“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Füruat’ın meyveleri
–Metin Karabaşoğlu

[*4.617 yazı içinden]

Huzur-u kalb

Abdurrahman Bulut*

HAYAT BENİM cüz’î irademle kontrol edebileceğimden çok büyük. Her gün, her an benim dışımda milyonlarca, milyarlarca, belki sonsuz sayıda olay oluyor. Bütün bunları kontrol edememenin, yönetememenin ötesinde, çoğunlukla ellemem, dokunmam bile mümkün değil.

Aczim sonsuz, ama ihtirasım çok. Gücüm yok, ama isteğim çok.

Üstelik rahatsız edecek çok şey var. Ben küçüldükçe dışım büyüyor, beni eziyor. Uğraşıp didiniyorum, ufak tefek başarılar beni muzaffer kılıyor, bazen bütün herşeyi değiştirebilirim zannediyorum. Aldanıyorum, kendimi aldatıyorum.

Ben, benden başka birşeye razı olmamak gibi bir kibirin eşiğindeyim.

Gördüm ki, hep aynı yere gelen bir kısırdöngünün içindeyim. Olaylar değişiyor, olan değişmiyor. Bir sonraki benim istediğim oluşlarda alacağım nefesleri beklemedeyim, bir sonraki aldanışlarda gizlediğim hazlarla güçlenmeyi ümit etmekteyim.

Bugüne kadar bildiğim bütün öğretileri gözden geçirdim. Hemen hepsi akılda kalmış kalbe inmemiş. Bildiklerim bu yaşadıklarımı izah edebilmenin gücünü saklıyordu, ama bana o gücü vermiyordu. Soruyu çözüyordu, ama çözümü hissettirmiyordu; huzur-u kalb’i vermiyordu.

Halbuki Allah her gün, her saniye, hatta her an bütün bu iç-dış dengesini kurabilecek fırsatlar veriyor; ben o fırsatların hepsini dengeyi kurduran, güçlendiren adımlar olmak yerine, problemin kendisi haline getiriyorum. O her bir altın külçelerini, yoluma dikilen dağlar, taşlar olarak görüyorum.

Mısri’nin “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” satırları tekrar ediyor kafamda, çatlarcasına. Bilmeyi anlamaya, anlamayı da hissetmeye döndürmem gerektiğini farkediyorum. Bilgiyi anlamaya, anlamayı hissetmeye..!

Bir huzur-u kalb iklimi gerekiyor. Dünyayı, hayatı, olanları bir pencereden seyrettiren, ama içine girmeyen bir yaklaşım. Hatta kendimin de içinde aktör olduğu oyunu, seyirci sıralarından seyrettiren bir bakış, bir hissediş gerekiyor.

Hem oyun içinde, hem de tamamen oyun dışında. Oyun içerisinde başarılı bir aktör, ama aynı anda oyunun oyun olduğunu bilen, sonunu, alkış sahnesini ve sonrasını bilerek seyreden iyi bir seyirci.

Huzur-u kalb seyretmekle geliyor, dışarıya tamamen bir seyirci gözüyle bakmakla. Kendim dahil herşeyi bir film gibi seyretmekle. Bu yönüyle aczim, güçsüzlüğüm yerini buluyor. Oyun içindeki rolüm de, bana verilen cüz’î irademle iyi bir aktör olmanın sorumluluğunu taşıtıyor. Verilen küçücük rolümü oynayabildiğim kadarıyla başarılı oluyorum, rolümün büyüklüğü nispetinde değil.

Hep en iyi oyuncu olma gayreti, hiç seyirci olamama... Gelip geçtiğini düşünmeyen bir yolcu gibi yürümek... Problemim bu diyorum, aczimi kudret, güçsüzlüğümü güç zannetmek.

Evet, derdim bana derman imiş.

Herşeyi bir melodi eşliğinde izlemekten zevk alıyorum, rolümü seviyorum.

Bu sezgi, bu hissediş kalsın istiyorum. Kaybolmasın.

O’nu anmak, herşeye O’nu anarak bakmak, seyirci sıralarına geçmemi sağlıyor. Kendimi sahnede beğenmesem de, kendimi görebilmekten hoşlanıyorum.

O’nu anmanın gücüne hayran oluyorum.

Rabbim, beni tamamen seyirci sıralarında kalıp rolümü—görevimi—unutmaktan, ya da hep oyun içinde kaybolup bitişi görememekten koru.

Ne aczimi unuttur, ne de görevimi...

Âmîn.

  14.12.2007

© 2015 karakalem.net, Abdurrahman Bulut

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut