“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

"Hayır her şey bitmedi!.."
–Rabia Nazik Kaya

[*4.602 yazı içinden]

Sebepler Serisi Sonsuza Kadar Gider mi?

Serdar Pehlivanoğlu

BU SATIRLARI okuyanların “Herşeyi Allah(c.c) yarattı ise Allah(c.c)’ı kim yarattı?” sorusuna vereceği bir cevabı vardır. Tekrarlana tekrarlana hem zihinleri tatmin etmiş, hem de kuvvet kazanmış bir cevaptır bu. Nasıl ki vagonları çeken bir lokomotif var öyle de sebepler silsilesi sonsuza uzanıp gidemez deriz ve bu son nokta/ilk sebep herşeyi yaratanın varlığına delâlet ettiğini düşünürüz. Gerçekten de bu cevap sorularla beslenen vehim tohumlarının çoklarının zihinlerinde neşvü-nema bulmasını engellemesi hasebiyle yaygın kabule mazhar olmuştur.

Bununla birlikte, Üstad’a tevcih edilen itirazı yeniden hatırlayalım: "Bu neticeyi, bu kadar azametiyle, şu bürhan onu intaç edemez". Sebepler silsilesinin sonsuza kadar uzanamayacağı kesin midir ki, herşeyi yaratan birisi olsun neticesini bu hayır cevabına bağlayalım. İşte tam burada tefekkür ehlinin bir ayrımın farkına varması gerekiyor: Sebepler silsilesinin sonsuza uzanıp uzanmayacağı meselesi teolojinin asıl problemlerinden birisi olmadığı gibi, bu sorunun cevabı da Allah(c.c)’ın varlığına olan inancımıza bağlı değildir. Dahası, Allah’ın varlığına olan kuvvetli inancımızın çoğumuzun zihninde sebeplerle alakalı olan ilmi bir problemin bir anda teolojinin en kritik bir sorusu hükmünü alması doğru değil. Bu noktada batıdaki aydınlanmanın dinle olan hesaplaşmasını hatırlatmak istiyorum. Dünyanın kainatın merkezinde olması tasavvurunun bir anda Hristiyanlığın olmazsa olmazı kabul edilmesinin arka planındaki tefekküri hatanın mü’minler olarak bizden de çok uzak olmadığını yani.

Sebepler silsilesinin sonsuza kadar uzanmasıyla alakalı problemi çözmek ise avâmdan bir insanı ikna etmek kolaylığında olmasa gerek. Dahası böylesi bir probleme verilecek cevabın tartışıldığı kontekste dahi farklı algılanışlara sebebiyet verileceğini düşündüğümüzde işimiz gerçekten zorlaşıyor. Nitekim, bu örnek, sıhhatini sadece kendi tefekkürüme bırakacağım bir örnek değil ki, İmam Gazalî’nin İbni Sina ve Fârâbî gibi filozofları eleştirisindeki en temel örneklerden birisini oluşturuyor sebeplerle alakalı olan bu problem. Sonsuza kadar gidemez cevabı filozofların Allah(c.c)’ın varlığını ispat sadedinde kullandıkları bir argümanken, Gazalî’ye göre sebepler silsilesinin sonsuza kadar gitmesi aklen mümkündür. Ve bundan dolayıdır ki filozofların akıl yürütmeleri İslam’ın akaide dair mevzularını teyid etse bile akla taallûk eden cihetiyle doğru olmuyordu.

Bu örneği hem netice ile delil arasındaki uçurumun aslında ne kadar derin olduğunu göstermesi açısından, hem de tefekkür ehlinin iki ayrı gerçeklik düzlemine ait farklı problemleri aynı ortak zeminde tartışmamaları gerektiğinin işareti olarak değerli buluyorum. Şahsi kanaatim sorulursa eğer, her ne kadar muhatabımın seviyesinden dolayı düşüncesinin safiyetini bulandıran vehimleri süpürmek için şimdilik yanlışlanmayan cevabı kullansam bile, sebepler silsilesinin sonsuza uzanıyor olmasını aklen mümkün görmenin ötesinde eğer ki öyle olsa çokta şaşırmayacağımı ve hatta hayretten Rabbime şükredeceğime imanım kavidir, elhamdülillah.

Bu müzakerelerin neticesinde aklen ispatı mümkün olmayan tasavvuri problemler üretmeye çabalamadığımı ifade edeyim. İlme taallûk eden meselelerde aklın algılayamayacağı sınırlar çizme kolaycılığına sapacak da değilim. Hele ki Kuran’ın ısrarla yaptığı “akledin” vurgusunu gören ve hatta Üstad’ından “Akıl ile nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur” dersini almış birisi olarak aklı yetersiz görenlerin akıllarına hayret ederim. Yapılması gereken “Fakat o akıl, akıl olsa gerektir” cümlesinde kendisini gösteren akla yakınsamaktır ki, yazılarımla o akletme eylemini mümkün kılacak tefekkürün aslında ne kadar karmaşık ve çok boyutlu olabileceğini göstermeye çalışıyorum.

Delail ile netaiç arasında bu kadar derin farklar olduğuna göre, biz nasıl agnostisizme düşmeyeceğiz, veyahut tefekkürümüzün sağlıklı olduğunu nasıl test edebileceğiz? Bilinemezliğin hüküm ferma olduğu bir devirde nasıl bilebileceğiz? Akıl bu yolda bize nasıl fener tutacak? Bu soruların cevabını başka bir örnekle yakalamaya çalışalım:

Modern zihnin bir kafa karışıklığı yaşadığı malum, ve Kuran’ı asrın idrakine anlayacağı şekilde yeniden okumak gerekliliği aşikar. Evvela, asrın idrakine konuşmanın ne anlama geldiğini çözümleyerek işe başlayalım. Asrın idrakine konuşmak demek asrın idrakinin hevasına hevesine göre çözümler üretmek değil elbette. Amma murad-ı ilahinin bizce meçhul olduğu bir vaka. Ve hatta varlık-dil arasındaki temel problemlere dokundurmayan çok basit ve fakat sağlıklı bir metodolojiyi bulmak zorundayız. Böylesi bir metodolojiyi tek bir cümlede özetlemek mümkün olacaksa, modern zihne anlamadığı şeyin anladığını zannettiği şeylerden, bulunduğu durumun bulunmaktan kaçındığı durumlardan çokta farklı olmadığını göstermek olarak ifade etmeyi tercih ederim. Gerçekten de karakalem okurlarının düşünsel açılımlarına yabancı olmayan iki örnek ışığında meseleyi inceleyelim: Bir tek kudret sahibi yaratanı tanımayıp, binler zerreyi o kudrette tasavvur etmek. Veyahut, özgürlük namına bir tek Zat’a kul olmayım diyen ama binler şeye secde etmek zorunda kalan modern insanın durumu. Kuran’ın indiği devirle modern zamanları kıyasladığımızda bu iki örneği günümüz insanına özgü garip bir durum olarak okuyabiliriz. İşte böylesi bir hastalığa tutulan modern insanın idrak edebileceği bir şey varsa o da içinde bulunduğu durumun ta kendisidir. Dolayısıyla Üstad’ımızdan aldığımız ders doğrultusunda tevhidteki suhulet ve küfürdeki suubetin bu tür örneklerle açılımını yapabilmek için evvela modern insana şefkat ve sevgi ile yaklaşmalı, kaçırmayıp yaklaştırmalı ki halini anlayalım. Yargılama kolaycılığına kaçmak yerine anlama zorluğunu seçersek Kuran’ı asrın idrakine okumamız dahi mümkün olacaktır.

Yukardaki örneklere benzer şekilde, dersini Kuran’dan alan bir mü’minde hata namına görülen herhangi bir şeyin, kat kat fazlasının o hatayı bulduğunu zannedenin düşüncesinde, yaşayışında, tutarlılığında, mantalitesinde hem de en onulmaz bir biçimde varolduğunu göstermek hem kendi inancımıza dair kuvvetli bir delil olacaktır. Hem de eğer ki küfrün karanlığında yolunu şaşırmış çağdaşlarımıza yardım elini uzatacaksak, en emin bir yol bu olacaktır.

Bir önceki yazıya gelen yorumların zihnimde bıraktığı izler dolayısıyla yazmayı planladığım meseleye giriş yapamadım. İnşallah ilerleyen haftalarda, zihni matematikle malûl devrin ilim adamının anlayacağı şekilde yani anladığını zannettiği şeylerden farksız bir şekilde Üstad’ın delail üzerine olan cümlelerinin matematiksel formulasyonunu yapmaya çalışacağım.

  05.01.2008

© 2015 karakalem.net, Serdar Pehlivanoğlu

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

37merve, 30.01.2008, ist.

30. penceredeki: bizde derizki esbab teselsülün berahini ile alemin nihayetinde kesilmesindense hersede halıkı külli seye has sikkeyi göstremek daha kati daha kolaydır...galiba bunuda eklemek lazım diye düşündüm

36EPİSTEMOLOJİK HEZİMET!Ali YILMAZ, 25.01.2008, iSTANBUL

Bir önceki yazıda yaptığım alıntı her şeyi gayet güzel açıklıyor.Epistemolojik yenilgiyi telafi etmek için yola çıkanlar yenilgiden hezimet safhasına geçtiler.Tabii burada "Hocaefendi evrimle ilgili şunu yazdı", "İrfan Abi böyle yazdı" diyebilirsiniz.Ama epistemolojinizin temelini nasslardan almadığınız sürece bu tür çatlak sesler olacaktır.

"Dini bilgilerden yola çıkarak bilimsel teorileri değerlendirmek tehlikeli bir yol." diyen Adem kardeşle Serdar Kardeş aynı kartezyen tutumla evrime yaklaşıyorlar.İkisi de epistemolojik hezimet içinde bulunuyorlar.

35Suizan suizannı!Ali YILMAZ, 25.01.2008, İstanbul

Yasin Eşref kardeşimiz beni suizannda bulunmakla suçlamıştı.Kendisine tartışılan konunun değişmemesi adına uzun süre cevap vermedim.Ama tartışma durduğuna göre gönül rahatlığı ile cevap verebilirim.Öncelikle bilmediğin bir konu ile karşı karşıyasın.O konuda beni suizan içinde bulunmakla suçlarken asıl kendin suizan içinde bulunuyorsun.Şimdi alıntılayacağım yazıyı iyi oku. Bu yazı Zaman Gazetesinde Nuh GÖNÜLTAŞ tarafından yıllar önce yayınlanmıştı.Bu yazıda adı geçen delikanlının görüşleriyle İhsan Eliaçık ve onu alıntılayan Serdar Pehlivanoğlu'nun görüşleri arasında hiç bir fark görmüyorum.Sonuçta Serdar kardeş de "İnsanın maymundan geldiğine inanmıyorum." demesine rağmen ardından "salt evrimi karsiniza laf alip inancinizi evrimin olusuna yada olmayisina baglamayin" şeklindeki bir yorumu ile evrimin inanç meselesi olmadığı söylüyor!!!

"

Aktüel

Nuh Gönültaş

Salih Adem'den öğreneceklerimiz var...

Her üniversite öğrencisinin, hatta liselilerin bile "Darvin Teorisi"nin reddi ya da savunulması ile ilgili hatıraları vardır. Üniversite sıralarında gazetecilik okuduk ama "Darvin Teorisi" bizim okulun "Siyasi Düşünceler ve Rejimler Tarihi" dersinin de baş konusuydu. Dersin "Marksist" hocası konuyu sürekli bu noktaya çeker ve sınıf bir anda "tam ortadan" ikiye bölünürdü. Savunanlar da reddedenler de inandıkları ya da reddettikleri şeyin bilimsel boyutunu tam olarak bilmeden sadece inançlarını ortaya koyardı.

Marksist hocamız bu konunun taraflarını çok iyi hazırlanarak tartışmaya çağırdı. Tartışmanın olduğu gün Fen Fakültesi'nden bir profesör arabulucu olarak çağrıldı. Darvin yanlıları kürsüye doğru ilerlerken "maymun gibi" ellerini ve vücutlarını yere doğru sarkıtıp yürüyerek teoriyi ispat yolunu seçtiler! Karşıtlar ise "Kainattaki nizamın Darvin'i yalanladığını" söyleyerek bilimsel bir tavır ortaya koydular! Arabulucu profesör ise kendi tezini savundu. Ona göre insan maymundan değil "köpekten" evrilmişti. Bu arada dersin hocası içeride gizli bir şey yapıyormuş gibi sınıfın kapısını kolluyordu!

Yamanlar e-mail grubundaki "Darvin tartışması" beni bir anda üniversite yıllarıma götürdü. Bu grup Yamanlar Lisesi mezunlarının internet üzerinden haberleştiği bir e-mail grubu ve grubun gündeminde şu sıralarda "Darvin Teorisi" var.

Salih Adem Yamanlar Lisesi mezunu. Birçok defa olimpiyatlarda şampiyonlukları olan bir isim. Şu sıralar ABD'de İllinoya üniversitesinde biyofizik çalışmalarını yürütüyor. Tartışmanın odak noktasında onun Darvin Teorisi hakkındaki fikirleri var. Salih Adem "Evrim Teorisi'ni reddettiğimiz zaman en azından biyolojik olayların nasıl cereyan ettiğini ve niçin öyle değil de böyle olduğu konusunda dayanacağımız hiçbir kural kalmaz." diyor. Grubun diğer üyeleri ise Salih Adem'i üstü kapalı da olsa "biraz Darvinci", "biraz da bozulmuş" ilan ediyor!

Bu tartışma bizim tartışma konusundaki olgunluğumuzu göstermesinden başka bir çok konuda genellikle "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi" olduğumuzu da ortaya koyuyor.

Salih Adem'in dikkat çektiği önemli bir nokta var: "Dini bilgilerden yola çıkarak bilimsel teorileri değerlendirmek tehlikeli bir yol."

Her birimiz yayınlarında sürekli bunu yapan dergileri okuyarak bugünlere geldik. Adem'e göre bu dergilerin yazı kadroları fikir bazında, mesela Evrim Teorisi'ne karşı olduğu için hangi bilimden olursa olsun veya o konu hakkında yeterlilik sahibi olsun ya da olmasın herkesin yazılarına bu "bilimsel" dergilerde yer veriyorlar. (Bu not son zamanlarda kendini yenileme çabası içinde olan akademik ve entelektüel çevrelere hitap etme çabası içinde olan dergilerimizi yönetenler için son derece yararlı olabilir.)

"Çoğu zaman iddiayı bile anlamadan karşı çıkma çabasındayız. Mevcut bilimsel teorileri anafikir olarak dahi bilmiyoruz. Çünkü bunları biz üretmedik. Fizik, kimya veya biyolojide veya başka bilimlerde sürekli teori geliştiren büyük buluşlar yapan veya bilimi şekillendiren otoriteler haline gelmiş ciddi bilim adamlarımız hemen hemen yok. Başkalarından duyduğumuz kadarıyla bilimsel bilgilere ulaşmaya çalışıyor ve ulaştığımız çok küçük bilgiler üzerine de büyük yorumlar yapma, hatta bazen de reddetmeye kalkışıyoruz. Şu anda Evrim Teorisi'nin bir alternatifi daha ortaya konmadı. Çünkü diğer yaklaşımlar yapıcı değil tenkit esasına dayanıyor ve bilime katkıda bulunmuyor. Evrim Teorisi eldeki biyolojik bilgileri bir çatı altında toplamaya çalışan bir modeldir ve her teori gibi gerçeği tamamen değil kısmen yansıtır. Nihai noktada açıklayamadığı veya yanıldığı noktaların olması doğaldır, ama bu bütün teoriyi kaldırıp çöpe atmamıza sebep olmamalı. Evrim konusunda yazılmış milyonlarca kitap, makale araştırma sonucu ortaya konan bulguları ifade eden çalışmaları onların ne dediğini anlamadan bilmeden bütünü ile reddetmek binlerce insanın gayretlerine karşı haksızlık olmaz mı?"

Salih Adem'in Darvin Teorisi özelinde söyledikleri aslında her alanda geçerli ve bizim "toptancılık" hastalığımızı son derece güzel ortaya koyuyor. Bir kere toptancılık bilimsellik değil. Bilimsellik de zaten yüzde yüz kesinlik demek değil. Medeniyetlerarası diyalog arayışı içinde olanların hoşgörü sınırlarını sonsuza doğru uzatmaları gerekiyor. Farklı düşüncelere kapı açan "ehil" insanları dinlemek ve onlardan istifade etmek, geçmişin her türlü yanlışını tespit edip vazgeçmek, rotayı doğru çizmek gerekiyor.

Gerçi "Evrim Teorisi" bilimselliğinin ötesinde amaçlar için kullanılmıyor değil. Fakat bu türlü yaklaşımlar özellikle ABD bilimsel çevrelerinde pek ciddiye alınmıyor. ABD'de birçok eyalette "Darvin Teorisi'nin ateist yorumları" ders kitaplarından çıkarıldı, çıkarılıyor. Arkansas ve Cansas'ta müfredatta Darvin'e yer verilmiyor. Oklahoma Eyalet Valisi Frank Keating "Maymundan geldiğime inanmıyorum" dedikten sonra müfredat yeniden gözden geçirilmeye başlandı. Ülkede yüzlerce "Yaratılış Klübü" kuruldu.

Onlar kendi yanlışlarından dönerken bizim de kendi yanlışlarımızdan dönmemiz gerekmez mi? Bir başka grup üyesinin söylediği gibi "Darvin Teorisi gerçekse-ki hiç kimse yüzyıldır teori aşamasında olan bir vakanın gerçekliğinden sözetmiyor- bundan ne kaybımız olabilir ki?"

34Serdar Kardeşim'e, "muhatap" hakkında (2).Ayhan KÜFLÜOĞLU, 22.01.2008, istanbul

Üstad'ımızın dediği gibi; bir söz/yazı, "mütekellim - muhatab - maksad - makam" kriterlerinden geçtikten sonra ne demek istediği anlaşılabilir. Size gönderdiğim Risale'den alıntıları bu kriterlere göre değerlendirirsek, evet dediğiniz gibi, yazının bütünlüğü içinde Üstad'ımız (R.A.) asıl olarak "delil-i inaye" ve "ihtirai'yi anlatıyor, yani "maksadı" bunu anlatmak. Ama "Muhatap" kim(ler)?: Evrenin ezelî - ebedî olduğu / olabileceği, maddenin hadis değil, kadim olduğu / olabileceğine aklen ihtimal veren veya böyle kabul eden münkirler ve bu konuda şüpheye düşen müslümanlar. Bu muhataplardan birisi de "Darwinistler" olduğu için, genel olarak şu cümlede : "Ve keza ilmü'l-hayvanat ve ilmü'n-nebatatta ispat edildiği gibi, envaın sayısı ikiyüzbine baliğdir. Bu neviler için birer "adem" ve birer evvel-baba lazımdır. Bu evvel-babaların ve ademlerin daire-i vücutta olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız, kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zaruridir. Çünkü bu nevilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri batıldır. ("delil-i ihtirai" kısmı buraya kadar)" / (Darwinist ekoller ve bu konuda şüpheye düşen muhataplara hitaben de burası) : "Ve bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de batıldır. Çünkü, iki neviden doğan nevi, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaa uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz." Bu cümlenin özellikle bu kısmında Darwinist ekollere inananlara veya buna ihtimal verenlere veya bu konuda şüpheye düşenleri "muhatap" alıyor : "Ve bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de batıldır..." Yani bu konuda tevehhüm veya delilsiz inanç ve şüphesi olanları "muhatap" alıyor. Yani Üstad'ım bu cümleleri belki o sırada karşısında bulunan müslüman birilerine hitaben söylüyor ama bu demek değildir ki "diğer muhatapları" dikkate almıyor! Çünkü Risaleleri her kesimden insan okuyor, her kesime hitap edebilmenin şartlarından birisi : Muhatapların mutlak ve belirli olmamaması ve olabildiğince geniş tutulmasıdır.

Örneğin, dünyanın direksiz - boşlukta durduğu / durabileceği konusunda yeterli bilgi ve fikri olmayan ve dünyanın ille de birşeylerin üzerinde durması gerektiğini düşünen bir Sahabe

Efendimiz (R.A.), Peygamber Efendimiz'e (S.A.V.) sormuş : "Dünya ne üzerinde duruyor?", Peygamberimiz : "Öküz ve balığın üzerinde" demiş (Lem'alar). Bu Hadis-i Şerif'in "muhatab"ını sadece soruyu soran o zamandaki insan(lar)la ınırlandırırsak hem Hadis-i Şerifler'in evrenselliğini (bu kelimeyi hiç sevmiyorum, hele Hadis kelimesiyle yanyana çok soğuk oldu) sınırlamış oluruz ve o veciz sözün birçok mana katmanını silmiş oluruz...

Siz “Sadece evrim degil hicbir modernist dusunceyi ve batili bir karakteri muhatap alip onlara cevap vermez Ustad...” sonucuna nereden geldiniz bilmiyorum ama bazı tahminlerim var.

Zannederim Bedi'üzzaman Hazretleri'nin (R.A.) Mektubat'ta geçen şu sözünü yanlış veya eksik anlamışsınız :

YEDİNCİ İŞARET Yani Üçüncü Sual:

Diyorlar ki: "Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun.

Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden mânevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?"

Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim.

Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati bürhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki, felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin? (29. Mektub)

Evet Üstad Batı'nın düşünüş biçimi ve kavramlarını almak yerine, Kur'ânın ışıklandırdığı yeni bir yol açıyor, yeni bir tefekkür binası inşa ediyor. Ama bu demek değildir ki : "Hicbir

modernist dusunceyi ve batili bir karakteri muhatap alip, onlara cevap vermez Ustad"... Risalelerin menbaı Kur'an-ı Kerim'de bile "kâfirler ve batıl inanç(lı)lar muhatap alınmıştır", çünkü hitap tüm insanlığadır. Meselâ, Ayet-i Kerime meâli : "Ama o hem (bizi tartışmakta ve) bizim hakkımızda karşılaştırmalar yapmakta, hem de bizzat kendisinin nasıl yaratılmış olduğundan gafil bulunmaktadır! (Ve bunun şaşkınlığıyla da) 'Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?' diye sormaktadır!" (veya) "Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diyor. De ki: 'Onları yoktan var eden, (yeniden) hayat (da) verir, çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir..." Risaleler'den bir sürü örnek bulunabilir, bir ısmını önceki yorumlarımda vermiştim, son bir örnek olarak: 32. Söz, Birinci ve İkinci Mevkıflar'da muhatap "Ehl-i Dalaletin Vekili". Vesselâm ve ve dua.

33Olmayacak!Ahmet Alışan, 22.01.2008, İstanbul

"linkini verdigim yazida vurgulanan nokta salt evrimi karsiniza laf alip inancinizi evrimin olusuna yada olmayisina baglamayin idi...

Simdi siz bana soyleyin, Ustad risalelerin hicbir yerinde direkt evrimi muhatap alip bir seyler soylemis midir?"Serdar PEHLİVANOĞLU

Bu sözlerin anlamı gayet açık.Hele "salt evrimi karsiniza laf alip inancinizi evrimin olusuna yada olmayisina baglamayin idi..." cümlesi asıl muradın ne olduğunu fazlasıyla ortaya koyuyor.

Salt evrimi karşıma alıyorum.İnancıma aykırı olduğunu ortaya koyuyorum.Said Nursi'nin aksi bir inancı olamayacağını ise Sayın Küflüoğlu'nun yaptığı alıntı ortaya koymuştur.Kabul etseniz de etmeseniz de evrim bir inanç meselesidir.

Uzlaşmazları uzlaştırmaya çalışmak bugünün müslümanının en büyük problemi değil mi,zaten!

32talebe hata yapmaktan korkmazSerdar Pehlivanoglu, 22.01.2008, Manchester/ABD

Mudakkik okuyuculardan Allah razi olsun, ben kendi dersimi sunuyorum, ve ben bir talebeyim... Talebe ise hata yapmaktan korkmaz... Hatasini gosterenlere de tesekkur eder, gocunmaz...

Ayhan Bey soylediklerinizle ilgili bir problemim yok...

Farkli manalari ve farkli seyleri dusunuyoruz, kafa karisikligi bundan oluyor...

Dediginiz gibi fen ve felsefenin urettigi supheleri izale ediyor Ustad ama bunu yaparken modernist dusuncelere, isimlere direkt deginmenin otesinde onlarin dusuncesini iplemez bile... Hatta illa bir sey diyecekse kendi referans cercevemizde anlatirken onu da soyler...

Mesela ihtira delili der, bunun kendinden menkul bir degeri var derken onu kastediyorum...Nitekim, ihtira delilini anlattigi yazinin tum boyutlarini da hesaba katarsaniz , haddi zatinda ihtira delilini baska bir sebebe binaen anlattigini gorursunuz...

Bu durumda bunu halen Evrimi muhatap kabul etme seklinde yorumluyorsaniz, siz bilirsiniz...

Amma Ahmet Alisan Bey yukardaki anlamda isterseniz 100 kere karistirin kulliyati bir tane bile ornek bulamazsiniz iddiama...

Selametle...

31Serdar Kardeşim'e, "muhatap" hakkında.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 21.01.2008, istanbul

Serdar Kardeşim “Sadece evrim degil hicbir modernist dusunceyi ve batili bir karakteri muhatap alip onlara cevap vermez Ustad...” derken herhalde mesel⠓Ey Evrimci” gibi bir hitap cümlesi arıyor doğru anladıysam. Fakat sen de biliyorsun ki, Üstad “Adem Babalar” lazım derken, boşu boşuna, sebepsiz sarfetmiyor o cümleleri, Darwinizm'e atıf yapıyor! Hem gene bilirsin ki Risale-i Nur'un metodu, okuyucusuna fen – felsefe – modernizmin soru – şüphesinden bahsetmeden, cevabını vermektir. Çünkü her soru – şüphe her insanın aklına gelmez, bu sebepten zihinleri bulandırmadan, zihinlere mikropları bulaştırıp, hasta etmeye sebep olmadan, mikropların cinsinden bahsetmeden, tedavi etmektir...

Risaleler'in bize ihsan edilmesinin en önemli neden veya nedenlerinden birisi “fen – felsefe – modernizm”in soru ve şüphelerinin, müslümanlarda açtığı yara ve hastalıkları tedavi değil midir? Üstad'ın tabiriyle “1000 senedir teraküm etmiş”, birikmiş sorulara cevap vermek değil midir!? Tedavi metodu olarakta, müslüman okuyuculara, soru – şüpheden bahsetmeden direkt cevabını vermek değil midir!? Ateizm-materyalizm'in soru ve şüphelerinden bahsetmeden, onların sorularına cevap vermek değil midir!? (“Batılı tasvir, safi zihinleri bulandırır.” - Lemeat. Başka nakillerde var ama yazı uzar.),

(Eski zamanda, esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fenniye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i'câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur'ân'a ait yazılarıma ihsan etti. - 28Mektub, 7.İşaret),

(Bu asırda ikinci dehşetli hal: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadiden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslam muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kafı olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah'a İmân umumi olduğundan, Allah'ı tanıttırmakla ve Cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalaletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise, eski zamanda bir memlekette bir kafır-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilimle dalalete girip inat ve temerrüdle hakaik-i imana karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş. Bu mütemerrid inatçılar, firavunluk derecesinde bir gururla ve dehşetli dalaletleriyle hakaik-ı imaniyeye karşı muaraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi bu dünyada onların temellerini parça parça edecek bir hakikat-i kudsiye lazımdır ki, onların tecavüzatını durdursun ve bir kısmını imana getirsin. 15.Şua),

(Efendiler! Dalâlet ve fenalıklar cehaletten gelse, def etmesi kolaydır. Fakat fenden, ilimden gelen dalâletin izalesi çok müşküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izale etmeye ve nesl-i âtiden o belâya düşen kısmını kurtarmaya, karşılarında dayanmaya Risale-i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risale-i Nur'un bu kıymette olduğuna delil şudur ki: Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan muarızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen filozofların hiçbirisi, Risale-i Nur'a karşı çıkmamış ve cerh edememiş ve çıkamaz. - Emirdağ Lahikası 1),

(BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı…… İKİNCİ NOKTA: Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) ve İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, herşeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillâhilhamd, Eski Said Yeni Said'e inkılâp etmiş. - Mesnevî-i Nuriye, Mukaddime)

“Üstad (R.A.) batlı – modern düşünce – karakteri muhatap almaz derken ill⠓ey materyalist, ey determinist, ey natüralist veya agnostik” gibi bir hitap ararsak veya bu felsefelerin ürettiği sorulara direkt cevap maksadıyla yazı yazmış mı derseniz, buna örnekler de çok var Risaleler'de. Örnekler aşağıda.

Üstad'ımızın (R.A.) genelde “materyalist” ve özelde “natüralist”lere (tabiiyyun) cevap olarak yazdığı 23. Lem'a, mesela : “Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san'at olabilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.”

SUAL: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: "Şu zamanda çok ileri giden filozoflar diyorlar ki: 'Hiçten, hiçbir şey icad edilmiyor ve hiçbir şey idam edilmiyor; yalnız bir terkip, bir tahlildir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor.'"Elcevap: Nur-u Kur'ân ile mevcudata bakmayan filozofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasıyla bu mevcudatın teşekkülât ve vücutlarını-sabıkan ispat ettiğimiz tarzda-imtinâ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı Sofestâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücutlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın icad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip cehl-i mutlaka düşmüşler. İkinci güruh bakmışlar ki, dalâlette, esbab ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecburiye, icadı inkâr ediyorlar, "Yoktan var olmaz" diyorlar. Ve idamı da muhal görüyorlar, "Var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile, tesadüf rüzgârlarıyla bir terkip ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i itibariye tahayyül ediyorlar. İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör! Ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve eçhel yaptığını bil, ibret al. (23. Lem'a)

"Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek birtek zâtın îcâdıdır" diye olan tevhidkârâne düsturu nerede? Eski felsefenin bir düstur-u îtikadiyyesinden olan ................... "Birden bir sudûr eder" yâni, "Bir zâttan, bizzât birtek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudûr eder" diye Ganiyy-i ale-l-ıtlak ve Kadir-i Mutlak'ı âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite, Rubûbiyyette bir nevi şirket verip Hâlık-ı Zülcelâl'e, "akl-ı evvel" namında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalalet-pişe o felsefenin düsturu nerede?.. Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyûn böyle haltetseler; Maddiyyûn, Tabiiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyas edebilirsin...

Ezcümle: Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakka "mûcib-i bizzat" demişler, ihtiyârını nefyetmişler, ihtiyârını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehâdetlerini tekzib etmişler. Feyâ sübhânallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâniin ihtiyârını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!... Hem bir kısım felâsife, "Cüz'iyâta ilm-i İlâhî taallûk etmiyor" diye ilm-i İlâhînin azametli ihâtasını nefyedip, bütün mevcudâtın şehâdât-ı sâdıkalarını reddetmişler... Hem, felsefe esbâba tesir verip, tabiat eline icad verir...

Hattâ, silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sînâ ve Farâbî gibi adamlar, "İnsaniyetin gâyetü'l-gâyâtı, 'teşebbüh-ü bilvâcib'dir, yani Vâc

30BravoAhmet Alışan, 20.01.2008, İstanbul

"Simdi siz bana soyleyin, Ustad risalelerin hicbir yerinde direkt evrimi muhatap alip bir seyler soylemis midir? Sahsen ben bilmiyorum..."S. Pehlivanoğlu

"bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de batıldır. Çünkü, iki neviden doğan nevi, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaa uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz."Üstad Said Nursi

Serdar Kardeşin ifadesi de ortada üstadın ifadesi de.Yanılmışım gözümden kaçmış,demek bu kadar zor mu,kardeşim.

Başlıktaki bravo Sayın Küflüoğlu'na.

Böyle müdakkik okuyucuların olduğu bir sitede bence bundan sonra daha dikkatli yazın.

Bir açığınızı kapatmak isterken "Sadece evrim degil hicbir modernist dusunceyi ve batili bir karakteri muhatap alip onlara cevap vermez Ustad..." gibi acaib bir iddiada bulunuyorsunuz?Bu iddianın aksi rahatlıkla ispatlanabilir!Şöyle bir karıştırın epey örnek göreceksiniz:)

29Risaleden...yasin eşref, 20.01.2008,

Bakalım Üstad ne diyor:

Feya acaba!

Vâcib-ül Vücud’un lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler?

Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle dehşetli salabet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i i’damına karşı dayanıyor.

Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hâssası olan ibda’ ve icadı, hiç bir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?

28Su-i zan yasin eşref, 20.01.2008,

"Zaman Gazetesi eski yazarlarından Nuh Gönültaş'ın malum özel okullarda okuyan öğrenciler arasında evrim konusunda tartışma olduğunu söyleyen bir yazısını hatırlıyorum..."

Burada iki sonuç çıkar:

1. Öğrenciler evrimi tartıştılar... -sonuç söylenmediği için bilemiyoruz- ve evrimi ret ettiler...

2.Öğrenciler evrimi tartıştılar... -yine sonuç söylenmediği için bilemiyoruz- ve evrimi kabul ettiler veya bir kısmı kabul etti...

Malum okulda kötü sonuç ortaya çıkmıştır bir su-i zandır ve kesin bilinmeden zanla hareket edildiği için haramdır...

Ret etmişlerdir...(Hüsnü zan)

Ve bakalım Risale ne diyor:

... Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş....

..Dördüncü hastalık: "Sû-i zan"dır.

Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin...

MÜTHİŞ ifadeler...

27muhatap almak ne demek?Serdar Pehlivanoglu, 20.01.2008, Manchester/ABD

ben dedim ki evrimi muhatap alipta konusmaz Ustad...

Sadece evrim degil hicbir modernist dusunceyi ve batili bir karakteri muhatap alip onlara cevap vermez Ustad...

Yoksa, evet yazdiginiz gibi ilgili kisim evrimle alakali, veyahut soyle ifade edelim:

Ustad bir seyler soyler, evrimciler dahi oradan cevap alirlar...

Iste Ustad'i ustad yapan budur...

Yanlis anlasilma icin kusura bakmayin ama ben muhatap almak ile bunu kastedmistim, ki nitekim ilk cumlemden beri muhatap almak diyorum...

26Serdar Bey Kardeşim'e: Risale-i Nur'dan naklettiğim şu kısım, direkt "evrim"e reddiyedir.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 19.01.2008, istanbul

Ve keza ilmü'l-hayvanat ve ilmü'n-nebatatta ispat edildiği gibi, envaın sayısı ikiyüzbine baliğdir. Bu neviler için birer "adem" ve birer evvel-baba lazımdır. Bu evvel-babaların ve ademlerin daire-i vücutta olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız, kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zaruridir. Çünkü bu nevilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri batıldır. Ve bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de batıldır. Çünkü, iki neviden doğan nevi, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaa uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz. Hülasa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.

25bir acilimSerdar Pehlivanoglu, 19.01.2008, Manchester/ABD

Ayhan Bey, oncelikle ilmi merak ve gayretinizi takdir ediyorum...

Bu vesile ile beni de daha bir derin dusundurmeye sevk ediyorsunuz,

Allah razi olsun... bu hususlarda kendimi talebe olarak gordugum icin

yazdiginiz seylerin ardindan dusuncelerimi tashih ediyor, kaynaklari

kontrol ediyorum...

Evvala, alintilariniz Ustad'in evrimi muhatap aldigina bir delil

sunmuyor, ihtira yani yoktan var etme genel bir konu, ve ehemmiyeti

kendinden menkul... Dolayisiyla ikinci kisim icin halen bir alintiniz yok...

Bununla birlikte alintilarin ikisinin de sebepler silsilesinin sonsuza uzaniyor olmasi meselesiyle ilgisi gayet muhtesem, bu vesileyle

ilgili yerlerin evvelini sonunu Risalelerden kontrol ederken ilginc

noktalari gordum... Hassaten, ikinci alintinizin Muhakemat ucuncu makalede, yani Unsur'u Akide'de gectigini hatirlatirim.

Hatta,

Uc yazidir cizmeye calistigim resmin Ustad tarafindan cok sade ve net bir sekilde cizildigini gordum, eger ki bana biraz zaman verirseniz, cizdigim metodolojinin nerdeyse aynisinin ustad tarafindan cizildigini gosterecegim, sahsen bunu cok garipsemedim, cunku Nur'lari okumalarimin sonucu olarak sunuyordum dusuncelerimi. Sayenizde direkt referans verebilecegim noktalar bulmus oldum... Eger ki ilgili yerin tamamini birbirleriyle olan iliskilerini gozeterek okursaniz ne demek istedigimi anlayacaksinizdir...

Bununla birlikte, sanmayiniz ki ben inadina bir dusunceyi savunuyorum,

bilakis sizin gibi anlamaya calisiyorum...

Selametle...

24Evrim ve ayrıca kainatta devir-teselsülün aklen muhalliğine Risaleler'den 2 alıntı.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 17.01.2008, istanbul

Serdar Bey Kardeşimin “Simdi siz bana soyleyin, Ustad risalelerin hicbir yerinde direkt evrimi muhatap alip bir seyler soylemis midir? Sahsen ben bilmiyorum...” sözüne ve “Sonsuza kadar gidemez cevabı filozofların Allah(c.c)’ın varlığını ispat sadedinde kullandıkları bir argümanken, Gazalî’ye göre sebepler silsilesinin sonsuza kadar gitmesi aklen mümkündür. Ve bundan dolayıdır ki filozofların akıl yürütmeleri İslam’ın akaide dair mevzularını teyid etse bile akla taallûk eden cihetiyle doğru olmuyordu...... Şahsi kanaatim sorulursa eğer, her ne kadar muhatabımın seviyesinden dolayı düşüncesinin safiyetini bulandıran vehimleri süpürmek için şimdilik yanlışlanmayan cevabı kullansam bile, sebepler silsilesinin sonsuza uzanıyor olmasını aklen mümkün görmenin ötesinde...” cümlelerine cevaben Hz. Bedi'üzzaman Said-i Nursî Hazretleri'nin (R.A.) Risale-i Nur Külliyatı'ndan 2 alıntı sunuyorum:

Ve kâinatın azametine münasip iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini ispat ediyorlar. Birinci Hakikat: Usulüddin ve ilm-i kelâmın dâhi ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla ispat ettikleri "hudûs" ve "imkân" hakikatleridir. Onlar demişler ki: "Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î bürhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak." Evet hudûs hakikati kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki, herbirisinin hadsiz efradı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüz bin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlemle beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki, haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mucizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek Hafîz-ı Zülcelâlin himayesi altında, hikmetine emanet eder, sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, Haşr-i âzamın yüz bin misali ve nümune ve delilleri hükmünde olarak, o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sayfalarını ilânat gibi neşredip ..... ........ ........... ...... âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Hem heyet-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudûs o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudûsları oluyor ki, güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.

İşte, bu dünyada böyle hayattar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemâl-i ilim ve hikmet ve mîzanla ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icap edip Rabbânî maksatlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmânî hizmetlerde kadîrâne istimal ve rahîmâne istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe güneş gibi, akıllara görünüyor. Hudûs mesâilini Risale-i Nur'a ve muhakkikîn-i kelâmiyenin kitaplarına havale ile o bahsi kapıyoruz. ... Asayı Musa 2. Kısım (Ayetül Kübra Risalesi)

“Ey arkadaş! Kainatın sayfalarında "delilü'l-inaye" ile anılan nizama ait ayetleri okuyamadıysan, sıfat-ı kelamdan gelen Kur'an-ı Azimüşşanın ayetlerine bak ki, insanları tefekküre davet eden bütün ayetleri, şu delilü'l-inayeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faydaları sayan ayetler dahi, delilü'l-inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle, bahsinde bulunduğumuz şu ayet ......... ........ ....... cümleleriyle, o nizamın faydalarını ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar.

Delil-i İhtirai: Mezkur ayetin Saniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de .... ..... ..... ..... cümlesiyle işaret ettiği delil-i ihtiraidir. Delil-i ihtirainin hülasası şöyle izah edilebilir:

Cenab-ı Hak, hususi eserlerine menşe ve kendisine layık kemalatına mehaz olmak üzere her ferde ve her nev'e has ve müstakil bir vücut vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nevi yoktur. Çünkü bütün enva, imkandan vücut dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de batıl olduğu meydandadır. Ve alemde görünen şu tagayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudusu, yani yeni vücuda geldiği de gözle görünüyor. Bir kısmının da hudusu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.

Ve keza ilmü'l-hayvanat ve ilmü'n-nebatatta ispat edildiği gibi, envaın sayısı ikiyüzbine baliğdir. Bu neviler için birer "adem" ve birer evvel-baba lazımdır. Bu evvel-babaların ve ademlerin daire-i vücutta olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız, kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zaruridir. Çünkü bu nevilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri batıldır. Ve bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de batıldır. Çünkü, iki neviden doğan nevi, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaa uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.

Hülasa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.

Evet, şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin bütün akılları hayrette bırakan o enva silsilelerinin icadına kabiliyeti olduğu, daire-i imkandan hariçtir.

Ve keza, kudret mucizelerinden birer nakş-ı garip ve birer san'at-ı acip taşıyan o envaın ihtiva ettikleri efradın da, ihtira ve yaratılışlarını o esbaba isnad etmek, yalnız bir muhalin değil, muhalatın en hurafesidir. Binaenaleyh, o silsileleri teşkil eden enva ile efrad, hudus ve imkan lisanıyla, Halıklarının vücub-u vücuduna kat'i bir şehadetle şehadet ediyorlar.

Sual: Bütün silsilelerin Halıkın vücub-u vücuduna kat'i şehadetleri gözönünde olduğu halde, bazı insanların maddeyle, maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zahip olmakla dalalete düştüklerinin esbabı nedendir?

Cevap: Kasıt ve dikkatle değil, sathi ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve batıla, mümkün nazarıyla bakılabilir. Mesela, ........ İşte, sathi ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete malik olan insan, kastı ve dikkatiyle daima hak ve hakikati ararken, bazan sathi ve dikkatsiz bir nazarla batıla bakar. O batıl da; ihtiyarsız, talepsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de çar-naçar alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o batılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı alemden gaflet etmesinden ve maddeyle hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acip san'at eserlerini esbab-ı camideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalaletlere düşmüşlerdir...

Tevhide geçiyoruz: Kur'an-ı Kerim, Saniin vahdetine dair delillerden hiçbir şey terk etmemiştir. Bilhassa, "Arz ve semada Allah'tan başka ilahlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı" manasında olan, ..... ........ ......... .......... ayetinin tazammun ettiği "bürhanü't-temanü'" Saniin vahid ve müstakil olduğuna kafi bir delildir. Ve istiklaliyet, uluhiyetin zati bir hassası ve zaruri bir lazımı olduğuna nurlu bir bürhandır. (İşaratül İcaz- İbadet Ve Tevhid Bahsi)

23Ustad farkiSerdar Pehlivanoglu, 17.01.2008, Manchester/ABD

Bediuzzaman Hz.leri oyle bir kaynak ki, insan O'nun dehasi, usulu ve meseleleri sunusu karsisinda kucuk dilini yutuyor...

Elhak, ben insanin maymundan geldigine inaniyor degilim(bunu soylemek zorunda olusum ilginc), evrim hakkinda laf soyleyecek de degilim... Amma linkini verdigim yazida vurgulanan nokta salt evrimi karsiniza laf alip inancinizi evrimin olusuna yada olmayisina baglamayin idi...

Simdi siz bana soyleyin, Ustad risalelerin hicbir yerinde direkt evrimi muhatap alip bir seyler soylemis midir? Sahsen ben bilmiyorum...

Bu demek degil ki Ustad evrimin olabilecegini dusunuyordu... Bunu soyle okumak lazim, Ustad Hz.'leri koskoca meseleleri kucuk seylere baglamiyordu...

Yazidaki evrim tartismasini da bu gozle gormek lazim...

Alev Alatli'nin bir sozu vardi bir kitabinin basina koydugu, manidardir, cunku zaman zaman o hataya dusmek kabil olabiliyor. Yazar ile okurun ronazansi iyi kurmalari lazim...

"Parmagima degil isaret ettigime bakiniz"

Eliacik Beyin isaret ettigi yere bakiniz yani ki...

22Üstad neyi delillendirir?Ali YILMAZ, 17.01.2008, İstanbul

Serdar Bey,evrim teorisi salt bilimsel araştırma saikinin sonucu olarak ortaya çıkmış bir teori değildir.Allahı inkar edebilme gayretinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır,batıda.İslam dininin tevhid akidesine ise uygun değildir.O yüzden de hiçbir kelam kitabında evrime atıf bulunduğunu sanmıyorum.Ama bazı felsefeciler vakti zamanında evrime benzer düşünceler ileri sürmüşlerse bu bizim için oley çekilecek bir drum değildir.Verdiğiniz linkteki yazı klasik batı karşısındaki aşağılık kompleksini yansıtmanın ötesinde hiç bir anlam ifade etmiyor.Risale-i nur okuyan birinin bu tür yazıları nasıl ciddiye alabildiğine şaşıyorum.Çünkü Risale-i nur ile tanışıklığı olan biri kainattaki hikmetin evrimle olamayacağını bilir.

Zaman Gazetesi eski yazarlarından Nuh Gönültaş'ın malum özel okullarda okuyan öğrenciler arasında evrim konusunda tartışma olduğunu söyleyen bir yazısını hatırlıyorum.

İnsanları bir taraftan vahyin doğruluğuna diğer taraftan bilimin en hakiki mürşit olduğuna şartlandırırsanız,ikisini uzlaştırma teşebbüsleri mutlaka ortaya çıkar.

Sanırım bu kavga "İslamiyetin peder,fununların ise evlat" olduğunu kabul edileceği ve islami bir ilim usulünün geliştirileceği güne kadar devam edecek.Ama bu konularda kafa yorduğunu söyleyen birinin bu tür aşağılık kompleksli yazılara atıflar yapması insanı gerçekten üzüyor.Bilmem anlatabildim mi?

21Serdar Bey'in link verdiği yazı ile ilgili bir soru.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 16.01.2008, istanbul

Benim bildiğim Evrim Teorisi en genel olarak, "ilk insanı ve ilk canlı - cansızları Yaratıcısı yokmuş gibi, ("bak bu canlı - cansızların oluşumunu açıkladık, yaratılma ve İlâh inancına gerek yok" önvarsayımının bir sonucu olarak) tabiat - tesadüf - mekanizma - adaptasyon - elemelerin ürünü olarak görme ve gösterme eğiliminin bir sonucudur ve bilimsel olmadığı için (yanlışlanma - doğrulanma ve deneysellenme, gözlem yapma anlamında) "teori" bile demek doğru değil biliyorum. Fakat benim asıl demek istediğim şu : Eğer bilimsel olduğu söylenen bir veri, benim Dinim'e aykırı ise, (o verinin "bilimsel" olduğu şüphemi saklı tutmak kaydıyla) doğal olarak, bilimadamının dediğine değil, Kitap - Peygamberim'in dediğinine inanacağım! Bilim(adamı) yanılıyor veya yalan söylüyor diyeceğim. Asıl ve asıl demek istediğim şu : Kur'ân-ı Kerim, ilk insan(lar)ı, Cennet gibi (tabir-i caizse, teknoloji - bilgi'nin en üstün olduğu, "Talim-i Esma") bir yerde yaratmış ve sonra dünyaya göndermişse, Habil - Kabil çocukları vs.'den Kitabım'da bahsederken, ben ilk insan(lar)ın biyolojik ve zekâ olarak, basitten mükemmele evrim geçirdiğini nasıl kabul ederim!? Darwin İnancı'nın değişik nüansları ve revizyonları var ama bu inanç her halükârda genelde İslâm ve özelde "İslâm'ın tevhid akidesi"ne aykırı! Yani bazı bilimsel inançlar, İslâm'la çelişiyorsa ve bazıları da bu bilimsel inançlara kapılıyorsa; "Bana ne bu İslâm - müslümanların sorunu değil" diyemem...

20iskalanmamasi gereken bir yaziSerdar Pehlivanoglu, 16.01.2008, Manchester/ABD

Nette dolasirken rastladigim bir yazi: Islam'in Yalnizlari

"http://www.haber10.com/makale/9878/"

Yazi cok yeni, 1 Ocak 2008 tarihli, isin acikcasi dusundugum seylerle tipatip ortusen bir yaziyi ilk defa goruyorum(hos, karakalem haricinde duzenli takip ettigim baska bir kaynak olmayinca normal karsilanabilir):

ozellikle son kismi ilginize sunulur:

19Sebepler(Kozalite) Konusu SALİH BÜYÜKYAZICI, 09.01.2008, İSTANBUK/TÜRKİYE

Sebepler(Kozalite) Konusu

Giriş

Kur'an ayetlerinin sarahatıyla evrendeki her şeyin yaratıcısı Allah'tır.Sebepler ilahi izzet ve azameti koruyucu bir perdedir.Ne var ki materyalizmin hakim olduğu zihin dünyamızda sebepler adeta ilah konumuna getirilmiştir bu yanlışın düzeltilmesi lazımdır.

Sebepler konusu kadimden bu yana gerek batı felsefe dünyasında gerek İslam felfesecileri arasında bir hayli tartışılmıştır. Felsefe dünyasını meşgul eden bu önemli konuda Yeni Akademi yayınlarında çıkan Yrd. Doç Dr. Yener Öztürk Bey'in Kur'an Işığında Sebeplerin Sorgulanması adlı kitabından bazı alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu kitap benim için bir hayli aydınlatıcı olmuştur kendilerine buradan teşekkür ediyorum.

*Kainattaki düzen,mekanik ilkeler değildir. Sebep,sonuç ile rasyonel yasalara bağlı olsaydı,-sonuç hakkında önceki tecrübelerimizden kaynaklanan fikrimiz olmaksızın-yalnızca sebebe bakarak,mantığımızla sonucun ne olacağını bilebilmemiz gerekirdi. Şu halde, 'rasyonel yasalar', sonucu görmeden akılla ulaşılmış(a priori) yasalar değildir,yani rasyonel değildir.rasyonel olmadıkları gibi,ampiristlerin savundukları gibi zorunlu da değildir.önceden çiçeği hiç görmemiş bir kişinin, yalnızca tohuma bakarak rasyonel düşünce ile çiçek hakkında hiçbir bilgi çıkaramayışı gibi, her zaman tohumdan çiçek çıktığını deneylerle gözlemleyen bir kişi de 'tohumun kendisindeki kalıtsal özelliğiyle çiçeği yaptığı' sonucuna ulaşamaz ve hiçbir şekilde bunu ispatlayamaz. Keza, boşlukta desteksiz bırakılan cisimlerin her seferinde yere doğru olan hareketinden dolayıiyerin çekme özelliğinin olduğu sonucu da çıkarılamaz. Esasında havada desteksiz olarak bırakılan bir cismin yere düşmesi,düşmeyip boşlukta kalmasından daha az esrarengiz/şaşırtıcı bir olay değildir.(Kur'an'ın Işığında Sebeplerin Sorgulanması, Sy.51)

*Kainat ilahi faaliyetten ayrı telakki edildiği zaman yok olup gider,çünkü bu düzen varlığını sürdürebilmesi için kendi zatında hiçbir garantiye sahip değildir.(Age,Sy.55)

*Kısaca ifade etmek gerekirse,Allah'ın eşyanın akışından sorumlu kılmak üzere 'kanun' isimli yaratmış olduğu bir varlık yoktur. Kanunlar,sadece olayların cereyan ediş şeklinin tasviridir.Yani bizim 'kanun' dediğimiz şey yüce Allah'ın eşyayı düzenli bir devamlılık içinde yaratma ve yarattığını devam ettirme usulünden başka bir şey değildir. Diğer bir ifadeyle, kanun her an hükmünü icra eden sübhani adetin sebep-sonuç çizgisi içinde bize yansıyan görüntüsünden ibarettir.Kelamcıların ifadesiyelebu adetullahtır.(Age,Sy.63)

*Keza tabiat kanunları,eşyanın varoluşunun sebebi değil sonucudur. Yani, maddeyi ve hareketleri doğuran, kanunlar değildir, aksine kanunlkar var olan maddeden ve onun hareketinden doğarlar.Bilim dalları da bu kanunların sonucudur;onlar var olduğu için bilimler vardır.(Age,Sy.69)

*Aynı cins yapıtaşlarından meydana gelen farklı bir şeyin aynı sonuçları vermemesi, ilgili sonuçların(malüllerin) cisimlerden zaruri olarak kaynaklanmadığının açık bir delilidir.(Age,Sy.144)

*Eğer söz konusu bu tabiatın cismin kendisinde değil de a'razlarında olduğu iddia edilecekse, yine bilinmelidir ki, a'razların da fail olabilmesi birkaç bakımdan geçersizdir.

Birincisi, a'razların, kendi cinslerinden olan renk,oluş ve hareket vb. a'razların faili olabilmeleri mümkün değildir. Zira, yakma, doyurma gibi fiilleri/sonuçları, doğrudan a'razların meydana getrebilmeleri mümkün olsydı, bütün bu fiillerin cansızlar/ölüler(mevat) tarafından da meydana getirebilmeleri caiz olurdu...

Bu durumda da ilim, irade ve kudret sahibi birer canlı varlık olarak biz insanların da(yakma,ısıtma,doyurma gibi) sonuçları meydana getirebilmleri mümkün olurdu. Biz insanların bu fiilleri/sonuçları gerçekleştirmesi imkansız olduğuna göre, bizim sahip olduğumuz sıfatlara bile sahip olamyan maddenin bu işi(Yüce Yaratıcı'nın tasarrufundan bağımsız olarak) yapabileceği nasıl iddia edilebilir.(Age,Sy.145)

*Eşya arasında sebep-sonuç çizgisinde düzenli bir ilişki vardır ama bu ilişki yatay değil, dikeydir, sürekli olarak Allah tarafından gerçekleştirilmektedir. (Age,Sy.146)

*George Santayana yaratıcı fikrini kabullenmek istemeyen determinist bilim adamlarının zorunlu nedensellik anlayışına'hayvan inanışı' örneğiyle cevap verir.Bu örnekle, köpeğin zil sesini duyduğu her seferinde yiyecek bulması üzerine ,'zil sesinin,yiyeceğin nedeni olduğuna inanışı' dile getirir./Age, Sy.146)

*Sebeplere tesir atfetmenin ucu, tüm yaratılışı sebepler arasında dağıtmaya varır,sonuçta 'Allah bazı şeylerin yaratıcısıdır' bile diyemeyiz.Şu halde 'Allah ya her bir şeyin Yaratıcısıdır, ya da her bir şeyin Yaratıcısı' değildir. Ortada ara formül nevinde üçüncü bir ihtimal söz konusu olamaz. Gerçekten, her bir sebep kendi sonucunu oluşturuyorsa, diğer bir ifadeyle, her oluşum zorunlu bir nedensellik içinde sürüp gidiyorsa 'her bir şeyin Yaratıcısı' olan Allah'a ne isnad edilecektir?(Age. Sy.152)

*Bugün her nedense,Allah'a ortak koşmak veya şirk dendiğinde, inanan bazı zihinlerde sadece geçmiş bir kısım kavimlerin putlara tapmaları belirmektedir.Halbuki Allah'ın mülkü ve o mülk üzerindeki icraatlarının(tekvini emirlerinin) sebeplere/tabiata taksim edilmesi de bir çeşit şirk olup birincisinden farklı değildir.(Age,Sy.151)

18cok ACABA var ama biz farkinda miyiz?Serdar Pehlivanoglu, 09.01.2008, Manchester/ABD

Ayhan Bey, izan ve anlayisiniz icin tesekkur ediyorum.

Gurcan Beyin sorgulamasinı ehli imanın çoğunun bir itirazı şeklinde okuduğum için cevap verme zorunluluğu hissediyorum. Vereceğim cevap İmam Gazali'nin metodolojisine dair de olacağı için konu bütünlüğünü korumuş olacağım.

Ayhan Beyin sorusunu da düşününce inşallah bu Cumartesi kapsamlı bir analiz yapma niyetindeyim.

Zero-Knowledge proof'u yine erteliyoruz, ama eminim ki duyduğunuz zaman çok seveceğiniz, zihnen çok zevk alacağınız bir şey olacak:)

17Serdar Bey'e.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 08.01.2008, istanbul

Serdar Bey, cevabınızda haklı olarak "Daha faydali olabilmek icin birbirlerimizin heybesindekileri tenkit odakli incelememek lazim, bilakis meseleleri daha iyi anlayabilmek icin birbirimizin meselelere nasil bir bakis acisina sahip oldugunu yakalamaliyiz." demişsiniz. Ben, dediğiniz gibi, yazılarınızı gerçekten anlamaktan ziyade, tenkit odaklı okudum. 2 yazınıza bakarak, hemen yazdıklarınızdan her anladığım şeyden sizi mesul tutmamam gerekirdi. Birkaç yazınıza daha bekleyip; ne demek istediğinizi, sonucun nereye gideceğini görmem gerekirdi! Yazılarınızdan anladıklarım, sizin anlatmak istedikleriniz olduğuna karar vermekte acele ettim, özür dilerim. Bundan sonra acele etmeyeceğim inşaallah. Fakat yazılarınızdan anlamadığım veya yanlış anladığım birşey olursa, doğrusunu sizden öğrenmek isterim. "Yazara mesaj gönder"den size soru sorarsam, cevaplandırırsanız sevinirim.

Şimdi baktım da matematik - realite ilişkisi üzerine verdiğim 1+1=2 örneği bana da komik gözüktü. Bu komik örnek, matematik üzerine ihtisasım olmadığına gayet geçerli bir "delil" olarak kullanılabilir :)

"Rabbimiz aynı zamanda “zihinsel bir gerçek, hakikattir' cumlesi biraz garip olmus, ilah kavraminin zihinsel bir gercekligi olabilir, ama mevcud olmasi itibariyle Allah'a zihinsel bir gerceklik izafe etmek mevcudati yok saymak demek bile olabilir... Allah'in varligini matematikteki gibi ispatlayabilirim demek icin bu sekilde terkipler kurmamali..." demişsiniz. Dediğiniz doğru, haklısınız, sizin "zihinsel gerçek(lik)" kavramından ne demek istediğinizi şimdi anladım. Ben "zihinsel gerçek(lik)" kavramını sizin kullandığınız anlamda kullanmamıştım, yanlışım buradan kaynaklanıyor. Ben bu kavramı, "zihinle ihata edilemese de zihinle var olduğu - varlığı bilinen" veya "malum olunan meçhul", "Rabbimiz Zât ve sıfatlarını vahiyle bildirmesiyle zihnin konusu olmuş" anlamında kullanmıştım. "Matematikte bir takım ispatsız önkabül - aksiyom, tanımlara bağlı kalarak yapılan ispatlar gibi de değil; Rabbimiz kendisini birçok "Kitap-Peyg.-Kainat, Vicdan" gibi yollarla izah edip, tanıtmış, ispat etmiş, ispatlı tanımlamış" anlamında kullanmıştım. Ve "gerçeklik ve vücud - mevcudiyet mertebeleri"nin tüm boyut ve boyutsuzlukları, Rabbimiz'den hariç ve bağımsız ol(a)mayacağı inancıyla böyle demiştim. "Rakam, kavramlar' gibi salt zihnî varlık (gerçeklik, manalar) bile O'nun yaratmasıyla var; o hâlde Rabbimiz o 'zihnî varlıklar'dan daha 'zahir'; o hâlde O'nun ispatı, rakamların ispatından çok daha kolay ve ehven" diye bir akıl yürütme yapmıştım. Yani 1+1'in 2 ettiğinden şüpheye düşebilirim veya yeni bir matematikî postulat - tanım - modelle, farklı sonuçlar veren matematikî ispatlar geliştirebilirim; sonuçta herşeyi kendi içinde (kurduğum yeni önkabül - tanımlarla) çelişkiye düş(ür)meden mantıkî tutarlıkla izah ve ispat edebilirim ama "mantıkî olarak geçerli ve doğru ve ispatlı olanın", gerçekte (nefsül emirde) doğru olacak diye bir kural yok, realiteye mutabık (hak) olacak diye bir şart yok gibi... gibi bir arkaplânla böyle yazmıştım. Ama dediğim gibi, "zihinsel gerçek(lik)" kavramını, sizin kullandığınız anlamda kullanmadığım için yanlış yaptım, yazınızın kapsamını genişletmem yanlış oldu. Dediğiniz gibi tenkit odaklı bakmamam lâzım, daha önemlisi anlamaya çalışmam lâzım.

Şimdi aklıma geldi, yeri gelmişken yazınızda anlamadığım bir noktayı sorayım : “"Şahsi kanaatim sorulursa eğer, her ne kadar muhatabımın seviyesinden dolayı düşüncesinin safiyetini bulandıran vehimleri süpürmek için şimdilik yanlışlanmayan cevabı kullansam bile, sebepler silsilesinin sonsuza uzanıyor olmasını aklen mümkün görmenin ötesinde..." cümlenizde; “sebepler silsilesinin sonsuza uzanıyor olmasını aklen mümkün görmeniz”, “sebepler silsilesinin, Rabbimiz gibi ezelî ve ebedî olmasına aklen bir mâni yok” mu demek istediniz? Ve “...şimdilik yanlışlanmayan cevabı kullansam bile” cümlenizde, “mahlûkatın herhangi bir nevinin veya silsilesinin 'hadis' değil, 'kadim' olabileceğini mi ima ettiniz?

16yeni seyler soylemek lazim derken.........grcn, 07.01.2008, nrvc

Bati düsünce ve bilimindeki kartezyen ve mekanistik metodun elestirilmesi gerekiyor. Malumunuz kartezyen temayül tüm dogal fenomenleri, biyololojik-fizikî-psikolojik ve kimyasal tüm olaylari nicelik ve matematiksel ilke ve yasalara göre açiklayacak genis ve kapsamli bir bilim kurma çabasi içine girmisti.Her seyde doga bilimlerinin genel-geçer, kesin ve degismez yöntemini temel alarak determinist ve mekanist nedenci bir açiklama getiriyordu veya getirmeye calisiyordu. Yine bilindigi gibi ilk modernler (15, 16 ve 17. yüzyil), parçacik ve mekânik felsefecileri, getirdikleri yeniliklerin, doga felsefesinin geleneksel yollarla olusturulmus degerlerinden radikal bir kopusu temsil ettigi üzerinde israrla duruyorlardi. Kopernik, Galileo, Kepler, Boyle, Pascal, O. V. Guericke, Bacon ve Descartes.. gibi ilk bu cigirin temsilcileri bu düsünceyi islediler. Onlar tüm geleneksel bilgi stoklarini ve bilgiyi üretmek/gelistirmek için kullandiklari geleneksel yöntemleri degersiz bulup asagiladilar. Bacon, «her seye yeniden baslayip, yeni bir bina kuracagiz « diyordu. Descartes daha da ileriye giderek; « eskiden felsefe olarak görülen seyin, degerli denebilecek hiçbir sey üretmis olmadigini » ilân etti ve okumus oldugu tüm eski kitaplari bir kenara atarak, kendisini bir odaya kapatti.

Buradan hareketle umuyorum ve inaniyorum ve oyle diliyorum ki Serdar Pehlivanoglu iki yazisinda da dile getirdigi : « Yeni şeyler söyleme iddiasında olmasam da, sizlerin duyduğunuz şeylerden farklı şeyler söylemeye çalışacağım.», « Bu manada yazılarımı kalıplaşmış ilmi yaklaşımlarımızı, ve hatta bilgilerimizi sorgulama ve daha açık bir zihnî tefekkür adına jimnastik niyetiyle okuyabilirsiniz.», «Evet, ‘Zero-knowledge proof’ şeklinde tesmiye edilen bir yöntemi ve Allah’ın zatı hakkında hiçbir bilgimiz olmaksızın kâinatın Allah’ın varlığının bir çeşit ispatı olarak okumamıza mümkün kılmasını işaret edeceğim.» , «Ve hatta varlık-dil arasındaki temel problemlere dokundurmayan çok basit ve fakat sağlıklı bir metodolojiyi bulmak zorundayız.» , « İnşallah ilerleyen haftalarda, zihni matematikle malûl devrin ilim adamının anlayacağı şekilde yani anladığını zannettiği şeylerden farksız bir şekilde Üstad’ın delail üzerine olan cümlelerinin matematiksel formulasyonunu yapmaya çalışacağım.» cumleleri ile umuyorum degisim-yenilenme-yeniden yorumlama ve okuma cagrilari ile yukaridaki moderncilerin cikislarindan ve isteklerinden degildir bu cumleler.Bu ucuruma yuvarlanmamanin yolu

«Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir.» i icsellestirmek ve yudumlamaktir.

15farkli gozle okumakSerdar Pehlivanoglu, 07.01.2008, Manchester/ABD

Ayhan Bey eger ki "Herşeyi Allah(c.c) yarattı ise Allah(c.c)’ı kim yarattı?” sorusunun mesruiyetine hukmetmis olsaydim, ve bu sorunun cevabini "sebepler silsilesinin sonsuza kadar gitmesiyle ilintilemis olsaydim" yorumlariniz uzere bir yerlerde yanlis yapiyor olabilirdim...

Ama soylediklerinizle hemfikirim, hem belki benim olusturdugum bir kafa karisikligini izale etmesi acisindan yorumlariniza da mutesekkirim.

Sadece bir kac kucuk nokta :

"Rabbimiz aynı zamanda “zihinsel bir gerçek, hakikattir”. " cumlesi biraz garip olmus, ilah kavraminin zihinsel bir gercekligi olabilir, ama mevcud olmasi itibariyle Allah'a zihinsel bir gerceklik izafe etmek mevcudati yok saymak demek bile olabilir... Allah'in varligini matematikteki gibi ispatlayabilirim demek icin bu sekilde terkipler kurmamali...

Bir de matematigi 1+1 =2 ye indirgemeniz matematigi kucumsemek oluyor... Kaldi ki 1+1 = 2 'yi formal egitim almamis bes yasindaki bir cocuk bile biliyor... Ilgilendiginiz metrikler cogaldikca matematik onlara da cevap vermeye calisir, mesela renk ve hacimi de isin icine katarsaniz matematik 1'i yeniden tanimlar:) Neyse garip bir ornek oldu, ama inanmiyorsaniz doktora tezlerine falan bakin, genellikle rakam bile goremezsiniz...

Web sayfanizi inceledim, Allah zihninizi acsin, guzel sorulara guzel cevap vermeye calisiyorsunuz...

Daha faydali olabilmek icin birbirlerimizin heybesindekileri tenkit odakli incelememek lazim, bilakis meseleleri daha iyi anlayabilmek icin birbirimizin meselelere nasil bir bakis acisina sahip oldugunu yakalamaliyiz.

Ki iki yazidir ehli tefekkurun ayni ortak zeminde iki farkli gerceklik duzlemine ait problemi tartismamasi gerektigine isaret etmeye calisiyorum... Belki de bu en cok sizin dikkat etmeniz gereken seydir, cunku derin konular hakkinda bir web sayfasi hazirliyorsunuz... mesela :

"Matematigin teorisi ile kainat birebir ortusmuyor" gibi bir cumle nereden bakarsaniz bakin yanlis bir cumle. Fizik-matematik kainati modellemeye calisir, eger bir modelden daha iyisini bulursa hemen onu kullanmaya baslar, ama genellikle mumkun olabilecek en iyi durumdadirlar. Birebir ortusmesini ise hicbir matematikci ve fizikci ummaz zaten...

14Serdar Bey'in 2 yazısına cevaben.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 07.01.2008, istanbul

Serdar Bey’in karakalem.net’te yazdığı bu ve bir önceki yazıyı ve yorumları defalarca okudum, her iki yazı için de genel olarak (kendi bildiğim doğrularca) şu eksik veya yanlışları gördüm:

“Aklen” mümkün görmek ile “ilmen” mümkün görmek arasında fark yok. Çünkü akıl – mantıkta, veriyle çalışır; bildiklerinden çıkarım, kıyaslar yapar. Bunun en büyük delili : Birisi için “mantıksız” olanın, diğeri için “mantıklı” olması veya birisi için aklen “mümkün” olanın, diğeri için aklen “muhâl” olması. Burada “muhâl” diyen de, “mümkün” diyen de, doğru veya yanlışta olsa bildikleri bazı şeylere istinaden bu yargılara varıyorlar...

“Mesela sayıların ve işlemlerin tanımlandığı matematikte ispat mümkünken, zihinsel gerçekliklerden bağımsız meselelerde ispat mümkün değil, ve fakat bir şeyin başka bir şeye delâletinden bahsedebiliriz.” denilmiş. Rabbimiz aynı zamanda “zihinsel bir gerçek, hakikattir”. Yani, insanların matematikteki aksiyom – postulatları tanımlayıp, bu tanım – varsayımlara dayanarak işlem ve ispatlar yapması gibi; Rabbimiz de “Kitap - Peyg. – Kâinat – Vicdan” kendini tanıtmış, tanımlamıştır. Bu tanıma göre “Herşeyi Allah (c.c) yarattı ise Allah (c.c)’ı kim yarattı?” sorusu anlamsızdır. Çünkü inancımıza göre, yani Rabbimiz’in bize bildirdiğine göre, yani Rabbimiz’in tanım – tanıtmasına göre “Allah : Halik’tır mahlûk değil, Es Samed’dir, ezelî ve ebedîdir.” Rabbimiz’in bildirisini bilip, kabul ettikten sonra, “Herşeyi Allah (c.c) yarattı ise Allah (c.c)’ı kim yarattı?” demek saçmadır. Tıpkı matematikteki “sonsuz”un tanımını kabul ettikten sonra “Sonsuzdan büyük sayı kaçtır?” demek gibi. Yani hem Allahu Teâlâ’yı, varlığı kendinden, ezelî kabul edeceksin, sonra bu kabule zıt bir şekilde “O’nu kim yarattı?” diyeceksin. O’nu birisi yaratmışsa zaten O Allah değildir; biz “yaratılmamış yaratıcı”ya ilâh, llah diyoruz, Allahü Teâlâ kendisinin böyle sıfatları olduğunu; böyle sıfatları olmayanın (“doğmadı doğurulmadı” gibi), ilâh – Allah olamayacağını bildiriyor...

“Sebepler serisi sonsuza kadar gider mi?” sorusunu soranların bu sorudan maksadı Rabbimiz’in varlığını ispat etmek ise, böyle yanlış bir soruyla Rabbimiz ispat edil(e)mez. Çünkü bu yanlış soruyu soranın zihnindeki bilgi haznesinde “sebep” ve “Allah” ve “Halik – mahlûk ilişkisi” yanlış bilinip, tanımlanmıştır. Soruda içkin (mündemiç) olan en büyük yanlış: Sebeplerin, inşa ve yaratmada bir te’sir ve kabiliyeti olduğu inanç, önbulüdür. Yani “sebep”, “sebep – netice münasabeti” böyle kabul edilip, tanımlanmış bu soruda. Hakikatte (nefsül emirde, realitede) “hiçbir şey hiçbir şeye “sebep – vasıta – fail - işgören” değildir ve ol(a)maz ve herşeyin tek ve yegâne sebebi Rabbimizdir” Yani “sebep – netice – sebep – netice” tren vagonları gibi bir yatay illiyet yok, herbirşeyin dikey olarak sebebi Rabbimiz. Meselâ suyun özellik ve sıfatları, hidrojen ve oksijende olmadığı için, hidrojen ve oksijeni, suyun sebebi saymaya mantıkî bir gerekçemiz yoktur. Yani uzaydan veya köyden birisini getirsek ve eline 2 H ve 1 O versek, bunun birleşiminden nasıl özellikte bir madde çıkacağını sorsak; rasyonel yollarla, akıl yürüterek bilemezdi, ancak deney yaparak, yani ampirik (deneysel) yollarla bu sorumuza cevap verebilirdi. Rasyonel yolla bilemezdi; çünkü ne sebep, sonucun içinde ve ne de sonuç dediğimiz şey sebebin içindedir. Yani dünyanın yaratılışından beri 2H+O’dan su yerine “civa” çıksaydı, bu bize mantıksız gelmeyecekti, “su çıkması lazım, niye civa çıkıyor?” demeyecektik. Veya uzaydan gelmiş birisine “elma” versek ve “bunun sebebi nedir – kimdir veya olabilir?” desek, o elmanın ağaçtan çıktığını bilemezdi. (Yani başlangıçtaki inanç – niyetimize göre “sebep, netice” ismi verip, sınıflandırıp, ayrıştırdığımız nesneler, rasyonel bilginin konusu değildir, ampirik bilginin konusudur.) “Cansız atomlardan, canlı organizma çıkması” vs. diğer şeyleri kıyas edebiliriz “sebeplerin, sebep olmadığı – herşeyin sebebinin Rabbimiz olduğu; sebep ismi verdiklerimizle sonuç ismi verdiklerimiz arasında mantıkî ve reel bir bağlantı olmadığı”na örnek olarak... Zaten “ağaç – meyve (çekirdek – tohum) – ağaç – meyve”; “madde – enerji – madde – enerji” gibi tren vagonları, “tavuk – yumurta” fasid dairelerini (kısır döngü) doğurur...

“Agnostizm”e inanmakla, herhangi bir “batıl din”e inanmak arasında fark yok. Çünkü her ikisi de yanlış bilgiye (daha doğrusu delilsiz zanna) dayanan inançlardır. Agsnotikler hiçbir şeyin bilinemeyeceği veya kesin olarak bilinemeyeceği inancındadırlar. Bu inançtaki tutarsızlık; bu bilenemeyeceği yargısına varabilmek için, bazı şeylerin bilinip, doğruluğundan emin olmak gerekmesidir. Yani bazı şeyleri “biliyorlar” ve “bildiklerine eminler” ki ve “doğru bildiklerine eminler” ki; “bilinen – bilinemez” ayrımı yapabiliyor agsnotik olanlar... Agnostiklerin iddialarına delil olarak, dünyadaki binlerce değişik inanç – dini göstermeleri, davalarına delil değildir ve olamaz. Çünkü dünyadaki binlerce inanç – din, “gerçeğin herkes tarafından bilinemeyeceğine” de delil olarak kullanılabilir. Dünyadaki binlerce inanç – din, “gerçeğin (hakikatin) herkes tarafından bilinemeyeceğine” değil, “bazıları tarafından bilinemeyeceğine” delildir, bunun delil – ispatı da İslâmiyet’tir...

Diğer konu : Adetlerin ilmi olan matematikteki kabul ve aksiyomlar ile nefsül emirdekini (realitedekini) ayırmak gerekir. Örneğin matematikte 1 ile 2 rakamı arasında sonsuz sayı var olduğu kabul edilmek zorunludur ki matematik kendi içinde, kendi mantık ve tanımlarıyla çelişmesin, tutarlı olsun. Ama matematikteki bu zorunluluğu, “realitede de öyle olmak zorundadır” diye genellemem için bir zorunluluk yok. Yani 1 ile 2 rakamı arasında sonsuz sayı var olduğu kabulü ile, realitede herhangi bir uzunluğun sonsuz mesafe – noktalardan oluştuğu iddiası arasında fark vardır. Örneğin: Attığım bir adımda, sonsuz mesafe – sayılar varsa, ben o adımı sonlu zamanda nasıl atabiliyorum? (Zenon Paradoksu) Demek matematiğin teorisi ile kainat birebir örtüşmüyor veya örtüşmeyebiliyor. Başka bir örnek : Matematik’te 1=1 kabul edilir ve buna göre 1+1=2 gibi işlemler yapılır. Fakat gerçekte kâinatta hiçbir 1, diğer 1’e eşit değildir. Yani 1 adet elma, diğer 1 adet elmaya eşit değil (sadece “adet – tane – sayı” olarak eşit); hacim, renk, kader, ömür, kütle, vitamin oranı vs. hep farklı. 1 rakamı sadece rakam olarak (yani sadece Matematik’in kabul – tanımlarında) diğer 1 rakamına eşit, yoksa örneklerde görüldüğü gibi 1’in önüne gelen diğer birimlerde (1 elma, 1 adam, 1 armut gibi), “1 şey, 1 şey”e eşit değil...

“Metabilgi, Metabilim. Bilimsel İnançların Yapısı. Sebepler, Sebep değildir. Anlamanın Anlamı. Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemli. ‘Bilim’ ile ‘bilgi’ arasındaki Fark. Kâinattaki varlık ve faaliyetler ‘mümkün’ olduğu için olmuyor; tam tersi, olduğu için biz ‘mümkün’ zannediyoruz. ‘Bilmek’ ile ‘inanmak’ arasında fark yoktur. Bir Rabbin olduğunu ‘biliyor’ muyum, yoksa ‘inanıyor’ muyum? Bilimsel Bilim’in Metafiziği. Bilimsel Hurafeler. İslâm ve Bilim. Bilim ve Din. Bilim ve İnanç.” konularında www.metabilgi.org web siteme bakılabilir.

13formulasyona filan sigmayan sir ve akil o dur ki...grcn, 07.01.2008, nrvc

Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde Efendimiz’in: “Kim akılsız ahmak ise o bizim düşmanımız ve yol kesen eşkıyamızdır.” şeklindeki bir sözünü nakleder.

“Akıllı insan bizim canımızdır. Ondan gelen serin meltem bize reyhân ve fesleğen kokusu getirir. Akıl kızıp bana sövse de, ben rıza gösterir ona ses çıkarmam... Aksine ahmak gelip ağzıma helva koysa, ben onun helvasından ateşlenip hastalanırım.” [mevlana]

“Akıl, nuranî ve iyiliğe talip bir hakikat arayıcısıdır.” [mevlana]

“İmanlı akıl, adil bir zabıta memuru gibidir; o, gönül şehrinin hem hâkimi, hem de muhafızıdır.” [mevlana]

“Eğer aklın hak yolunda sana ayak bağı oluyorsa, o akıl değil bir yılan ve akreptir.” [mevlana]

“İfsat eden bu aklı sat, elden çıkar, hayret ve hayranlığı satın al. Böyle akıl bir zan ve vehim kaynağıdır. Hayranlık ise farklı bir bakış ve görüştür. Aklı Hazreti Muhammed’e (Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîmât) kurban et. Sonra da “حَسْبِيَ الله ُ – Allah bana yeter.” de.” [mevlana]

Fuzûlî ise:

"Ben akıldan isterim delâlet

Aklım bana gösterir dalâlet.” der.

matematiksel formulasyonla cozulemeyecegini dusundugum sey ise kainat-insan-varlik ve hakikat-i muhammediyenin ne oldugudur.Bu vesile ile HAKIKAT-I MUHAMMEDIYE ( VEYA AHMEDIYYE ); ulûhiyet mertebesi de denen hilkat vetiresinin bu basamağında, esmâ ve sıfât-ı sübhânîye, tecellî alanları itibarıyla henüz tafsil edilmemişlerdir. İşte böyle bir ilk zuhûra “taayyün-ü evvel” mertebesi dendiği gibi,

“tecellî-i evvel”,

“kabiliyet-i evvel”,

“makam-ı ev ednâ”,

“berzah-ı kübrâ”,

“ruh-u a’zam”,

“zıll-i evvel”,

“hakikat-i Muhammediye” de denmiştir. Böyle düşünenlere göre Allah, “hüviyet-i mutlaka” veya “lâ taayyün” âleminden Zât’ının muktezası olarak sıfât-ı sübhâniyesiyle tenezzül buyurunca bundan kâinat ağacının esası olan hakikat-i Muhammediye taayyün etmiştir. ( FORMULASYONLA BU IZAH EDILEbilinir MI BILEMIYORUM ) Bazıları bu taayyüne “akl-ı küll”, “kelâm-ı evvel”, “nur-u evvel” de demişlerdir. Bunu böyle kabul edenler nazarında, bütün varlık ve hâdiseler bu mertebenin zuhûr ve inkişafından ibaret câmî bir aynadır.

Seyyid Şerif ise :

akl-ı evvel; hakikat-i Muhammediye, hakikat-i esmâ-i sübhâniyedir ve kâinat hakikatinin de özü, esası ve çekirdeği mesabesindedir, derler. Ona cevheriyeti itibarıyla “nefs-i vâhide” ve nuranîyeti açısından “akl-ı evvel” diyenler de olmuştur.

akl-ı evvele “beyz┠diyenler de olmuştur. Bu isim onun gaybî olan ilmî vücud mertebesinden taayyün-ü evvel zirvesinde zuhûruna bakması açısından uygun düştüğü gibi, eşya ve hâdiselerin, onun neşrettiği nur sayesinde okunan bir kitap, temâşâ edilen iç içe meşherler hâline gelmesi itibarıyla da ona beyzâ demek gayet muvafık olsa gerek.

nesimi :

“Cûş kıldı akl-ı küll geldi vücûda kâinat,

Kâf-nûn emrinden oldu bu cihan yekpâre mest.”

12fitrat kanunlarina gore olmasi gereken akil grcn, 07.01.2008, norvec

İslâm hükemâsı açısından akıl; özü itibarıyla ruhla irtibatlı, kalb ufkuna açık, dimağ yoluyla nurunu neşreden öyle bir lâtîfedir ki, insanoğlu hislerle algılanamayan şeyleri onunla avlar ve onunla kavrar. Sebeple sonuç, müessirle eser arasındaki münasebeti onun sayesinde idrak eder; bir sesten o sesi çıkaranın ne ve kim olduğunu, bir kokudan onun arkasında hangi çiçeğin bulunduğunu, bir izden oradan ne tür bir şeyin geçtiğini, bir sistemden o sistemin kurucusunu, bir nizamdan o nizamın nâzımını aklıyla bulur ve değerlendirir. Aynı zamanda akıl böyle zâhirî hâsselerin ihsas alanları çerçevesindeki şeyleri kavrayan bir lâtîfe olduğu gibi, hiçbir duyu organının vesâtetine ihtiyaç hissetmeden kendi kendine değişik düşünce ve mülâhazalar da üretebilen ruhun önemli bir elemanıdır. Bakar-okur; tahlil ve terkipte bulunur; böler-parçalar, derler-toparlar; parçadan bütüne yürür, bütünden parçalara iner; hiç olmazsa potansiyel olarak her zaman bunları yapmaya hazır bulunur. Onun cüz’îden cüz’îye, fertten yine ferde intikaline temsil veya kıyas denir. Cüz’îden küllîye, fertten bir nev’e, neviden bir cinse intikaline istikrâ (tek tek olanlardan genel hükümler çıkarma, tümevarım) denir ki, ilimlerdeki umumi kaidelerin büyük çoğunluğu bu yol ile tespit edilegelmiştir. Onun küllîden cüz’îye, herhangi bir cinsten onun içindeki nev’e veya bir neviden o nev’e dahil herhangi bir ferde intikal ve ulaşmasına ise istintâc (tümdengelim, istidlâlde bulunma) denir ki, bu da hem tekvinî emirlerde hem de teşriî esaslarda sonuç elde etme ve bir hükme varma adına önemli bir yoldur.

İlim dünyasında ehemmiyeti müsellem illiyet (kozalite) kanununun iyi kavranması sayesinde, yukarıda sözü edilen yollarla akıl, Allah’ın âyetlerinden, O’nun varlığına, birliğine ve rahmetinin enginliğine dünya kadar deliller, şahitler çıkarabileceği gibi, konumu, sorumluluğu ve âkıbeti hakkında da bir kısım ipuçları elde edebilir. Ancak aklın, bu metotlarla bir netice elde etmesinin önemli iki yolu vardır: Bunlardan birincisinde akıl tedrîcî hareket eder, biraz âheste davranır ve işi zamana yayarak götürür ki, buna tefekkür, tedebbür, tezekkür yolu diyebiliriz. İkincisinde ise, zamanı aşar, müddete ihtiyaç duymaz ve bir hamlede, bir nefhada matlûba, maksuda ve neticeye ulaşır ki, buna hads (sezgi-intuition) diyegelmişlerdir. Hadsin, mümarese ve tecrübeler sonucu elde edilenine kesbî, insanî istidatların seri inkişaf etmesi veya bir ilâhî mevhibe ile ulaşılanına da “kuvve-i kudsiye” mahsulü denir ki, herkes potansiyel olarak böyle bir vâridâta açık yaratılmıştır. Böyle bir vâridât ve ilham sağanağının merkez noktasını enbiyâ-yı izâm tutar; onların arkalarında da müstakim akıl, selim kalb ve nezih ruhlar yerlerini alırlar.

11Enes, 06.01.2008, Storrs/USA

Yazinin onemli buldugum kismi "Asrin idrakine konusmak" meselesi. Idrak akil, suur, tecrube, ve his halitasindan olusuyorsa sayet sadece akletme uzerine bir caba yeterli olmayabilir. Bu baglamda yazarin akletme mevzusunu bu cagin idrakine konusma ile iliskilendirmesini anlamli buluyorum.

Acaba kacimiz "aklederken" hislerimizin agindan kurtulabiliriz, veya bu mumkun mu? Eger mumkun degilse kufrun celiskilerle oldugunu ispat etmek fena bir yol olmasa gerek. Ustad in Tabiat Risalesi buna guzel bir ornek.

Vahiy insan aklinin kufrun zulum karanligiyla bogulmamasi ve ene feneriyle aldanmamasi icin insana isik tutan bir hablulmetin degil mi?

Bir diger husus kufrun psikolojisi altinda ezilen insanlarin idrak etmesi icin onlarin vicdan mantigini islettirebilmek. Zulum bir cirkinlikse yanlis oldugunda da suphe yok.

"Dogru", "guzel", "iyi", "tutarli" bir cephede

"yanlis", "cirkin", "kotu", "celiskili" diger cephede degil mi? (Bunlari Mutlak manada kullaniyorum, suri cirkinlikler bahis disi)

Tevfiki Ilahi refikiniz ola,

10insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedenSelahattin Karakök 1, 06.01.2008, ÇAYCUMA

Değerli kardeşim, ''onların işleri aralarındaki şûrâ/ danışma/ iledir.'' sırrı müzkareyi gerektirmektedir. Muzakerelere aktif katılımınızı tebrik ediyorum. İnternet o gün dile geldiğinde bu hizmetlere aracılık ettiğinden onur duyacaktır. İnternete yaklaşım biçimimizden sorumluyuz kanaatindeyim.

''O her gün yeni bir iş ve oluştadır.'' sırrı Rabbimizle olan yolculuğumuzda bizlere de hayatın akışını özünden hisseden bir duruşu gerektirmektdir. Çünkü özden farkediş fıtri değişimi gerektirir.

“Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”

Her an yeni iş ve oluşları engellemek mümkün değildir. Değişimin ön şartı olarak öncelikle yapılması gereken şey. En küçük kalp dairesindeki kalın gaflet perdesinin şevkatle kaldırılarak Kur'an Güneşinin ışığının kalp penceresinden içeriye girmesiyle, adeta kalplerden kalplere akışının sağlanması olarak görüyorum.

Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden

Allah onların durumunu değiştirmez. 13/11

9sebepler silsilesiSerdar Pehlivanoglu, 06.01.2008, Manchester/ABD

Yunus Eser kardesim:

"sebepler zincirinin sonsuza gidebilmesi, herbirinin arasinda gecen sonlu zamanlarin terakum edip sonsuz bir zaman gecmesi manasina gelecek "

cumlesine katilmiyorum. Bunu baskasi dese anlarim ama sen deyince isin acikcasi sasirdim. Sonsuz tane sonlu zaman terakum edip yine sonlu bir zaman gecmis olabilir, degil aklen matematiksel olarak bile mumkundur.

1 + 1/2 + 1/4 + 1/8 + ....

seklinde sonsuza giden seriyi dusununuz, sonsuz sayinin toplami sadece 2 ediyor...

Ikincisi, yorumunuz yazimda belirttigim hata ile malul: yani ki "Sebepler silsilesinin sonsuza gidip gitmemesi meselesini Allah(c.c) varligina olan inancinizla karistirmissiniz", hatta oyle ki sebeplerin sonsuza gidemeyecegini gostermek icin Allah(c.c)'in tek oldugu inancindan yola cikiyorsunuz. Iste bu ehli tefekkurun dusmemesi gereken bir vartadir...

"Maddeye bagli olan esbab silsilesi mananin kayyimi olamayacagindan teselsul yine muhaldir" cumlenizi anlayamadim... Ama anladigim kadariyla sadece bir zan olarak okuyorum yazdiginizi, neden muhal olsun?

Selametle.

8Gazali'nin metodolojisiSerdar Pehlivanoglu, 06.01.2008, Manchester/ABD

Evvela yazinin biraz muglak oldugunu, dusuk cumleler icerdigini ve cok seyi bir anda ifade etmeye calistigini ben de farkediyorum. Bu kadar kapsamli yazi yazmaya yeni baslamis birisi olarak herkesten ozur dilerim...

Genel hatlariyla Gurcan kardesin 6 nolu mesajinda belirttigi gibi, Imam Gazali bir cok yonden(ki Gurcan'in mesajindaki vahdaniyet ornegi sadece birisi, sebepler ornegi yine baska bir ornek) filozoflarin akletme'ye yukledikleri fonksiyonu yoketmeye cabaliyor. Ehli dine hakim olan aklin rutbesini tenzil etme gibi bir sakat anlayis Gazali'nin kendisinden degil ama ondan fazla kralcilik yapanlardan kalma bir anlayis.

Bugun bile Gazali'nin yazdigi koca eserlerden basit sonuclar cikarma hastaligina tutulmusuz. Kadimi kesfetmeye yoneldigimizde ise karsilastigimiz dusunceler karsisinda sasiriveriyoruz.

Gazali'den aktardigim bu ornek kime soylenmis, hangi kontekste soylenmis, bunlar yeterince acik zannediyorum. yeniden tekrarlamam gerekirse filozoflarin akil yurutmelerine karsi soylenmis, ve aklin herseyi aciklayamayacagi kontekstinde serdedilmis... Buna ragmen o devrin anlayisi degil bir makale onlarca makaleyle sunulsa yeridir, benim gucum ise ona yetmez zaten.

Referans vermem gerekirse eger:

Amerika'da kaynaklara yakin degilim, yakin olsam bile uzmanlik alanimla yakindan uzaktan alakasi yok bu mevzunun. Sadece extra vakit harcayarak okuduklarimdan matematiksel bir kavram topolojisi cizebiliyorum kafamda, sonra iliskileri birbiri cinsinden ifade etmeye calisiyorum.

Ilgili bahsi esas itibariyle Ahmed Arslan'in Ibn-i Haldun adli eserinde okumustum. Ahmed Arslan'in da kullandigi asil referans ise Mubahat Turker'in "Üç Tehafüt Bakımından Felsefe ve Din Münasebeti" adli eseri.

Bu eserin ciddiyeti hususunda ise http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2001/nisan/07/dcundioglu.html yazisini referans gosterebilirim.

Amma derseniz ki su aleme bir dalalim, cok basarili olamayabilirsiniz, Ducane Cundioglu'nun deyisiyle

"İmam'ın fikirlerinin muhtevasını ihata edemediğimiz, bu gidişle de edemeyeceğimiz muhakkak... Bari adam gibi eserlerinin bir listesini hazırlayabilsek!? "

7gazalinin iki ilah eselesi ve bediuzzamanin hassasiyeti 2grcn, 06.01.2008, nrvc

1-"Allah'ın dilemesi ve İlâhi hikmetin gereği olarak ve Allah'ın isimlerinin tezahür etmek istemesiyle; ortaya çıkan şeyler, sebeplere bağlanmış. Herbir şey, hususî bir sebeple münasebetli kılınmış. Fakat 'Esbabda hakikî tesir-i icadî yok.' Sebepler içinde, ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vasi', insandır. İnsanın dahi en açık iradî fiilleri içinde en zâhiri olanı; yemek, konuşmak ve düşünmektir. Yemek, söylemek ve düşünmek ise, gâyet muntâzam ve hayret uyaracak şekilde hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz parçasından, insanın kendi eline verilen ancak bir parçasıdır. Meselâ yemekten, bedenin hücrelerinin beslenmesinden tut, çeşitli ürünlerin teşekkülüne kadar olan faaliyetler zinciri içinde, insanın kendi iradesine verilen yalnız ağızdaki dişlerden oluşan değirmeni tahrik edip onu çiğnemektir. Konuşmanın gerçekleşebilmesi için de, onun yaptığı sadece ağzını açıp kapatarak harflerin dışarıya çıkmasına vesile olmaktır. Halbuki kelime, ağızda bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarca dinleyicinin kulağına girer. Mâdem sebepler açısından en fazla seçme iradesine sahip olan insanın bile, hakikî icad için böyle eli bağlıysa, diğer mahlukat, nasıl hakikî mutasarrıf olabilir ki? Sebepler, birer zarftır ve Allah'ın eserlerine bir kılıftırlar ve Rahmâni hediyelere birer tablacıdırlar. Elbette bir padişahın hediyesinin sarıldığı paket veyahut hediyeyi getiren elçi, o padişahın saltanatına ortak olamazlar. Öyle ise, sebep ve araçların, Rubûbiyet-i İlâhiye'den hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet-i ubûdiyetten başka nasipleri yoktur."

2- "Sebepler gayet adi, aciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise gayet sanatlı ve kıymetli olduğundan sebebi azleder."

3-SIRKE GIRMEDEN IFADE ETME SANATI :

"Karaciğer ve pankreas, karbonhidrat metabolizmasını düzenler."

"Karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesi, karaciğer ve pankreasta gerçekleştirilir."

"Karbonhidrat metabolizması, karaciğer ve pankreasa düzenlettirilir."

"Karbonhidrat metabolizması, karaciğer ve pankreas vasıtasıyla düzenlenir."

"Karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesinde, karaciğer ve pankreas rol oynar."

Aslında en iyisi, zaman ve zemin müsait olduğunda;

"Mükemmel surette, bir ilim ve kudretle yaratılmış olan karaciğer ve pankreas, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu enzim ve hormonlarla karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesi vazifesini yürütürler."

6gazalinin iki ilah meselesi ve bediuzzamanin hassasiyeti 1- grcn, 06.01.2008, nrvc

Gazâlî sudur nazariyesinin kendi içsel tutarsızlığını başka bir noktada da sergiler. Hatırlanacağı gibi Felâsife “akletme” olayına son derece önemli bir fonksiyon yüklemekte idiler. Allah kendi zatını akletmesiyle İlk Aklı yaratmıştı, İlk Aklın kendini ve Allah’ı akletmesiyle de İkinci Akılı yaratmıştı. Gazâlî “akletme” konusunu analiz masasına yatırır ve ilginç bir soru sorarak olayı zihinlere yaklaştırmaya çalışır: “Allah’ın kendini akletmesi varlığını ve kendi nefsini akletmesinin aynı mıdır, gayrı mıdır?” diye sorar. Eğer aynı ise, zatında çokluk yoktur, sadece zâtının ifâdesinde (çokluk) vardır. Eğer ğayrı ise, bu takdirde Evvel’in kendisinde çokluk vardır, çünkü o, hem zatını akleder, hem de zatının gayrini akleder. Eğer bu çokluk ise o çokluk Evvel’de de mevcûddur. Dolayısıyla ondan birbirinden farklı olan şeyler çıkabilir. Eğer bu tür çoklukla onun vahdaniyeti ondan kalkıyorsa, biz her yönden vahdaniyet tezini bırakalım” diyerek sonuçlandırır. ( iki ilahtan bahsettigini iddia ettiginiz yer bu vahdaniyeti o zaman birakalim bolumu mu ? )

Öte yandan filozoflara göre her madde en azından suret ve maddeden müteşekkildir. Mürekkep (bileşik) bir şey (bir cisim gibi) daha sonra nasıl varlığa çıkacaktır? Onun yalnızca bir tek sebebi mi vardır? Cevap şâyet olumluysa, birden yalnızca bir çıktığı iddiası batıl ve geçersiz hale gelir. Öte yandan eğer mürekkeb bir cisimin mürekkep bir sebebi varsa, bu durumda aynı soru bu defa bu sebebin durumu için tekrarlanacak ve bu bileşiğin zorunlu olarak basitle karşılaşacağı bir noktaya ulaşılıncaya kadar devam edecektir. Mürekkep etki (sonuç) ve tek sebep arasındaki bu temas nerede meydana gelirse gelsin, birden yalnız birin çıkacağı prensibini yanlışlayacaktır.

Gazâli şu kanaattedir: “İlk Prensip kâdir-i mutlak ve irade sahibi bir faildir; O dilediğini yapar ve arzu ettiğini emreder ve birbirine benzeyen veya benzemeyen şeyleri yaratır; [şu halde] O ne zaman ve hangi tarzda dilemektedir? Böyle bir akidenin imkansızlığı ne bedihî bir hakikattır, ne de istidlalî bir bilginin konusudur. Gazâli açıkça ve haklı olarak itiraf eder ki, Allah’ın âlemle münasebeti problemi son tahlilde daima insan idrakini aşan bir problemdir. Âlemin Allah’ın iradesiyle nasıl yaratıldığına dair bir araştırma, ona göre “boş ve faydasız bir çaba” dır. Allah’ın yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığı dört başı mamur bir şekilde açıklanamaz ve bu açıklanamazlık kaçınılmaz bir şeydir; doğrusu eğer açıklanabilmiş olsaydı, o “yaratıcı” olmayacaktı. Bu faaliyetin çeşitli türlerine getirilen açıklamalar tecrübelerden yola çıkarak onların aralarında bir bağlantı veya benzerlik kurar; oysa Allah’ın yaratıcılığı bir faaliyettir ki, onun sayesinde tecrübe edenler ve onlarca tecrübe edilen şey meydana gelir. İnsan idrakinin kendisi bu fiilden yaratılmışsa, Allah’ın yaratma fiilinin mahiyetini nasıl kavrayabilir? (Gazâlî, 1981, s. 72)

5Hakan Kalkavan, 05.01.2008, Osnabrück/Almanya

Yazar öyle girift yaziyor ki sahsen ben ne demek istedigini tam anlayamadim.

sahsi düsüncem biraz daha anlasilir ve sade yazmaya calissa daha faydali olur anlasilmasi acisindan..

ayrica gazaliden bir söz aktarilmis ama o sözün hangi makamda, kime karsi, ne niyetle söylendigini belirtmeden aktarmasi bence o sözden bir anlam cikartmaktan cok kafa karisikligina sebep olmustur.

4Yunus U. Eser, 05.01.2008, California/USA

Yazinin kompozisyonunu cok kavrayamadim gibi. ama sanirim soyle:

Ana tema: Cogu agnostizm hastaligina yakalanmis modern cagin insanina Allahi nasil anlatiriz?

Alt tema: Bunun icin akil nasil kullanilir?

daha da alt tema: bir misal olarak sebepler zinciri...

Bilmiyorum dogru mu anlamisim?

Soylenenler ezber bozma yonunde guzel ve yeni seyler. Ve elestiriyi hak edecek kadar da degerli ve akla muhatap sozler.

Oncelikle, sebepler zincirinin sonsuza gidebilmesi, herbirinin arasinda gecen sonlu zamanlarin terakum edip sonsuz bir zaman gecmesi manasina gelecek. Halbuki hadis olan zisuur mahlukat, esbabin yaratilmasi icin bir gerekcedir. Cunku esbabin perdedar-i dest-i Kurdet olacak bir akila ihtiyaci vardir.

Ikincisi, mesnevideki icad ve tecelli arasindaki fark da bu mevzuyu aciklar. Esbab silsilesi icad ile zaman icerisinde olurken, esbabin neticesinde ortaya cikan manalarin yaratilisi tecelli ile ani ve def'idir.

Maddeye bagli olan esbab silsilesi mananin kayyimi olamayacagindan teselsul yine muhaldir.

Ayrica Sayin Serdar bey, Gazzaliye atfettiginiz sebeplerin sonsuza kadar gitmesinin mumkun olmasi dusuncesine referans verebilirseniz cok sevinecegiz...

Zira Gazzali gibi kalp ve aklin sahikalarinda dolasan bir zattan boyle biseyi duymak bizi cok sasirtti.

3bir kac kucuk izahSerdar Pehlivanoglu, 05.01.2008, Manchester/ABD

Daha once yazarlarin kendi yazilarinin altina yorum yazdiklarini ben dahi gormemistim:) Ama maksat muzakere oldugu icin interaktif bir sohbetin daha yararli olacagina inaniyorum.

Ilk yazida da benzeri kaygilari gutsem de bu yaziyi yazarken daha fazla korkarak yazmistim, herhangi bir kafa karisikligina sebebiyet vermek istemiyorum. Herseyin en dogrusunu Allah(c.c) bilir, ama meseleleri camiiyetiyle kavramak istiyorsak, ilme taalluk eden konulari acik bir zihinle muzakere etmek zorundayiz...

Evvela "bir koy muhtarsiz olmaz" akli bir dogru degil. Kaldi ki oyle olsa akil insanlar tek bir ilah'a inanmaya baslarlardi... Ateizmin yerine agnostisizm yerlesmezdi.

Saniyen hem gaybi bir meseleyi sehadet alemine getiremezsiniz diyorsunuz, hem de sehadet alemine ait meselelerle inanc alfabesini olusturuyorsunuz...

Salisen ve en onemlisi:

Haydi bunlar salt benim dusuncem olsa bu kadar kesin konusmazdim. Yazida acikca yazmaktan cekinmistim ama Imam-i Gazali'nin kendisi filozoflari elestirdigi Tehafut'unde iki ilahin olmasini aklen mumkun olarak ifade ediyor..

Iste bu yuzden yazida israrla iki farkli gerceklik alemine ait olan problemleri ayni ortak zeminde tartismanin cok cihetlerle hatasini gostermeye calismistim...

Meselenin kendi dunyamda tam olarak cozuldugunu iddia edemem, velakin cok ehli iman gibi cozmem gereken meselelerin uzerini de ortmuyorum...

Son olarak bu meseleyi kaleme alirken Asrin Getirdigi Tereddutler'deki Sebepler sorusuna Hocaefendi'nin getirdigi cevabi okumustum. Hocaefendi'nin belki bir sayfa boyunca evvela bu tur sorularla suphe ekildiginden bahsettigini gordum. Yani bu soruya cevap verirken Hocaefendi sebepler serisi sonsuza kadar gitmez kesin yargisini vermiyor, ve fakat insanlarin zihinlerindeki vehimleri supurecek kesinlikte konusuyor... Iste bu ikisinin denge halini gozetebilen nadir insanlardan birisi Hocaefendi. ve yazilarinda, cevaplarinda, konusmalarinda bunu gorebiliyorum...

Benim yapmaya calistigim ise ilk yazimda bahsettigim uzere ilmen donuklasmis, duraganlasmis, kaliplasmis ve dolayisiyla hakikatlere kelepce hukmunu almis bilgilerimizi biraz yerinden oynatmak...

Selametle...

2Muhammed Enes Demir, 05.01.2008, Yozgat

Maşaallah... Doğrudur, akıldan ve akletmenin içeriğinden dolayı, akledilenlerin düzlemsel farkları gözden kaçıyor. Devamını bekliyoruz. Tevfîk diliyoruz.

1serdar bey ne anlatmak istiyor ?grcn, 05.01.2008, nrvc

İspat ile delil farklı. Delil, bir şeyin doğruluğuna, varlığına işaret eden şey; ispat ise, onun varlığını, doğruluğunu sübut buldurma, yani kesinkes ortaya koyma. Fakat ispat da delille olur. Delilin çeşitleri vardır, bazısı zayıf bazısı kuvvetlidir. İspata götüren her şey delildir..

Delille ispatı karşılıklı koymak dogru degil. Delilin karşısına ispat konmaz, tesbit konur. Ayrıca, kendi dunyasinda mesele çözülmüş değil (gibi). Üstad'dan yaptığı iktibaslar da iddiasini açıklayıcı değil. Yazar, delili akli istidlaller (çıkarımlar) olarak alıyor, ispatı ise pozitif, beş duyuyla anlaşılan, laboratuvara giren husus olarak değerlendiriyor. Yani meseleye pozitivistçe yaklaşıyor. Ama gaybi meseleler konusunda pozitivst yaklaşım bir şey ifade etmez çünkü o gaybiyi şehadet alemine getiremezsiniz. Esas tuzağa düşülen nokta burası. Biz modern bilimin bilimsel ve sabit, yani ispat edilmiş doğru dediğini tek doğru kabul ediyoruz. Oysa doğruya ulaştıran kanallar bundan ibaret değildir. Aklın da kesin doğruları vardır ve buna hükmeder. Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz akli bir doğru değil mi? Kendisinde irade, şuur olmayan bir şeyin mutlak ilim, irade ve şuur isteyen bir şeyi ortaya koyamayacağı açık doğru değil mi? Failsiz fiil, yaratıcısız yaratılmış olur mu? Ortada bir harf görseniz bunu muhakkak yazan biri vardır demez misiniz, yazanı görmeseniz bile.

selamlar




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut