“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Kuvveti ihlasta bilmek
–Metin Karabaşoğlu

[*4.602 yazı içinden]

Delail’i Nasıl Okumalı?

Serdar Pehlivanoğlu

METİN ABİ “Mesaj ve yorum yazmak ile yazı yazmak arasında elbette farklar var…” demişti 1111.karakalem.net bölümünde düzenli yazmamı teklif ettiği zaman. İşin açıkçası ilk yazıma giriş cümlesini bir türlü bulamayınca, mecburen Metin abinin haklılığını itiraf ederek ve Karakalem ekolünün sevgili üyelerini selamlayarak başlayayım. İnşaallah, bundan sonra haftada bir dahi olsa heybemdekileri sizlerle paylaşacağım için mutluyum.

Yeni şeyler söyleme iddiasında olmasam da, sizlerin duyduğunuz şeylerden farklı şeyler söylemeye çalışacağım. İnternette bilgiye çok kolay ulaşabiliyor olmak bizim yeni şeyler öğrenmemizden ziyade aslında ne kadar çok şey öğrenemeyeceğimizin de bir nişanesi oldu. İşte bu küçük(!) işaret heybemizdekileri birbirimize faydalı olacak şekilde yeniden üretmemiz gerektiğinin de en büyük delili olmakta. Zamanın cemaat zamanı olması ve Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanı kuşatan bir tefsirinin farklı disiplinlere sahip insanlar tarafından yazılacak olması dahi aslında bunun bir göstergesi.

İlk yazım olması itibariyle meselelere hangi perspektiften baktığımı ve yazılarıma konu olacak problemleri nasıl masaya yatırdığımı ifade sadedinde bir giriş yapmak istiyorum. Mesleğim itibariyle pozitif ilimlerin merkezinde yer alan birisiyim, lise yıllarımda gerçek manada düşünmeye başlamadan önce kendime “düşündüklerimin doğruluğundan nasıl emin olabilirim, bilmek nasıl mümkündür, herşeyi nasıl bilebilirim” gibi sorular sormuştum. Her ne kadar o zamanlar epistemoloji’nin e’sini bilmiyor olsam da fıtratıma dercedilmiş bu merak şu ana kadar sağlam bir tefekkürün teşekkülü ve ilimler ile hakikatler arasındaki uçurumun nasıl kapatılması gerektiği üzerine yoğunlaşmış bir çabaya sebebiyet verdi ve daha da verecek inşallah.

Hayat boyu devam edecek öğrenciliğim sebebiyle ilmin bir dalı olan matematiğin ve teorik bilgisayar biliminin nasıl geliştiğini izleme imkanına sahip oldum. Öğrendim demek dururken bu disiplinlerin gelişiminden dem vurmam ve bilgisini aldığım şeyle bilgi arasındaki farkı gözetmem, ilmi hakikatlerin bir mesele üzerine söz söylerken neden o şekilde konuştuğunu anlamama imkan verdi. Bir şeyi okurken sadece öğrenmek maksadıyla değil aynı zamanda hangi probleme ne tür bir cevap verdiği ile de ilgilendim. Fikir dünyasına bu pencereden bakınca problemlerin çözülmek için değil bilakis yerleşmiş ilmi geleneğin çözememesi için var olduğunu görüyorsunuz. İlmin ilerleyiş tarzı da o ana kadar olan modelin yeniden gözden geçirilmesi ve dogmatik yapının zorlanmasıyla mümkün oluyor. Bu manada yazılarımı kalıplaşmış ilmi yaklaşımlarımızı, ve hatta bilgilerimizi sorgulama ve daha açık bir zihnî tefekkür adına jimnastik niyetiyle okuyabilirsiniz. Eski zamanlara ait ilmin kırılma noktalarından bazı örnekler ile okumalarımın sıhhatini de nazarlarınıza sunmaya çalışacağım. Mesleğim itibariyle heybemde ehli din kardeşlerimle paylaşmayı arzuladığım bunlar var.

Gelecek haftaki yazıya mukaddime niyetine ‘delil’in manası üzerinde durmak istiyorum bu yazıda. Her ne kadar meseleyi kelimelerin etimolojik kökenlerine kadar irdeleyecek bilgiden mahrum olsam da ‘ispat’ ile ‘delil’ arasındaki ince farkı hepimiz hissetmişizdir. İspat edilen şeyin doğruluğu bir kısım genel kabüllere (aksiyomlar) ve varsayımlara dayanır. Birbiri ardısıra tümevarım/tümdengelim/çelişki yakalama gibi yöntemlerle yeni sonuçlara varılır, ve baştaki varsayımlar ve tanımlara bağlı olarak sonda iddia edilen önermenin gerçekliği hakkında bir hüküm verilir. Bununla birlikte delil olan şey başka bir şeye sadece delâlet eder. Delâlet edilen şey ile delil arasındaki ilişki her ne kadar ispatı anımsatsa da aralarındaki fark en baştaki varsayım ve kabüllerin tanımlardan bağımsız oluşudur. Mesela sayıların ve işlemlerin tanımlandığı matematikte ispat mümkünken, zihinsel gerçekliklerden bağımsız meselelerde ispat mümkün değil, ve fakat bir şeyin başka bir şeye delâletinden bahsedebiliriz.

Farklı bir bağlamda yeniden işlemeyi düşündüğüm şu örnek bu ikisinin arasındaki farkı göstermeye yetecektir. Ateş ile pamuğun yanyana gelmesiyle pamuğun yanacağı iddiasını düşünelim, binlerce kez ateş ile pamuğu yanyana getirseniz ve her seferinde pamuk yansa bile bu baştaki iddianın ispatı demek olmayacaktır. Ama yapılan işlem kuvvetli bir delil hükmünü alacaktır. Ateş ile pamuk üzerine yapacağınız kimyasal analizler dahi iddianın ispatını mümkün kılmayacaktır. Burada kelime oyunları yapmıyorum ki bu örnek İmam Gazalî’ye aittir ve hatta sebepler ile sonuçlar arasındaki illiyet prensibini reddetmenin teorik manası budur. Geçen yüzyılda bir şeyin bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerekliliğinin kabülü de kelime oyunu yapmadığıma delâlet edecektir.

Bu bağlamda ispat zihni bir çabayı gerektiriyor ve yine akli bir kısım yöntemlerle bağlı oluyor. Delâlet etme eylemi ise iki şey arasındaki interaktif bir ilişkinin varlığını gerektiriyor. Bu ilişkiyi keşfetme yine bir çabayı gerektiriyor olsa da ne yapılan zihnî efora ne de ilişkinin kendisine ispat demek doğru değildir. Pekala, delil ile ispat arasındaki farkı farketmek neden bu kadar önemli? Bu ikisinin arasındaki farkı anlayan birisinin kâinatın Allah’ın varlığına delil olmasının ne demek olduğunu da anlamış olacak ve bu asrın idrakine konuşabilmesi mümkün olacaktır. Bu iddiama delil olarak agnostisizmin revaç bulmasını gösterebilirim. Şöyle ki:

Her ne kadar din modern zamanlarda insanların bir sığınağı olsa da, modern insanın büyük bir çoğunluğunun zihinlerinde ateizmin yerine agnostisizm yerleşiyor. Küfre sebebiyet veren şeylerin çok boyutlu olduğunu biliyoruz, imanın bir kalpte yerleşebilmesi için nazari bilginin belki de çok az bir öneminin olduğunu da. Hatta ameli bir kısım hataların (cimrilik, kibir gibi) imana girmeye engel olabileceğini, ve fakat ahlak-ı hasenenin imana sebebiyet verebileceğini Hz. Ömer gibi örneklerden biliyoruz. Bununla birlikte muhatablarımızı ikna çabasının zihni bir efora dayandığını unutmamalıyız. O halde tefekkür erbabının muhakemelerinin sıhhati ve asrın idrakine konuşabilmesinin en önemli şartlarından birisi muhatabının meseleye yaklaşımına cevap verebilmesidir.

Evet, her ne kadar “Herşey O’na delâlet etse” dahi modern zihin afaki alemde teker teker deliller okusa da ateizmin yerine tevhidi seçmedi, seçemedi. Ateizm güç kaybetti ve fakat yerine bir bilinemezlik iddiası yerleşti, çünkü delil olarak okuduğumuz şeyler ispat değildi. Yaşı 50’ye varan benden bir önceki neslin ateistlerle olan muhaverelerinin hiçbiri bugunün münkirine bir mana ifade etmiyor. Gerçekten de 1400 sene önce yerde gördüğü bir deve pisliğini devenin varlığına ispat olarak okuyan bir bedeviyi, bunca gelişmiş ilme rağmen günümüz insanından ayıran farkı doğru okumak zorundayız.

Pekâlâ, Üstad’ın delil’den anladığı şey ne idi? Üstad’ın gerek tabiat risalesindeki yöntemi (diğer seçeneklerin iptali) gerekse “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle, şu bürhan onu intaç edemez” bahanesine verdiği cevap, bu noktada meseleyi aydınlatacaktır: “O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Bürhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahaza, bürhan bir değildir; bin değildir, zerrât-ı âlem adedince bürhanlar vardır.” Ve hakeza, yine başka bir yerde aynı tenkide “Za’fiyetiyle itham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek çoktur. Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şahitlerden, şehidlerden, bürhanlardan, delillerden, emarelerden herbirisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder” şeklinde bir itirazda bulunuyor.

Mesnevî-i Nuriye’den yaptığım bu alıntı bürhanın ispat olmadığına işaret ediyor. Bununla birlikte Allah’ın varlığına bilinemez hükmünü vuran agnostisizme inat, kâinat ile Allah’ın varlığı iddiası arasındaki zerrât-ı âlem adedince olan ilişkinin kemmiyetinin/keyfiyetinin bilinemez hükmünü red edecek mahiyeti nazara veriliyor. Bu mesele ciddi bir çalışmayı haketse de şimdilik bizim konumuza bakan veçhesini özetlemiş olalım: bu asrın insanına her fırsatta tutarlı bir resim çizmek ve bu tutarlılığın aslında reddedilemeyecek kuvvette bir delil olduğundan dem vurmak gerekiyor. Parçaların teker teker gösterilmesi mutemerridi inadından vazgeçiremeyecektir. Tutarlılığın hangi kavramsal çerçeveler içersine oturtulacağı, hangi kelimelerin bayraklaşıp zihinleri açacağını bulmak ehli tefekkürün gayretine bağlı. Hamdolsun ki Nur’ların müellifinin gerek tevhid delillerini sunarken ki üslubu gerekse intizam ve ahenge olan şiddetli vurgusu bizlerin işini kolaylaştırmaktadır.

Buna rağmen bu işin hiçte kolay olmadığını yine Üstad’ın 21. yüzyılı görürcesine ve sanki menfezler/pencereler ile Windows/internete (Bu latif ilişkiyi karakalem mail grubundan Tahir Karaca’ya borçluyum) olan işaretiyle ifade edeyim: “Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.” Evet, kalınlaşan bu gaflet perdesini yırtmaya küçük adımlar, parçalara olan vurgular yetmeyecektir.

Pratik anlamda hakikatlerin farklı dillerle, farklı söylemlerle tekrarlanarak zihinleri doldurmasıyla ve ehli dinin hayatın diğer yüzlerindeki etkinliğini arttırmasıyla gönüllerin tatmin olacağından söz etmek mümkün. Ve fakat söylenenlerin taklidi bir hüviyet kazanmaması için ve ülfet rengine bürünmemesi için Risalelerin camiiyetinden ders alarak asrın idrakine konuşmak lazım. Ve hatta bu anlamda Risale okumalarımızı dahi değiştirmemiz lazım ve içindeki bilgileri koyacağımız zarfları çok iyi seçmemiz lazım.

İlginçtir ki, matematiksel yöntemler dahi bu asrın getirdiği anlayış farkına uygun olarak ve yeni gereksinimlere göre yeniden şekilleniyor. Bu kadar uzun bir girişin meyvesi haftaya kaldı. Evet, ‘Zero-knowledge proof’ şeklinde tesmiye edilen bir yöntemi ve Allah’ın zatı hakkında hiçbir bilgimiz olmaksızın kâinatın Allah’ın varlığının bir çeşit ispatı olarak okumamıza mümkün kılmasını işaret edeceğim. Hakikaten, bu yöntemi Üstad’dan alıntıladığım delil üzerine olan cümlelerinin matematiksel formulasyonu olarak okuyabileceğiz.

  29.12.2007

© 2015 karakalem.net, Serdar Pehlivanoğlu

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

10kainat kitabının miftahı vicdanonur demirbas, 23.01.2008, ankara/türkiye

evvelen yazınız hoş olmuş tebrik ederim. beni de yorum yapmaya davet etmeniz için de ayrıca teşekkür ederim.

ben yazıyı ve yorumları okuyunca kafamda iki mesele canlandı. birincisi abdülkerim surüş tan okuduğum illet- delil meselesiydi. bu şu demek. bir iddia kendi aksiyomlarına dayalı olarak bir iç bütünlük arzedip sonuçta bir ispat getirebilir. ama her zaman bu çevrimin (yani aksiyom- iddia- ispat tekniği( çelişki, vb) ve ispat) dışından bu çevrimin doğruluğunu ispatlayacak deliller gerekir. nitekim her komplo teorisi iç bütünlük arzeder ancak delil itibariyle zayıftır ve bu nedenle kabul edilmemelidir.

kuranın bize kainatı anlamamız için sunduğu şablon mükemmel bir iç bütünlük arzetmektedir. mesela biz kainatın allahın isimlerinin bir yansıması olduğunu ve her kemal ve cemal sahibi zatın kemal ve cemalini göstermek isteyeceğini varsayarsak allahın sayısız sıfatlarının müşahidi olarak melekler yaratması bu aksiyomların tabii bir sonucudur. ancak acaba aksiyomlarımız doğru mu? burada yine Kant tan bahsetmek istiyırum. akıldan, delilden ve ispattan konuşurken Kant'ı mutlaka düşünmeliyiz. Zira adam ömrünü buna harcamış ve gerçekten bir abide yaratmış. şöyle diyor kant; saf aklın yöntemleriyle ve dahi bu aklın kapsayabildiği alanda, bu ve benzeri aksiyomların varlığını ispat etmek mümkün değildir. zira bu aksiyomlar metafizik aleme aittir ve saf akıl bu alemin ötesiyle ilgili hiçbir bilgiye sayip değildir. saf akıl, her zaman tezler( maddenin sonlu olduğu, tanrının varlığı, insanın özgür olduğu) ve anti-tezler( maddenin ezeli olduğu, tanrının yokluğu ve insanın mutlak bir determinizmin kölesi olduğu) arasında muhayyer kalacaktır. nitekim teologların( ya da kelamcıların) yıllardır saf aklın metotlarıyla bu meseleler üzerinde düşünmeleri bir sonuç vermemiştir. Kant dinin teoloji gibi kaypak bir alanda temellendirilemeyeceğini söyler. dinin kökleri pratik akıldadır( islami terminolojide vicdan). İçimizden yükselen irrasyonel "yapmayacaksın" emridir bu. en adi kovboy filmlerinde bile yenilene üzülmemizin sebebi olan ve bu dünyadan olmayan bir sestir. işte en başta bahsettiğim, dinin temel aldığı aksiyomların delili vicdandır. vicdan saf akıl temelinde kurulmuş dini mantığın temellerini doğrulayan iç sestir.

o zaman kainata bakış metodumuzu değiştirmemiz gerekiyor. kainatı bir kitap gibi okuyup Allah'a dair deliller bulmak mantıksal olarak yanlıştır. zira en temelde aldığımız aksiyomu en sonda ispatlamaya çalışıyoruz. ilk önce kainata değil kendi nefsimize dönmeliyiz. nefsimizden yani vicdanımızdan imanı devşirdikten sonra kainatı okumaya başlamalı ve Fazlurrahmanın deyişiyle Allah'ı keşfetmeliyiz.

9Vahiy delili ve insanın seçim özgürlüğüSALİH BÜYÜKYAZICI, 02.01.2008, İSTANBUL

İki mesele var: Birinci mesele:Ben vahiy delilini kendi inancım açısından çok önemli buluyorum. Üstad'ın uluhiyet tezahürsüz olmaz sözünden çok şeyler anlayabiliriz.

Eğer vahiy olmasaydı yani kitap, peygamber gelmese idi bu kainatı nasıl anlamlandıracaktık,davamızın doğruluğunu nasıl iddia edecektik bu mesele subjektif kalmayacak mıydı? Vahiyle kainatın Allah'ın varlığına delil olduğuna, vicdanımızın hakikatı soylediğini anlıyoruz. Bu açıdan benim için vahiy çok önemli..

İkinci mesele Ayhan K.'nın işaret ettiği gibi sonuçta şeçip seçmeme insanın ihtiyarına kalıyor yani bütün delileriyle İslamın hakkaniyeti vuzuha kavuşturulsa bile bu öyle bir şey ki insanın elinden ihtiyar alınmıyor bu da acaip bir sır! Tabi herşeyde olduğu gibi ilahi irade esas..

Rabbim sıratı mustakıme hidayet eylesin ve ayırmasın!

8mail grubuSerdar Pehlivanoglu, 02.01.2008, Manchester/ABD

Grup herkese acik oldugu icin adresi eklemis olayim:

http://groups.yahoo.com/group/karakalem/

Selametle...

7mail grubuyasin eşref, 01.01.2008, isparta

yazıda bahsi geçen mail grubu hala mevcut mu ve herkese açık mı? bilen birisi linki derdiman@hotmail.com 'a gönderebilir mi?

teşekkürler...

64 yol grcn, 01.01.2008, nrvc

bu yazidan sonra tabiat risalesine yonelik sunu hissettim. bilmiyorum dogru mu dusunuyorum. tabiat risalesinde ki 4 yoldan ilkin 3 unun muhaliyeti ve gidilemezligi gozler onune seriliyor. sonrada 4.yolun makuliyeti akil ve kalp gozlerinin onune seriliyor. yani bir manada tabiat risalesi LA ILAHE ( 3 YOL ) ILLALLAH ( 4. YOL ) olarak takdim ediliyor.ve surekli bicimde " hic akil kabul edermi ki ..." gibi soru cumleleriyle aklin 4.yola yaklastirilmasi temin ediliyor.

5Teklif objektif midir, yoksa imtiyaz mi soz konusu?Yunus U. Eser, 01.01.2008, California/USA

Serdar abiye ve Ayhan beye orijinal fikirlerinden dolayi tesekkur ediyorum.

Agnostizme karsi kanaatimce en buyuk silahimizin da vicdan hakikati oldugunu dusunuyorum. Neden mi?

Dünya üzerinde bir çok düşünce ve inanç sistemi mevcuttur. Bunlardan birçoğu kendi aksiyomatiği içinde tutarlı da olabilir. Mutlak bir objektivitenin varlığını reddetmek ile İslamın da diğer düşünce ve inanç sistemleri gibi dışa karşı ispatlanamaz olduğu zehabına yol açabilecek kadar tehlikelidir. Halbuki İslam mutlak doğrudur, Allahın varlığı insanın kendi varlığından daha kesin ve kat'idir. Peki bunları neye dayandırıyorum? Bir putperestin kendi inancına akli gerekçeler getiremeyeceğini mi düşünüyoruz? Veya bir sofestainin edecek hiç mi kelamı yok?

Düşünce sistemleri vicdandaki nokta-yı istinadı tatmin, inanç sistemleri de vicdandaki nokta-yı istimdadı tatmin üzerine ortaya çıkmıştır. Çünkü bir insan var olma sebebine ve yaptığı işe dayanak aramak zorundadır. Ayrıca fıtraten aciz olan insan, yine bir merciden istimdad etmek, meded beklemek zorundadır. İşte herşeyin bir hakikatı olduğu gibi insandaki bu fıtratın dahi bir hakikatı vardır. O da nokta-yı istimdadı nokta-yı istinad ile birleştirmektir. Bu birleşimin yapılamadığı bütün sistemler batıldır. Böylelikle bir düşünce veya inanç sisteminin iç tutarlı olması onun hakikat olduğunun isbatına kafi gelmez. İç tutarlılık gerekli bir şart olduğu gibi, sistemin aynı zamanda insanın varoluş hakikatı olan ve insanı kainatın harmonisine dahil eden vicdan ile de rezonans yapabilmesi lazımdır. Kur'anın ve onun bir nevi tefsiri olan Risale-i Nurun getirdiği delillerin de sadece akla hitab edip insanı aklen yanıltabilecek bir hususiyete sahip olmayıp, kuşatıcı diye tabir edebileceğimiz ve “işte her açıdan tam da böyle olması gerekir” dedirtecek türden olması da insandaki bunu algılayacak vicdan mekanizmasının ehemmiyetini anlatmaya yeter zannedersem.

4Müthiş...yasin eşref, 31.12.2007, isparta

Heyben baya doluymuş...

Maaşallah...

Kardeşim DEVAMINI mutlaka getirmelisin.

selametle...

3İman ve küfür, en temelde neyin sonucudur?Ayhan K., 31.12.2007, istanbul

1) Üstad'ın (R.A.) "... neticenin kayyumu imandır ..." yazısını ben şöyle anlıyorum : "Delil", imanı olan insanın imanını kaybetmemesine ve muhafazasına sebeptir ama imanı olmayanı, hidayet ve imana getirmeye sebep değildir. ("Sebep" kelimesini dar anlamda kullanıyorum, yoksa hiçbir şey hiçbir şeyin sebebi değildir ve herşeyin sebebi Rabbimizdir.) Çünkü Sünnettulah'ta "delil" ile hidayet - iman" arasında bir telazum (veya "zorunluluk yoktur" mu demeliydim?). Yani delil ile iman arasında; bıçak ile kesme, ateş ile yanma - yakma gibi bir ilişki (veya "iktiranı") zorunlu (genelgeçer) yapmamıştır Rabbimiz. Yani "hidayet - iman"ın mülk ve melekût cihetli şeffaf; "hayat, rahmet" gibi... 2) Bu mes'ele "akla kapı açar, ihtiyarı elden

almaz"la da ilgili. Çünkü "delil - ispat" % 100 kesin ve herkes tarafından görülebilir olsaydı, aklın ihtiyarı kalmaz dolayısıyle imtihan olmaz, herkes "iman"ı seçerdi, çünkü kimse bile bile Rabb'ini inkâr edip, ebedî Cehennem'e gitmek istemez, çünkü kimse yanlışlığını bile bile, bir davada ısrar etmez, önce doğru diye bilir ondan sonra o yolu seçer ve savunur insanlar. Fakat bu son yazdığım 2. maddeyi; kâfirin, küfrünün cezasının ebedî Cehennem olmasıyla nasıl te'lif edebiliriz? Bu soru(n)un bende tam net bir cevabı yok, ancak bir takım tahmin ve bilgi kırıntılarım var o kadar. Soruyu başka şekilde ifade edersek : Kâfirin (tebliğden haberi olmayanlar hariç) küfrünün cezasının "ebedî Cehennem" olmasını ben, küfrün mazereti olmadığının delili olarak okuyorum. Yani kâfir bile bile Rabb'ini inkâr ettiği, bilerek O'nu görmediği için cezası ebedî Cehennem oluyor anlıyorum. "Delil - ispat"ın % 100 kesin ve görülebilir olmaması, kâfir için niye özür olmuyor? Bu sorunun cevabı hakkında bendeki bilgi - tahmin kırıntısından birisi şu : Okula devam eden (ve aynı imkân ve şartlara sahip olan) her öğrenci iyi bir

üniversite kazanmak ister ama bu her öğrenci iyi bir üniversiteyi kazan(a)maz, hatta herhangi bir üniversite bile kazan(a)maz. Demek üniversiteyi kazanan isteyerek ve bilerek kazanmış,

üniversiteyi kazanamayanlar da isteyerek ve bilerek kazanmamışlardır! Yani her ikisi de kendilerini zorlayan (iradelerini ellerinden alan) bir sebep olmadan, kendi irade ve rızalarıyla, bile

bile bu istedikleri veya fazla istemedikleri (üniversiteyi kazanmak istiyormuş ama ders çalışmamak, üniversiteye hazırlanma için uğraşmamak daha fazla istiyormuş) sonuca ulaşmışlardır. Şimdi aklıma gelen diğer tahminî cevap şu : Belki kâfirin ebedî Cehennem'le cezalandırılmasının nedeni : Rabbimiz, Peygamberler, Kitaplar ve kâinat ve nefiste bu kadar delil - ispatlar varken, o kâfirin, enfüs - afaktaki bunca delillere hiç değilse kulak verip, araştırması ve sonra imanla buluşması mümkünken; Rabbimiz'in hakkında hiçbir delil - ispat indirmediği zan ve vehimlerine inanıyor olmalarıdır. "Tabiat yaptı; tesadüfen oldu; içgüdü güdüledi; bilinçaltı yaptı; kâinattaki gizli kanun - mekanizmalar yaptı; sebeplerin bu işleri yapması "mümkün" ve sebeplerin yapabilmesi "mümkün "olduğu için bu işleri sebepler yapıyor" (Not: Sebeplerin yapabilmesinin "mümkün" olduğunun ispatı olarak yapılan işlerin gösterilmesi totolojik mantıksızlığı, halbuki olanlar "mümkün "olduğu için olmuyor, olduğu için biz "mümkün" zannediyoruz, sebeplerin yapması "mümkün" zannediyoruz. Halbuki herşey Rabbimizin yaratma - inşasıyla mümkün ve vaki, sebeplerle olsaydı muhal ve mümtenî olurdu) gibi zanlarına (bir takım uydurdukları isimlere) inanmalarıdır. Evet kimi Rabbimizin olduğunu bilir ve inanır; kimi de Rabbimizin olmadığı yanlış bilgisini bilir ve buna inanır; yani küfür de (ve "agnostizm" de) bir inançtır. Başka tahminî cevaplar verilebilir. Bunları yazmamın nedeni : Serdar Bey'in merakla beklediğim bir sonraki "delil ve ispat arasındaki ayrım - ilişki" yazısına katkı sağlayabilme ihtimali. Selâm ve dualar.

2Zehra Sari, 30.12.2007, Istanbul

Serdar Bey Karakalem sitemizde, yazilarinizdan faydalanacak olmamiza cok sevindim,yorumlarinizi dikkatle okuyan biri olarak.Hatta bazi yorumlarinizi arkadaslarla bile paylasip "evet ne kadar isabet etmis, keske daha uzun yazsaydi"demisizdir ; ne guzel, duamiz kabul oldu, Allah bu surecte yardimciniz olsun insallah.

1illiyet murat kuru, 29.12.2007, izmir

serdar abi, uzun süredir zihnimde çözmeye çalıştığım bir meseleyi irdeleyecek olmanız beni çok mutlu etti ve merakla yazılarınızı bekliyorum. özellikle illiyeti inkar ettiğimizde düştüğümüz yeni sorun. eğer ateşle pamuk yanyana geldiğinde yanacaklarını yüzde yüz söyleyemezsek ( ki şuanki görüş olarak kabul ediliyor ve david hume'la birlikte yeniden büyük tartışmalara sebep olmuş bir konu); bir harf katipsiz, bir kanun hâkimdiz, bir iğne ustasız olmaz gibi risalede sıkça kullanılan ifadeleri nasıl anlamlardıracağız? yani bu durumda agnostisizme düşme tehlikesi olmuyor mu?




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut