“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Hatıra defteri
–Mona İslam

[*4.602 yazı içinden]

Doğum Sancısı – I

Yazara Mesaj Gönder

İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ 21. yüzyılda İslâm âleminin durumu,
Hudeybiye Anlaşması esnasındaki,
Müslümanların pozisyonunu andırmaktadır. [1]
Görünüşte Müslümanların aleyhine bir durum vardır.
Fakat gayri Müslimlerle Müslümanlar,
Bu vesileyle yakınlaşmışlar,
Ve birbirlerini anlamaya başlamışlardır.
Gayri Müslimler bu sayede,
İslâm’ın korkulacak bir din olmadığını görmüşler,
İslâm’ı yakından tanıma fırsatını elde etmişlerdir.
Böylelikle, ilerleyen zaman diliminde,
Sonu, müşriklerin en güvendikleri yer olan,
Mekke’nin fethiyle neticelenecek bir süreç adım adım başlamıştır.
Sanırım bizim asrımız da benzer olaylara gebe olmaktadır.
İslâm dini, öcü gibi gösterildikçe,
Oluşan merak nedeniyle,
İslâm’a olan ilgi de aynı oranda artmaktadır..
Bununla birlikte,
Günümüzde İslâm âleminin kendi içinde,
Dayanışma içinde olmadığı da bir vakıadır.
İslâm’ın emrettiği “Müslümanlar kardeştir” sözüne, [2]
Bağlı kalmadığımız bir asırda yaşıyoruz.
Ayrıca, “israf haramdır” sözünden de oldukça uzağız. [3]
Böyle bir ortam olsa olsa İslamofobi üretmektedir. [4]
Batı’nın ‘Tüketim toplumu yaratma’ projesi; [5]
Müslüman olsun gayri müslim olsun,
Sözde İslam korkusunu büyük kitleler üzerine,
Devamlı pompalamasına sebep olmaktadır.
Çünkü onlar için İslâm,
‘Bir lokma, bir hırka’ felsefesini savunan bir ekoldür.
Ne kadar insan bu prensipleri benimseyecek olursa,
Dünyada tüketim de o oranda azalacaktır.
Kapitalizmin ise buna tahammülü yoktur.
Onlar devamlı tüketen bir dünya istemektedirler.
Bizim kusurlarımız da,
Bu korkunun üzerine tuz biber ekmektedir.
Ama her şeye rağmen,
İslâm dini yayılmaya devam etmektedir.. [6]



Dip Notlar:

[1]. Hudeybiye Anlaşması (Hicret 'in 6. senesi Zilkade ayı / Milâdî: 628)
Barış heyetinde bulunan Kureyş elçisi Süheyl b. Amr,
Rasûlullah’ın (s.a.v) huzuruna vardı.
Önünde iki dizinin üzerinde yere çöktü.
Peygamber Efendimiz ise, bağdaş kurmuştu.
Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.
Süheyl b. Amr, uzun uzadıya konuştu,
Sonra Peygamber Efendimize sulh (barış) teklifinde bulundu.
Peygamber Efendimiz, sulh tekliflerini kabul etti.
Bundan sonra barış şartlarının müzakeresi yapıldı.
Onlarda da anlaşmaya varıldı.
Sıra, anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti.
Hz. Ali, barış şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.
Resûlü Kibriya Efendimiz, Hz. Ali'ye, “Yaz!” dedi,
“Bismillahirrahmânirrahîm!”
Süheyl b. Amr, buna itiraz etti:
“Biz, Bismillahirrahmânirrahîm'i bilmiyoruz! Sen böyle yazma!”
Resûlü Ekrem, “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu.
Süheyl, “Bismike Allahümme diye yaz” dedi.
Kureyşliler eskiden beri:
“Bismillahirrahmânirrahîm.” yerine “Bismike Allahümme”yi kullanırlardı.
Peygamber Efendimiz:
“Bismike Allahümme' de güzeldir!” buyurduktan sonra Hz. Ali'ye,
“Haydi yaz! Bismike Allahümme” diye emretti.
Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.
Rivâyete göre, “Bismike Allahümme.” kelâmını ilk söyleyen,
Tâif halkının reislerinden Arapların meşhur şâiri Ümeyye b. Ebî Salt idi.
Bu tâbir daha sonra Arapların da hoşuna gitmiş,
Ve kitaplarının giriş bölümüne yazmaya başlamışlardır.
Bundan sonra Resûlü Kibriya Efendimiz, Hz. Ali'ye,
“Bu, Muhammed Rasûlullah'ın, Süheyl b. Amr ile,
Üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları,
Gereğinin taraflarca yerine getirilmesini kararlaştırıp imzaladığı maddelerdir!”
Diye yazmasını emretti.
Kureyş heyeti başkanı Süheyl, yine itiraz etti.
“Vallahi, biz senin gerçekten Allah'ın Resulü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık,
Beytullah’ı ziyaretine mâni olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık!” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Peki nasıl yazalım?” buyurdu.
Süheyl, “Muhammed b. Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz.” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Bu da güzeldir!” buyurduktan sonra, Hz. Ali'ye:
“Yâ Ali!. Sil onu! Sil de Muhammed b. Abdullah yaz” diye emretti.
Hz. Ali:
“Hayır!.. Vallahi, ben Rasûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem!” diye yemin etti.
Bu arada Müslümanlar da,
Hz. Fahri Âlem'e karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak,
“Biz, Rasûlullah Muhammed’den başkasını yazdırmayınız!
Ne diye dininiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?”
Diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.
Resûlü Kibriya Efendimiz,
Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübarek elleriyle işaret buyurdu.
Birden sustular.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz,
Hz. Ali'ye, “Bana onların yerini göster” dedi.
Hz. Ali, “Rasûlullah” kelimesinin bulunduğu yeri gösterdi.
Resûlü Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi.
Yerine ise “İbnu Abdullah (Abdullah'ın oğlu)” kelimelerini yazdırdı.
Peygamber Efendimizin barışa ciddî taraftar olduğunu,
Sulhe giden yoldaki engelleri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini,
Bu örnekten anlamak mümkündür.

Gelelim anlaşma maddelerine:
Resûlü Ekrem Efendimiz ile,
Müşrik delege heyeti arasında geçen konuşmalardan sonra,
Şu maddeler üzerinde anlaşmaya varıldı:
Müslümanlarla müşrikler,
Huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için,
Birbirleriyle 10 yıl savaşmayacaklardır!
Peygamberimiz ve sahabeler,
Bu yıl haccetmek için Mekke'ye girmeyip geri dönecekler,
Ancak gelecek yıl,
Yanlarına yalnız yolcu silâhı olan kılıç bulundurmak şartıyla,
Gelip Kabe'yi tavaf edecekler ve ancak Mekke'de üç gün kalacaklardır.
Müşrikler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır!
Medine'deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler,
Müslümanlara iade edilmeyecek,
Fakat Mekke’den Medine'ye velev Müslüman dahi olsalar,
İltica edenler istendiği takdirde geri verileceklerdir.
Arap kabilelerinden isteyen Hz. Peygamber ile,
İsteyen de Kureyş ile birleşmekte serbest olacaklardır.
Ekrem Efendimiz, her ne suretle olursa olsun,
Kureyş müşriklerini bir anlaşma yazısıyla bağlamak,
Ve bu suretle İslâm'ın siyasî kudret ve mevcudiyetini,
Hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak istiyordu.
Bu sebeple, Kureyş heyet başkanı Süheyl'in,
Zahiren Müslümanların aleyhinde görünen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu.
Bu inceliği bir anda kavrayamayan Ashabı Güzin,
Başından beri hem hiddetleniyor,
Hem de zaman zaman itiraz ediyorlardı.
Hattâ, Kureyş heyet başkanı Süheyl, Peygamberimize:
“Sizden biri bize gelirse reddetmeyelim;
Amma bizden size bir adam giderse,
Müslüman olsa bile geri vereceksiniz” diye teklifte bulunduğu zaman,
Müslümanlar birden hiddete gelerek,
“Sübhanallah!
Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman,
Müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişlerdi;
Sonra da Peygamber Efendimize,
“Yâ Rasûlallah!.
Bu şartı da kabul edecek misin?” diye hayretle sormuşlardı.
Her şeye rağmen bir barış akdedip,
Kureyş müşriklerine,
İslâm devletini resmen tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz,
Müslümanların bu itiraz ve suallerine şöyle cevap vermişti:
“Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin!
Onlardan bize gelip geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor!
Onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol halk edecektir!.”

Ebu Cendel olayı:
Anlaşma maddelerinin yazılması bitmişti.
Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.
Tam o sırada zincire vurulmuş birinin,
Kendini Müslümanların arasına attığı görüldü.
Gariptir ki bu,
Kureyş delege heyeti başkanı Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel idi!
İslâm şerefiyle şereflenmesine,
Müşrikler ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi.
Ebû Cendel,
Hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış
Ve Mekke’nin alt tarafından,
Kimsenin göremeyeceği yollardan bin bir zorlukla,
Hz. Rasûlullah’ın huzuruna çıkagelmişti.
O sırada babası Süheyl,
Henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.
Ebû Cendel,
Bizzat babasının kendisine reva gördüğü,
Dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için,
kendisini Hz. Fahri Âlem'in ayaklan dibine atmış, ona iltica etmişti.
“Beni kurtar!” diyordu.
Ne var ki az önce yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu!
Nitekim oğlunun geldiğini gören Süheyl,
Onu Peygamberimizden hemen istedi:
“İşte!. Barış şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerin ilki budur!” dedi.
Peygamber Efendimiz:
"Biz, barış sözleşmesini henüz imzalamış değiliz!” buyurdu.
Süheyl diretti.
“Vallahi,” dedi, “ben de seninle hiçbir madde üzerinde sulh olmam!”
Resûlü Kibriya Efendimiz bu sefer,
“Haydi, bu seferlik buna bana bağışla ve yazıyı imza et” buyurdu.
Süheyl'in bunu kabule asla niyeti yoktu.
“Ben bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam!” dedi.
Peygamber Efendimiz tekrar,
“Hayır!.. Bunu benim hatırım için yapacaksın!” buyurdu.
Buna rağmen Süheyl, inadından vazgeçmedi:
“Ben bunu asla yapamam!”
Resûlü Ekrem Efendimiz,
İki zor durumla karşı karşıya kalmıştı:
Ebû Cendel’i geri vermek demek,
Onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti;
Vermediği takdirde bu sefer de,
Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti.
Hâlbuki birçok sebepten dolayı bunu istemiyordu.
Elinde başka çâresi kalmayan Peygamber Efendimiz,
Büyük bir üzüntü içinde Ebû Cendel'i babasına teslim etmek zorunda kaldı.
Ebû Cendel'in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu:
“Yâ Rasûlallah!. Ey Müslümanlar!.
Siz beni, bana eziyet etsinler,
İşkencelere uğratsınlar diye mi bunlara teslim ediyorsunuz?
Siz, benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?”
Fakat ne çâre,
Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu.
Acıklı feryadı, imdat dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu.
Ama, Hz. Rasûlullah (s.a.v) teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar,
Yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı.
Hz. Rasûlullah (s.a.v) teslim etmemiş olsaydı,
Ebû Cendel’in bu feryat ve figanını imkanı yok cevapsız bırakmazlardı;
Canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı!
Peygamber Efendimiz,
Babası tarafından alınan Ebû Cendel’e,
“Biraz daha sabret, biraz daha mâruz kaldıklarına göğüs ger!
Bunların ecrini, mükâfatını Allah'tan dile!
Muhakkak Allah (c.c),
Senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık,
Bir çıkar yol halk edecektir” diyerek teselli verdi.
Arkasından da, “Onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz” buyurdu..
Ebû Cendel Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken,
Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna vardı ve,
“Yâ Rasûlallah!.
Onu Kureyşlilere niçin geri veriyoruz?
Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?” diye konuştu.
Resûlü Kibriya Efendimiz cevaben,
“Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz!
Dinimizde ahde vefasızlık yoktur!” buyurdu.
Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer,
Bu sefer Ebû Cendel’in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak,
“Ey Ebû Cendel!.
Şüphesiz, müşriklerin kanı, köpeklerin kanı gibi değersizdir!
İnsan, Allah yolunda babasını da öldürebilir!
Öldür gitsin şu babanı!” diye teklif etti.
Ebû Cendel, “Sen, neden öldürmüyorsun?” diye teklif etti.
Hz. Ömer, “Rasûlullah (s.a.v.), onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı!”
Cevabını verince,
Ebû Cendel:
“Ben Rasûlullah’a itaatte senden geride kalmak istemem!” diye konuştu..
Kaynak:
İbn-i Hişam, Ahmed İbn-i Hanbel / Müsned, Müslim / Sahih, Taberî / Tarih

[2]. “Müminler ancak kardeştirler.
Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının;
Umulur ki esirgenirsiniz..”
Hucurat Suresi / Ayet: 10

[3]. “Yeyin, için ama israf etmeyin.
Allah israf edenleri sevmez..”
Araf Suresi / Ayet: 31

[4]. İslamofobi / İslam korkusu / İslam karşıtlığı:
Terim olarak İslam’dan ve Müslümanlardan korkma,
Çekinme iç güdüsünü ifade eder.
Fobi, psikiyatri literatüründe şöyle tarif ediliyor:
Özgül tipte bir uyaran veya durumla karşılaşınca,
Duyulan dirençli, mantıksız, abartılı ve daima patolojik,
Korku ve uyarandan kaçınma davranışı.
Yani, fobi patolojik/hastalıklı bir korku halini ifade ediyor.
Hasta kişi, gerçekte bir tehlike olmasa da,
Takıntı haline getirdiği şeyden şiddetle korkar.
Mesela;
Yükseklikten, yalnızlıktan, karanlıktan veya herhangi bir şeyden korkabilir.
Son günlerde sıklıkla dillendirilen “İslam Fobisi” kavramı da,
Batı dünyasının,
İslam’dan ve Müslümanlardan duydukları korkuyu anlatmak üzere,
Kullanılan bir tabirdir.
İslam fobisi de aynen diğer korkular gibi,
Patolojik/hastalıklı bir ruh halinin yansımasından ibarettir..

[5]. Batı’nın ‘Tüketim toplumu yaratma’ projesinin önünde,
İki büyük engel bulunuyor:
Biri dünyevî, diğeri dinî..
Dünyevi engel kominizm,
Dini engel de, ‘bir lokma, bir hırka’ felsefesini savunan İslamiyet!.
Yani Moskova’nın göbeğinde coca – cola satmanın yolu,
İslamiyet’i öcü gibi gösterme tezgahından geçiyor.
Denklem kısaca şu:
İslâmî terör (!) olgusuna toplumları ikna edersen,
Cola’yı Moskova’da satarsın..
Ve..Cola’yı Moskova’da sattılar.
Şimdi sırada Pekin var.
Onun tezgahıyla meşguller..

[6]. Avrupa’da dine en mesafeli olan ülkelerin başında Fransa gelmektedir.
Ne gariptir ki,
Son 25 yıl içinde en fazla ihtida ederek (din değiştirerek)
Müslüman olanlar Fransızlardır.
Halen ülke nüfusunun dokuzda biri Müslüman’dır,
Ve bunların da yarısı mühtedidir,
Din değiştirerek Müslüman olmuştur..

  06.01.2008

© 2015 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu


  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

1HUDEYBIYE-FETH-NASR VE ISARETLER grcn, 06.01.2008, nrvc

"Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrarı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medar ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve İslamiyetin temel taşları olan hakaik-i imaniye hazinesine hizmet etmeye ve istifadeye zarar gelecekti. En büyük ve en yüksek maksat olan hakaik-i imaniyeyi, ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi.

Sûre-i IZA CAE NASRULLAH remzinde, esrar-ı gaybiye gösterildi, birden kapandı, perde indi. Hem bu sır içindir ki, o yolda fazla istihdam edilmedik. Yalnız o meslek-i tevafukiyenin tereşşuhatından Risale-i Nur’un hakkaniyetine bir imza ve cezaletine bir ziynet ve huruf-u Kur’aniyenin intizamından ve vaziyetlerinden tezahür eden bir nevi i’câz çıktı. Daha o yolda çalıştırılmadık."

DIL ACISINDAN NASR SURESI :

1-Nasr sûresinin ilk âyeti IZA CAE NASRULLAHI VE`L-FETH.... Nahiv kuralları açısından ma'tufda muzafu'n-ileyh hazf edilir ve ondan bedel kelimenin başına belirlilik takısı olan lâm-ı tarif gelir. Dolayısıyla burada VE`L-FETH / VE FETHULLAHI demektir.

2- "en-Nasr", elde edilmek istenen şeyi, elde etmek için yapılan yardımı; "el-Feth" ise, muallakta olan neticeyi elde etmek ve gerçekleştirmek demektir. Şimdi, "nasr"ın, "feth"in bir sebebi gibi olduğu açıktır. İşte bu yüzden, Cenâb-ı Hak, önce "en-Nasr"ı zikretmiş, sonra da "feth"i ona atfetmiştir.

3-Ayetteki, "... ve fetih..." ifadesine gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:

MEKKE FETHI-HAYBER FETHI-TAIF FETHI -SIRKE KARSI BUTUN FUTUHATLARDIR - EFENDIMIZ ALEYHISSELAA ACILAN ILIMLERDIR diye yorumlayanlar olmustur.

4- "İnsanlık mertebelerinin en sonuncusu (yani, en üst mertebesi), meleklik mertebelerinin başlangıcıdır. Sonra melekler, kendileri hakkında, "Biz sana hamdederek, noksan sıfatlardan seni tenzih ediyoruz" (Bakara, 31) demişlerdir. Bu sûredeki, iza cae Nasr, ifâdesi işte, (Bakara, 31) ayetinde geçmekte olan meleklere benzemeye bir işarettir.

5- Allah Teâlâ, "Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın" (Duhâ, 5) ve "Şüphesiz Biz sana Kevser´i verdik" (Kevser, 1) buyurmak suretiyle Hz. Muhammed (s.a.s)´e, üstün bir eğitim vadedince, pek yerinde olarak, Allah yardımını hergün biraz daha artırıyordu. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Ey Muhammed, niçin kalbin daralıyor, sen peygamber değilken, seni zayi etmedim (yalnız Risaletinin başlangıcında da işi ileriye götürdüm ve o sürü sürü kuşları meleklere çevirdim. "Rabbiniz, beş bin melek göndermek suretiyle size yetmez mi?"{Al-i imran, 125). Şimdi de Ben lütfumu ve nimetimi artırıyor, şöyle diyorum: "Ben bizzat Kendim sana yardım edeceğim. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah´ın yardımı gelince..." buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber {s.a.s), "Allah´ım bana verdiğin nimet, ancak doğup-büyüdüğüm Mekke fethedildiği zaman tamam olur deyince, Cenâb-ı Hak, "ve fetih geldiğinde" buyurdu.

Derken Hz. Peygamber (s.a.s) "Allahım, kavmim oradan çıkarsa, bunun ne tadı kalırki?" deyince, "Sen de insanları, fevc fevc Allah´ın dinine gireceklerini görünce..." (Fetih, 2) buyurdu.

( sahsi dusuncem ve yorumum ) ELHASIL : ALLAHU A`LEM efendimiz aleyhisselama verilen bu fetih mujdesinin ahirzaman boyutunda ki bas aktorlerinden biri en-nasr ( saidennursi ) ve`l - feth ( fethullaf gulen ) dir. ve varsa 3. bir kisi olmak ihtimali vardir ki 3.donemde ki seriat devresinin muvazzafidir. VEYA kafirun suresinde ki sirk-kufr-putlar-kafirler-cebbariyet-zulm `e karsi dimdik durusun ve tavizsizligin ahir zamandaki isari temsilcisidir SAIDEN NURSI ki tarihci cemal kutay bile onun icin " asr-i saadette olsaydi efendimiz ona putlari kirma vazifesini verirdi" dedigi kisidir. ve KAFIRUN suresinde ki bu dimdik durustan sonra mukafaten EN NASR VE`L-FETH ihsan edilmistir. allahu a`lem.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut