“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Müslüman ve İngiliz?
–Abdülhakim Murad

[*4.593 yazı içinden]

Üç velâyet

Yazara Mesaj Gönder

RİSALE-İ NUR müellifinin Mektubat’taki üç velâyet ayrımı, özellikle de ikincisi, Risale-i Nur okuyanlar için ‘kapalı’ kalan hususlar arasındadır. Bu ayrımda ‘velâyet-i suğra’yı bildiğimiz velâyet, yani ehl-i tasavvufun yolu; ‘velâyet-i kübra’yı ise sahabe mesleği olarak açıklamak, Risale-i Nur’un bütününe bakarak mümkündür ve doğrudur ama, ortadaki ‘velâyet-i vustâ’nın tarifi bir türlü açılmaz zihnimizde. Küçük velâyet ile büyük velâyet arasında ‘orta velâyet,’ bir sır, bir müphemiyet olarak kalır bizim için.

Bediüzzaman’ın Kur’ân’a talebelik yolunda üstadlarından İmam-ı Rabbanî’nin hayatına ve seyr-i sülûkuna dair tahlilini düşündüğümde zihnimde çözülen bir sırdır bu benim için. Risale-i Nur müellifinin Eski Said’in Yeni Said’e dönüştüğü süreçte İmam-ı Rabbanî’nin “Mirza Bediüzzaman’a” hitapla yazılmış mektubundaki “Tevhid-i kıble et; kıbleni birle. Bir mahalde olanı her yerde bulabilirsin, mahalden mahale dolaşanı ise hiçbir yerde bulamazsın” sözünün hususî bir yeri vardır; bunu, bizatihî Bediüzzaman anlatır. Bu söz üzerine, ‘üstadlarının üstadı’ olarak Kur’ân’da ‘tevhid-i kıble’ eder Bediüzzaman. “Yirmidördüncü Söz”de ‘reşha’ sembolizmiyle tarif ettiği ‘veraset-i nübüvvet’ mührünü taşıyan ‘velâyet-i kübra’ mesleğine böylece avdet eder.

Bediüzzaman’ın bu dönüşümü, bir açıdan, onun bizatihî İmam-ı Rabbanî’de gördüğü bir dönüşümü insana düşündürür. Bediüzzaman’ın belirttiğine göre, İmam-ı Rabbanî’nin seyr-i sülûkunu üç aşamada açıklamak gerekir. İmam-ı Rabbanî’nin çıktığı birinci basamak, ‘vahdet-i vücud’ mesleğidir. Bir süre bu meslek üzere seyr-i sülûk eden büyük imam, sonra bu mesleği bırakarak vahdeti’ş-şuhud mesleğine yönelmiştir. Tasavvuf dairesi içindeki bu iki meslek, ilk anda aralarında çok da büyük fark olmayan iki meslek olarak görünür ama; Bediüzzaman’a göre, “Lâ mevcuda illâ hu” ile “Lâ meşhude illâ hu” arasındaki fark, ciddi ve büyük bir farktır. İlkinde insanın karşısına çıkması muhtemel vartalar, ikincisinde büyük ölçüde izale olmaktadır.

(Bu çerçevede bir adalet ve hikmet insanı olarak Bediüzzaman’ın vahdet-i vücud mesleğini dahi nazarî ve şuhudî olmak üzere ikiye ayırdığını belirtelim. Nazarî vahdet-i vücud daha da riskli bir alanda durmaktadır; ‘herşeyi Allah’ gören ‘panteizm’le iltibas olunma riski, zevkî ve şuhudî vahdet-i vücuda nisbetle çok daha yüksektir. Bu risk, şu maddecilik asrında bir kat daha yükselmiş haldedir. Sözün kısası, vahdet-i vücud mesleği içerisinde dahi “Allah’tan başka mevcud yoktur” diye bilmenin yol açacağı vartalar, “Allah’tan başka meşhud yoktur” diye görmenin yol açacağı vartalardan çok daha fazla ve büyüktür.)

“Allah’tan başka mevcud yoktur” diyen vahdet-i vücud mesleğine karşılık “Allah’tan başka meşhud yoktur” diyen vahdet-i şuhud mesleği, vücud ile şuhud nüansını içeriyor olması itibarıyla, vahdet-i vücud mesleğinin risklerini büyük ölçüde bertaraf eder. Ama bu meslek de, Bediüzzaman’a göre, sonuç itibarıyla tasavvuf dairesi içerisinde bir seyr-i sülûka işaret etmektedir.

Risale-i Nur müellifi, ‘vahdet-i vücud’dan ‘vahdet-i şuhud’a geçen İmam-ı Rabbanî’nin, daha sonra tabir yerindeyse ‘verâset-i evliyâ’dan ‘verâset-i nübüvvet’e geçtiğini belirtir. Aktardığına göre, bu geçişin bir nişanesi olarak İmam-ı Rabbanî, “Bir tek sünnet-i seniyyeye ittiba noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz adab ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir sünnet-i seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” hükmüne ulaşmıştır.

“Muhakkak budur” dememekle birlikte, kendi namıma, “Beşinci Mektub”daki ‘üç velâyet’ kavramının, İmam-ı Rabbanî’nin yaşadığı sürece denk geldiğini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki; şuhudî vahdet-i vücud ‘velâyet-i suğra’nın nihayetini gösterirken, vahdet-i şuhud ‘velâyet-i vustâ’ya işaret ediyor; ve sünnet-i seniyyeye ittiba ile ‘verâset-i nübüvvet’ diye de tabir olunan sahabe mesleğine ve kerametsiz ‘velâyet-i kübra’ya ulaşılmış oluyor.

Meseleyi böyle gördüğümde, gerek Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’unu, gerek İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını, gerek İmam-ı Gazalî’nin İhyâ’sını okurken dünyama taşınanlar arasındaki yakınlığın sırrını daha bir kavrar gibi oluyorum.

Öte yandan, Bediüzzaman’a “Ondokuzuncu Söz” ve “Onbirinci Lem’a”yı yazdıran sırrı, özellikle de “Yirmidördüncü Söz”ün ‘meyve’li son ‘dal’ında ‘şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmı içinde cilveleri intişar eden esmâ-i ilâhiye’ ifadesine yüklenen anlamı böylece biraz daha bariz biçimde kavrıyorum.

Gariptir, marifetullahın anahtarını daha ‘bâtınî’ ve hatta ‘mistik’ süreçlerde arayan anlayışlara inat, Bediüzzaman ‘sünnet-i seniyyeye ittiba’ olarak gösteriyor küllî bir marifetullah yolculuğunun adresini.

İki aydır fırsat buldukça Mektubat-ı Rabbanî’yi okurken gördüğüm de bu; Gazalî’nin İhyâ’sını her okuyuşta gördüğüm de...

Bilvesile, bir son nükteyi aktarmak isterim: Bediüzzaman’ın tasavvufa bakışının özünü veren “Telvihat-ı Tis’a”nın “sekizinci telvih”ine, yukarıda İmam-ı Rabbanî’nin ulaştığı hükmü ‘sadırdan değil, satırdan’ nakletmek üzere şu yazıyı yazarken bir kez daha baktığımda, şaşırdım ve sevindim. Zira, İhyâ’yı okuduğum zamandan beri, Risale-i Nur ve tasavvuf arasındaki ilişki ve gerilim üzerine söz açıldığında “Bediüzzaman’ın çizgisi ile Gazalî’nin İhyâ’da ortaya koyduğu türden ‘sünnet-merkezli’ bir tasavvuf arasında bir gerilim değil muvafakat olduğunu düşünüyorum” diyordum her defasında. Sözkonusu “sekizinci telvih”te gördüm ki, Bediüzzaman, “Bir sünnet-i seniyye, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” sözünü sadece İmam-ı Rabbanî’ye atıfla sözlemiyor. Bilakis, “Çok Sözler’de isbat edildiği gibi; ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkîn-i ehl–i tarikat derler ki” diyerek zikrediyor.

Her neyse; biraz dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama yine de, semeredar bir mütalaa ve müzakerenin muharriki olur diye ümit ediyorum.




Not-1: Buraya kadar yazdıklarımı, İmam-ı Rabbanî’nin bir sözüne giriş için düşünmüştüm aslında. Ama ‘giriş’ uzadı, bu söze dair düşüncelerimiz, Allah nasip ederse, bir sonraki yazıya kalmış oldu.

Not-2: ‘En güzel ayakkabı’ yazısına düştüğümüz notlardan ikincisine dair bir tavzih gelmişti bu notta zikredilen ayakkabının sahibi tarafından. İlgili ayakkabının ‘Louboutin’ imali olmadığı kaydını düşüp bu notumuzu tashih etmemiz gerekiyor. Ama ayakkabının ‘orijinal’ değil ‘taklit’ olmasının, fiyatının ise gazetelerde belirtilenin yarısı kadar olmasının değiştirmediği bir gerçek var. Mü’minler başlarında da, üstlerinde de, ayaklarında da ‘tevazu’ mesajı veren nişaneler taşımalı; tekebbür ve tamah çağrıştıran nesneler değil...

  14.12.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

4tasavvuf berzahı...kılıçustası, 25.12.2007, istanbul

s.a.

bir noktaya işaret etmek istiyorum...

bediuzzaman ın bahsettiği "VELAYET-İ KÜBRA" ,

""" Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır """ , şeklindedir...

sizin yazınızda bu durum gözden kaçmış gibi...

tasavvuf berzahına girmeden , sözünü açabilirmisiniz?

imam rabbani , tasavvuf berzahından geçtiğine göre ( bir kaç tarikat yoluyla) 3 velayeti imamın hayatıyla özdeşleştirmenin telifi nasıl olmaktadır...

bir kişi şöyle anlasa yanlış mı olur ?

velayet-i suğra : bilinen tarikatlar yoluyla elde edilen velayet

velayet-i vüsta: nakşibendi yoluyla ulaşılan ( bazı nakşibendi büyükleri) nubuvvet kemalatları...yani tarikat berzahıyla ulaşılan velayeti kübra...

velayet-i kübra : tarikat berzahına girmeden doğrudan doğruya mutabaat yoluyla hakikate açılan yol...

hidayetle...

3Velayet-i VustaEymen Erdem, 20.12.2007, İstanbul

selamun aleyküm.

Öncelikle başta Metin Ağabey, sonra da bu yazıya cevap yazan kardeşlerimle iftihar ettim. Bin maşaallah ve barekallah diyorum onlar için. Rabbim feyz ve istifadelerini artırsın. Yollarını daha da açsın. Önce Hakikate sonra da Hakka vasıl eylesin. Amin. Amin. Amin.

sonra bu fakirin Metin ağabeyin ve Yunus ağabeyimin yazısını okurken zihnime gelen bir mana şu ki:

24. Söz İkinci Dal belki bu velayet bahsini tamamıyla şerheder:

Çünkü orada 3 tarz kilişik tipi ( reşha, katre, zühre ) ve bunların 3 alt tipinden behsediyor ( külli-i hakiki, umumi yani külli-i zahiri, cüz'i yani hususi )

Vekayet grubu Üstadın belirttiği üzere Katrenin 3 grubu olabilir.

Cüz'i olan katre Velayet-i Suğra iken

Umumi olan Katre Velayet-i Vusta ve

Külli olan katre ise Velayet-i Kübradır.

Zaten bu 3. aşamaya gelen kişi reşha olmaya başlıyor. Yani cüz'i reşha oluyor. Tabiat perdesi ve gecesi hakikat güneşinin şualarıyla yırtılıyor. Doğrudan doğruya kalbinden Hakikate bir yol açılıyor.

Üstad da Efendimiz Aleyhiseletü Vesselam hakkında " Risalete dönüşen velayeti ile " tabirini devamlı kullanıyor. Bu sırdan ileri gelse gerek.

Ayrıca Şener Dilek Ağabeyin ntlarında okumuştum ki 1. Mektupta bahsedilen ve Hazret-i Hızır ile görüştüğünden bahsedilen bir veli grubu var ki onlar Velayet-i Vustadır. Bunlar ehl-i tasarruf velilerdir. Üstad döneminde yaşayan Ladikli Ahmed Ağa bunlardandır.

Şİmdilik zihnime gelen manalar bunlar. İnşaallah meselelr daha iyi anlaşılır.

selam ve dua ile

kardeşleriyle iftihar eden

Eymen

2Yunus U. Eser, 13.12.2007, California/ USA

Muhterem Metin agabey,

Kanaat-i acizanemce, Sunnet-i seniyye velayet-i sugranin dahi yoludur. Velayet-i Kubra ile Velayet-i sugrayi ayirdeden bir tarik olmasa gerek.

yine zannimca, Sahabe velayeti de denilen veraset-i nubuvvetten gelen bu dostluk, Cenab-i Hakkin umum kainata tecelli eden esmasiyla kurulan munasebetten ileri gelmektedir. Bu sebeple sirr-i Ehadiyetin Vahidi tecelliler icinde inkisaf etmesidir.

Sunnet de, sair kavanin-i tabiat da, hep Cenab-i Hakkin umumi muamelesidir.

Padisahin fermani gibidir, herkesle beraber ama herkesin temsilcisi olarak bir muhatabiyettir. Butun kainati arkaya alip, "iste bunlarin biadetlerini sana sunuyorum Ya Rabbel Alemin" demektir, kubra olan velayet.

Sugra olan ise, Rabbi der, kalbi ile muhatab olur... yani esmanin cuz'iyattaki tecellilerine ehadi bir muhatap olur... "bu ibadetlerimi sana sunuyorum Rabbim der.." Ehadiyet merkezli ve kanunlardan ihrac seklinde, suzuzat yoluyla oldugundan dolayi harik-ul adet kerametler cok gorulur... Halbuki velayet-i kubradaki kerametler genelde kanunlar ve adetler icerisinde cereyan eder.

Vusta olan velayete gelince,

seyr-u sulukte (imam-i Rabbaninin de dedigi gibi) inzal hadisesi vardir. Inzal, bir salikin belli meratibi kat ettikten sonra, seyr minallah mertebesinde, artik baskalarinin ellerinden tutmak icin halk icine geri donmesidir... Artik bu makamda salik, mursiddir ve gittigi yolu acik secik gormektedir.

vusta olmasinin bir sebebi de, nubuvvet misyonunun bir kismini ustlenmesidir.

Muhabbetle

Yunus

1şimdi anladım..gurcan, 13.12.2007, norvec

" Şu da unutulmamalıdır ki, bu şeyler (esmada seyr-i suluk) genelde Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının tecellîleri ile alâkalıdır. Bunlar her şeyin dış yüzündeki renkler, güzellikler, armoni, nizam, intizam ve âhenktir. Bu yönüyle bakınca, insan istidlâllerde bulunarak güzelliklerden Güzel'e, nizamdan Nâzım'a, âhenkten âhengi vaz'edene, tenasüpten tenasübü koyana yürür... Fakat bütün bunlar, eğer bir bâtınî beslenmeye açık değilse ve vicdan da o ölçüde işletilmiyorsa, insan sadece kitabın yapraklarıyla meşgul olur ki, bu da insanı ancak kitabın yazılarının gösterdiği bilgi ve nisbî mârifete ulaştırabilir. Bu mârifet ise, bizim anladığımız tasavvufî mânâda ve İslâm'ın ruhî hayatını ihtiva eden ve muhabbeti netice veren mârifet değildir. Muhabbeti netice veren mârifet, Allah'la münasebetten işe başlayarak, bir yönüyle O'nun güzelliğinin, vaz'ettiği nizam ve âhengin ruhunu ifade eden mârifettir.

Evet, aşağıdan yukarıya giderek, nizamdan Nâzım'a gitme yolu başka, yine temelde Allah'ı kabul ederek o nizamı Nâzım hesabına değerlendirme ve meselenin üzerine böyle gitme başkadır. İkinci yol, kişinin seyr u sülûk-i ruhanîsinde her zaman yolunu aydınlatır ve onu ışığından faydalandırır.

Bu açıdan insan, sadece esbabı değerlendirerek Allah'ı bulacağını zannetmemelidir. Risaleler'de, temelde Allah'a iman ele alınıyor, daha sonra Allah'a götüren deliller sıralanıyor. Eğer delillerden yola çıkılacak olursa, bazen yanlış anlama da söz konusu olabilir. Bu itibarla "Ben aklımla, pozitif neticelerle, vasatı değerlendirerek Allah'ı bulacağım." gibi sözler gerçeği yansıtmasa gerek. Böyle düşünen biri kâinat ve hâdiseler içinde dolaşır durur da bir arpa boyu yol alamaz. Oysa iman, Allah'ın insan içinde yakacağı bir meşaledir. O meşale yanmadığı müddetçe insan her şeye hep "min verâ-i hicab" bakar; sürekli eşya arasında dolaşır ama ikilikten kurtulamaz. Düalizmden kurtulmanın yolu; Allah'ı eşyadan daha ayân görüp, "Hak'tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş." ufkunda dolaşmaktır.

Allah'ı eşyadan daha ayân görme, baştaki iki gözle olacak gibi değildir. İşin esası, insanın basiret ve vicdanı ile görüp hissetmesidir. Çünkü bu şekilde insan, görme adına kendine tanınan hak dairesinde, kendisine ne kadar müşâhede imkânı bahşedilmişse o çerçeve içinde görür. Oysaki Allah, zamanlara ve mekânlara sığmaz. O ancak kenzen kalbte bilinebilir. Bilme yolunda olanlarca bilinince de öyle bir bilinir ki, o kimse "Vallahi hissediyorum!" diye yemin edebilir ve "Şu gördüğüm eşya ve insanlar yalan olabilirler, fakat ben Seni öyle bir duyuyorum ki, bunda kat'iyen yalan olmaz." diye haykırabilir. İşte bu, vicdanın mârifetidir ve insan bu mertebeyi sadece amel ederek anlayabilir.

Evet, esbap nazara alınmaz ve vicdan mârifeti ile meseleye yaklaşılırsa, işte o zaman hem eşya bir kitap gibi çok iyi değerlendirilebilir, hem de Allah'a da şirk koşulmamış olur. Aksi takdirde eşya bir tabu olur ve Allah yolunda seyr u sülûk yapıldığı zannedilebilir, ama hiç de öyle olmayabilir.

...........

Evet, hakikate ulaşılacağı ana kadar eşya denen tabuya takılıp kalma her zaman mukadderdir. Ancak, ism-i Zâhir'in gereklerini, ister tefekkür cihetiyle, isterse bizim amel ve muamelelerimize esas teşkil etmesi açısından, bütün bütün bırakıp "Sadece Allah'a uyanacağım ve O'nu duyacağım." diye varlığı ve onun ifade ettiğini görmezlikten gelmek de doğru değildir. Zira o zaman da, yine muvazene korunamamış olur. İhtimal böyleleri, bazen monist, bazen de panteist olabilir veya vahdet-i vücuda girebilirler. Bu itibarla da dinin ruhundaki denge korunamamış olur ki, bu da diğeri kadar tehlikelidir. Sırat-ı müstakîm erbabı, bu ikisini de dengeli götürmüşlerdir. Diğer bir tabirle, ikisini birden dengeli götürmeye sırat-ı müstakîm erbabı muvaffak olmuştur.

Netice itibarıyla ne sadece o, ne de beriki; ikisi birden bir vâhidin iki yüzü olarak değerlendirilmelidir ki, doğru olan da budur. Yoksa, ifrata girip hep "Delil, delil!" demek, delillerin delisi olmaktır ki, böyleleri sonuçta bazen asla medlûle ulaşamayabilirler. Bu, namaz, zekât ve hac gibi ibadet ü taatle medlûla ulaşılmaz mânâsına gelmez. Bunları değerlendirmeye almayan insan muvazeneyi yine bozar. "İşlerin en hayırlısı orta olanıdır." fehvâsınca ifrat ve tefrite girilmeden orta yolu bulmak en doğru olanıdır.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut