen mesaj ise, iman hakikatleriyle ilgili delilleri bir kelam alimi gibi, yahut bir fen bilgini gibi sadece akılla tartmaya kalkışmayıp kalbin hissesini ihmal etmememizdir. Kalbin hissedebileceği bir feyzi akla da kabul ettirmek için fazla yorulmamak gerek.

Bu konu müzakere edilirken bir başka iman hakikatinden şöyle bir örnek verilebilir:

• Ahiretin varlığına, ölmüş yerin dirilmesi su gibi bir delildir,

• Geceden sonra sabahın gelmesi hava gibi bir delil.

• Ruhumuza konulan ebediyet arzusunun ahirete delil olması ise nur gibi; yani diğerlerine göre daha ince ve derin bir delildir.

Şimdi biz “vermek istemeseydi istemek vermezdi” cümlesini okuduğumuz zaman ondaki o derin sırrı hissedecek, zevkedecek ve üzerinde daha fazla durmayacağız. “Nasıl olur da bu his ahiretin varlığına delil olur?” diye üzerinde fazla düşünsek o nur kaçar gizlenir. Ondan o anda hazzımızı alacak ve yolumuza devam edeceğiz.

Üstadımız, bazı risalelerinin “akıldan ziyade kalbe hitap ettiğini” kaydeder. Bu derslerde havayı teneffüs eder gibi kendimizi ona kaptırmalı, nurla tenevvür eder gibi bir havaya girmeliyiz. Yoksa orada zikredilen ince hakikatleri su gibi görmek ve hissetmek istersek kendimizi yorarız ve öyle bir düşünce ile o ince hakikatlerden uzaklaşırız.

Nurların her dersinde bu üç delili bulmak mümkün. Bu delillerin sıralandığı paragrafın hemen üzerinde çok önemli bir mesaj verilir: “Gaflet esbabından tecerrüt et, onlara müteveccih ol dur.”

Buna göre, başta günahlar olmak üzere kalbimize zarar veren, aklımızı gereksiz yoran ve ruhumuzu iman hakikatlerinden uzak sahalarda dolaştıran sebeplerden ne kadar uzak durursak, hakikatleri zevk etmemiz de o nispette artacaktır. (http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=1339)

Ben Üstad’ımın delaili “hava – su – nur” olarak tasnif etmesini, delillerin (ayet) sadece “aklî delil”lerden ibaret olmadığına işaret olarak anlıyorum. Bir de bu Notada Üstad’ın “tenkit” kelimesine yaptığı vurgu dikkatimi çekti. Ben bu vurgudan şunu anladım : “Delil – ayetlere salt ‘akılla bakmak’, o delilleri ‘eleştirmekle’ eşanlamlıdır. Eleştiri odaklı bakan akıl ise, vehim ve hayalin de tasallut ve tasarrufuyla, eleştiriyle baktığı o şeyde muhakkak bir tenkit noktası bulur.” Hatta o delilde hiç çatlak, açık kapı, tenkit noktası bulamasa bile şöyle diyerek, o eleştiriyle baktığı delili kesinlikten düşürür : “Ehl-i zahiri hayse beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi, imkânâtı, vukuâta karıştırmak ve iltibas etmektir... Hem de onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki, imkân-ı zatî, yakîn-i ilmîye münafidir... Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki, bazı vehhamlar diyor: ‘Muhtemeldir, burhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl herbir şeyi derk edemez. Aklımız da buna ihtimal verir.’ Evet, yok; belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe'ni burhan üzerine gitmektir...” (Muhakemat 8. Mesele)

Buna örnek olarak 2. Şua’da serdedilen şu delalile bakarsak : “ Çünkü, meselâ, gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir...” Şimdi bu delile akılla bakmak, mantığın mizanlarıyla tartmak, yani tenkit odaklı bakarsak, şöyle bir neticeye ulaşırız : “Mümkündür ki gözü yapan, gözlüğü yapan, ne yaptığını bilmiyordur, makina gibi işliyordur. Gene mümkündür ki gözlüğü yapan(lar), gözün gördüğü şeyleri, görme yapısını da bilmiyordur, tıpkı gözlük fabrikasında çalışan işçiler gibidir. Demek 1. Şua’daki bu delil mantıken zorunlu ve kesin değil. Veya belki uzayda yaşayan başka canlılar bu işleri yapıyor...” Hasılı her delile mantığın kurallarıyla bakmak = tenkit odaklı bakmak demektir. Ve tenkit odaklı akılla bakmak sonucu, hayal – vehmin gittiği yere kadar delilsiz ihtimal üretebiliriz! Ürettiğimiz her ihtimal – vehim, “Karadeniz’in şu anda yere batmış olması ihtimali” gibi delilsizdir (21. Söz, 2. Makam, 5. Vecih). Bu tür ihtimallere “tahakkümî” denilir (32. Söz’de geçen, birden çok ilâh olmasını iddia etmemize sebep olacak bir delil olmaması gibi).

Son bir örnek daha vereyim : Çevremizde güvendiğimiz insanlar vardır. Bu insanlara güvenir, bizi aldatmayacaklarını bilir, bu güvendiğimiz insanlarla çek – senet, sözleşmesiz alışverişler yaparız. Çünkü geçmişte bizi aldatmamışlar, güvenimizi sarsmamışlardır. Halbuki mantıken, bir insanın bizi geçmişte aldatmaması, gelecekte de aldatmayacağına delil teşkil etmez ve zorunlu da değildir. Bilakis insanı en çok güvendiklerinin aldatması gibi bir paradoksta vardır! Demek ki bir insana “güven(mek)”, rasyonel bir davranış değil. Zann-ı galiple iktifa etmek yeterli oluyor, kesin delil yok diye şüphe etmiyoruz!...

8kalp ve nurülkü özgün akkuş, 16.01.2008, ist

İnsanın mahiyeti islamın marifetine göre yaradılmış.İnsan kalp ve akıl gibi iki yönüyle kainatı algılıyor.Bazı şeyler var aklı ikna edecek bazı şeyler var kalbi tatmin edecek.Risale okurken bazı noktaları kelimelere dökemeden sadece hissediyoruz.Kalbimizi ve ruhumuzu açıp aklı geri çekip marifetullahı algılamaya çalışıyoruz."Anlatılmaz yaşanır" dedikleri tarzdan.Risaleler insanin tüm cihazatını iyi tanıyan kullanma kılavuzunu en iyi bilen bir dille yazıldığı için kalpleri marifetullahı anlamak için inkişafa davet ediyor. Teslimiyet ve aşkla sulanan bir kalp gördüğünü ve hissetiğini hava gibi içine çekiyor;bunu anlamak içinkalpleri işlemek gerekiyor.ALLAH VE MUHAMMED (S.A.V)sevgisiyle...Kalpler ancak ALLAHIN ZİKRİYLE TATMİN OLUR.

7arif-marifet-marieftullahgrcn, 15.01.2008, norvec

öteden beri Hazreti Zât-ı Vahid ü Ehad’e bilittifak “Âlim” denmiştir ama, “ârif” denmeden hep kaçınılmıştır.

marifet mertebelerinde ( ziyaiyyeden )

Bunda kâtip yok, yazmaz kalem dahi,

Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî..

Burada pervaz eyler murğ-i hayâl,

Buna olmaz misallerden bir misal...

Baş gözüyle olmaz asla bu şuhûd,

Böyle rü’yetten münezzehtir Vedûd.

Burada yoktur ilm u idrak-i beşer,

Acz u hayrettir bu vadide hüner.

6UFUKLARDA, ÖZBENLİKLERDE Selahattin Karakök 1, 15.01.2008, ÇAYCUMA

DEKİ: Ya inkar ettiğiniz bu vahiy, gerçekten Allah'tan ise halinizin ne olacağını hiç düşündünüz mü? Kendisini kötülüğe ve eğriliğe bu kadar çok kaptırandan daha sapık kim olabilir?"

Zamanı geldiğinde insana mesajlarımızı evrenin uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi öz benliklerinde bulduklarıyla tam olarak anlatacağız ki bu vahyin tartışılmaz bir gerçek olduğu, apaçık ortaya çıksın. Rabbinin her şeye tanık olduğunu bilmeleri onlara hâlâ yetmez mi?

Gerçek şu ki onlar, Hesap Günü Rableri ile karşılaşıp karşılaşmayacaklarından tam emin değiller! Şüphesiz O, her şeyi kuşatır!

MESAJDAN 41/52-53-54

5fatih, 15.01.2008, almanya

bu yaziyi okuyunca mesneviden katrenin birinci babini ve hususan bu babin ahirini tekrar okudum.

hava, su, ziya bahsinin kelami bir mesele oldugu kanaatindeyim. pozitivist akil, sebeple sonuc arasinda dogrudan illiyet bagi ister. marifetullahin delillerinde ise boyle dogrudan illiyet baginin oldugu burhanlar oldugu gibi yine ustadin deyimiyle ancak "gayet latif ve dikkatli ince bir fikirle" aranip tutulabilecek burhanlar da vardir.

hukuk usulunde delillerin "kesin delil", "karine", "delil", "zayif delil" gibi tasnif edilmesi ve her delil cesidinin ayri hukum almasi gibi mantikta da bu tarz bir tasnif mevcuttur. hatta akli deliller kendi arasinda tasnif edildigi gibi, kalbi ruhi deliller de vardir. iste bu sistematik vechesinden bakilinca risalelerde bu delillerin her cesidine bir cok meselede bas vuruldugu gorulur. hatta bir ara risalede imani bahislerde istimal edilen burhan cesitlerini kendimce tasnife kalkismistim.

hasili, asli vazifesi rabbini tanimak ve tefekkur olan insan bir dedektif hassasiyeti ile afak ve enfuste serpistirilmis gizli zahir butun izleri, butun cihazatiyla takib edecek ve boylece marifet yolunda teali edecek ve ettirilecektir.

4Mesajın FormülüSeçil, 15.01.2008, Ankara

"Vazifeni yap; vazife-i ilâhiyeye karışma” mesajıdır. “Sen aynanı temiz tut; nefsinin üstüne koyduğu yükleri de bırak" mesajı henüz okuduğum Asl-ı Saadet kitabının özeti misali....Sahabinin teslimiyeti yanında kalbin sesine hicret etmekte tereddüt yaşayan tüm müminlere "Cehennem lüzumsuz değil, Cennet kolay değil" anlatımını anımsattı....

Selam ve dua ile...

3Akılla ispatAli YILMAZ, 15.01.2008, İstanbul

İmanı akli olarak hiç itiraz edilmeyecek şekilde isoat edebileceğini sanan bu yüzden Murat TÜRKER'e itiraz eden ancak konuyu ele almaya başladığı zaman derin bir çetrefilin içine düşen kardeşimizin bu yazıdan alması gereken dersler var.

Bu yazıyı bırakalım,en azından "Hüve nüktesi" karşısında acze düşen dinsizlerin neden iman etmedikleri sorusuna cevap aramış olsa idi,"doğru matematik-dil mantığı kullanılsa herkes iman etmek zorunda kalır" gibisinden bu dünyanın teklif dünyası olduğunu ıskalayan yorumlar yazmazdı.

Mucizeler bile insanların ihtiyarını almazken,mucizelere rağmen insanlar imansızlıklarını muhafaza edebilirlerken,delille ateizmi yokedebileceğini sanmak kadar garabet olamaz.Hangi akli delil,apaçık mucizeden daha ikna edici olabilir.İnşa

Zaten iman sırf akli bir mesele olsaydı,üstad neden tekrar tekrar risalelerin okunmasını istesin ki!Akla bir defa makul gelen bir şey tekrarlanmayı gerektirmez.

Demek ki iman aklı aşan bir şey.Risale-i Nur ise klasik bir felsefe metni değil.Demek ki akli delil sadece kapı açar,ama ihtiyarı elden almaz!

2İLK FARKINDALIK Selahattin Karakök 1, 15.01.2008, ÇAYCUMA

Bilgiden önce varlık özümün üstündeki

kat kat elbiseleri tek tek çıkarmalıyım...

Varlığımın deriliklerinde yerleştirilmiş olan kimliğimin üzerindeki örtülerden kurtulmalıyım. Farketmemi yitirdiğimde, kendimle teması kaybederim.Farketme benim asli yaratılışımdır. Bana temas edenleri hissedip farketmeliyim.

GÜNEŞİ ve onun aydınlık veren parlaklığını düşün,

ve güneşin ışığını yansıtan ayı!

Dünyayı gün ışığına çıkaran gündüzü düşün,

ve onu karanlığa boğan geceyi!

Gökyüzünü ve onun hârika yapısını düşün,

Yer yeryüzünü, onun uçsuz bucaksız genişliğini!

İnsan benliğini düşün

ve onun nasıl yaratılış amacına uygun şekillendirildiğini;

ve nasıl ahlakî zaaflarla olduğu kadar

Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle de donatıldığını!

Her kim benliğini arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir,

onu karanlığa gömen ise hüsrandadır.

MESAJDAN

1İyi ki varediliyorsunuzHüseyin Ferdi OLUR, 15.01.2008, İstanbul

Allah sizden razı olsun Metin Bey.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut