Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Kör nokta
–Metin Karabaşoğlu

[*4.663 yazı içinden]

Temâsül

Yazara Mesaj Gönder

MODERN ZAMANLAR, bir açıdan, ‘uzman despotizmi’ zamanları. İnsanlar, en basit şeyleri dahi uzmanların direktifi varsa yapabilir hale geliyorlar gitgide. Binlerce yıldır insanoğlunun fıtratının sesini dinleyerek yaptığı nice şey var ki, bugün ‘uzman görüşü’ne başvuruluyor. Ne yemeli, nasıl yemeli, ne zaman yemeli, ne zaman evlenmeli, çocuğa nasıl davranmalı, eşiyle ve anne-babasıyla insan nasıl konuşmalı, kaçta yatıp kaçta kalkmalı, kalkınca ilk iş ne yapmalı.. gibi en ‘sıradan’ işlerde dahi yatıp kalkıp uzman yönlendirmesi duyuyoruz sürekli.

Bu süreçte özellikle rahatsız edici bir durum, insanların kalblerinin sesini, fıtratlarının tınısını, vicdanlarının sızısını, hele ki vahyin ve nebevî sünnetin rehberliğinde dinledikçe bulabilecekleri nice yolu ve nice izi, ‘psikoloji’nin eline bırakmaları. Hayat deyince ‘biyolojizm,’ sıhhatten söz edince ‘medikalizm,’ insan deyince ‘psikolojizm,’ toplum deyince ‘sosyolojizm’ heyülası çıkıveriyor karşımıza. ‘İzm’ diyorum; çünkü bu disiplinler bugünlerde bir ‘bilim dalı’ işlevinden ziyade, bir ideoloji işlevi yükleniyor neredeyse. ‘Çocuk’ diyorsunuz, ‘psikologa soralım’ diyorlar. ‘Aile’ diyorsunuz, ‘psikologa danışalım’ diyorlar. ‘Huzur’ diyorsunuz, ‘psikolojik verilere göre’ diyerek sazı alıyor ve bir türlü bırakmıyorlar.

Bu bakımdan, modern zamanlar, hayatın, ruhun ve insanın bir formüle, bir hesaba-kitaba, bir mekanik kalıba, gerçeklerin teorilere hapsedildiği zamanlar niteliğinde. Haddini bilmez, arsız bir indirgemecilik hâkim hayat, ruh ve insan sözkonusu olduğunda. İnsanı anlamayı psikolojiye hasreden gemi azıya almış bir indirgemecilik.

Bu tabloyu her ne zaman seyretsem, bu zahiri mutantan ruhsuz tablonun makyajını silen iki gerçek birbiri ardınca gelir hatırıma.

İlki, ‘modern zamanlar’a ilişkin: İnsan, aile, çocuk, toplum ancak psikolojinin, psikiyatrinin, pedagojinin, sosyolojinin ellerinde anlaşılabilir ve kemalata doğru yol bulabilir durumda ise eğer; neden en sorunlu insanlara ABD başta olmak üzere psikiyatrinin en ileri durumda olduğu ülkelerde rastlanıyor. Başka toplumlarda duymaya alışık olmadığımız türden kişilik bozukluklarının bu toplumların insanlarında zuhuru neyin nesi? Neden en sorunlu aile yapılarını barındıran ülkeler, aynı zamanda aile üzerine en ileri araştırmaların yapıldığı ülkeler?

İkincisi, ya modern zamanlar öncesinde yaşamış yahut bu zamanda yaşamış olsa da zihniyet itibarıyla modernitenin semtine uğramamış; meselâ psikoloji, sosyoloji, pedagoji, psikiyatri sözkonusu olduğunda kendisine asla bir ‘uzmanlık’ atfedemeyeceğimiz kimi insanlar, ‘insan’ı okuma, ‘aile’yi çözme ve ‘toplum’u kavrama noktasında nasıl oluyor da bu bilimlerin uzmanlarının asla yarışamayacağı bir büyük başarıya imza atıyorlar? Dünyanın dört bir tarafından nice mürşide, nice bilgeye bu keyfiyeti kazandıran ne?

Bunu, bilhassa, mürşidim, rehberim, kılavuzum olagelmiş o büyük ismin, Bediüzzaman’ın hayatını ve eserini okurken soragelmişimdir kendime. Hayat tarihçesine bakılsa, bugünün ‘uzmanlık’ anlayışına göre, Bediüzzaman’ın ne insan, ne aile, ne çocuk, ne de toplum hakkında söz söyleme ehliyetinin olmaması gerekir; zira ne psikoloji eğitimi almıştır, ne sosyoloji, ne pedagoji, ne de psikiyatri. Ama başka birçok örneğin yanında özellikle Bediüzzaman, bu dalların ‘uzman’larına eğer kadirşinas ise parmak ısırtan, eğer kadirnâşinas ise meydan okuyan muazzam bir ‘okuma’ sunar insana dair.

“Yirmiüçüncü Söz,” “Ene” bahsi, “Dördüncü Şua,” “Rica”lar ve “Deva”lar bunun şaheser örnekleri olduğu gibi; yeri gelir, gıybet bahsi gibi, Mesnevî-i Nuriye’deki yeis-ucb-gurur-suizan açılımı gibi kısacık bir bahiste insanın manevî yaraları şerholunur ve ruhlar inşirah bulur. Ve yeri gelir, tohum misali tek bir cümlede, insana dair harikulâde bir çözümleme çıkar karşımıza.

Yakınlarda Hakikat Çekirdekleri’ni okurken, bir önceki yazıda değindiğim ‘makine-i ahval’ bahsi gibi, yarım halde ezberimde kalmış bu bahsin hafızama kaydolmamış kısmını da kavrama imkânı bulurken, Bediüzzaman’ın ‘psikoloji’ye başvurmaksızın insanı tanıma konusundaki muazzam başarısına bir kez daha şahit oldum.

“Temâsül tezadın sebebidir; tenâsüb tesanüdün esasıdır; sıgar-ı nefs tekebbürün menbaıdır; zaaf gururun madenidir; acz muhalefetin menşeidir; merak ilmin hocasıdır” diyordu 97. ‘hakikat çekirdeği’nde Bediüzzaman. Bir cümlenin içinde, her biri başlıbaşına çözümleme gerektiren üçer kelimelik altı büyük cümlecik... Bu cümleler içinde sıgar-ı nefs ile tekebbür, zaaf ile gurur, acz ile muhalefet ve merak ile ilim arasında kurulan irtibat daha önceden hâfızama nakşolmuştu da, ilk iki cümlecik nazarımdan kaybolmuş. Bu iki cümlecikten ikincisi, daha kolay kavranır halde gözüktü bana: “Tenâsüb, tesanüdün esasıdır.” Tenâsüb, yani nisbetin dosdoğru tutturulması, doğru orantının sağlanması, uygunluk, herşeyin ve herkesin yerli yerinde bir kıvam ve makama kavuşması... Böylesi bir durumun bir ‘uyum’u ve dolayısıyla ‘tesanüd’ü, yani dayanışmanın temeli olduğunu rahatlıkla kavrayabiliyordu insan.

‘Temâsül’ ile ‘tezad’ arasındaki ilişkiyi kavramakta ise, açık söylemem gerekirse, epey zorlandım. Nasıl olur da, ‘temâsül’ zıtlığa ve zıtlaşmaya yol açar. Nasıl olur da, ‘emsal’ler arasında bir uyum değil de, bir çatışma sözkonusu olur? Sonra, gündelik hayattan manzaralara nazar ettim; aile hayatlarını, dostlukları, arkadaşlıkları, cemaatî hayatları, iş beraberliklerini tartıya koydum. Gördüm ki, evet, “tenâsüb’ün olduğu yerde ‘tesanüd’ gerçekleşiyor. ‘Temâsül’ün olduğu yerde ise, ‘tezad’ başgösteriyor. Herkes, bir beraberlik içinde hem kendi yerini, hem başkalarının yerini bir ‘tenasüb’ içinde kavrıyorsa kimse kimseyle rekabet etmiyor; bilakis farklı istidadların bir gaye için buluşup dayanışması gibi bir hal gerçekleşiyor. Ama ‘temâsül,’ yani kendisi ile yekdiğerini aynîleştirme, birbirini ‘emsal’ olarak görme hali kısa veya uzun vadede bir gerilim ve rekabet, bir çatışma ve zıtlaşma getiriyor. Birbirinin kabiliyetini ve konumunu içselleştirenler bir ‘tesanüd’ün çatısını kurarken, birbirini kabiliyet itibarıyla ‘emsal’ görenler ‘makam’ eğer bir ise birbiriyle yarışıyor ve çatışıyorlar.

İhlas Risalesi’nin ‘uhrevî makamat’a dair vurgusunu ve ‘bir makama çok namzedler’in olduğu ‘dünyevî pozisyonlar’ın işin içine girmesiyle uhrevî hizmetlerde ihlasın zarar gördüğüne dair ikazını, “Temâsül tezadın sebebidir” cümleciği ışığında bir kez daha düşündüm. Hâkeza, kişinin kendini ‘emsal’ görmediği için fena fi’ş-şeyh (şeyhinde fani olma), fena fi’r-resûl (peygamberde fani olma) sürecini daha kolay gerçekleştirebilirken, fena fi’l-ihvan (kardeşinde fani olma)’nın neden bu kadar zor ve neden ihlasın bir şartı olduğunu...

Dikkat edelim; asıl imtihanımızı bize göre küçük veya büyük, bize göre ileri veya geri gördüklerimize karşı vermiyoruz. Asıl, ‘emsal’lerimizle imtihan olunuyoruz...

Oysa ‘Ehadiyet’ penceresinden bakabilsek, göreceğiz gerçekte kimsenin kimsenin misli ve emsali olmadığını. Herkesin müstesna bir değeri haiz ve biricik olduğunu. İnsanın insanın kurdu, mü’minin kardeşinin rakibi olmadığını... Dolayısıyla, ‘temasül’ nazarıyla değil, ‘tenâsüb’ nazarıyla bakmamız lâzım geldiğini...

Ne diyordu Bediüzzaman?

“Temâsül tezadın sebebidir; tenâsüb tesanüdün esasıdır.”

  11.12.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

6Bedi'üzzaman Hazretleri'nin (R.A.) bu sözü, bana şunları hatırlattı:Ayhan K., 16.12.2007, istanbul

“Temâsül tezadın sebebidir; tenâsüb tesanüdün esasıdır" sözü, "adalet" ile "eşitlik" arasındaki farka da işaret ediyordur herhâlde. Yani herkese "eşit" ücret (kadın-erkeğe verilenn miras oranı veya maaş, ilgi, sevgi, vs.) vermek, "adalet" değildir. Herkese hakkı olanı vermek "adalet"tir. Hakkettiğinden fazlasını vermek bazen "ihsan", bazen de "zulüm" olur. Yaratılmış hiçbir mahlûk birbirine "eşit" değildir, aynı daldaki 2 elma bile "ağırlık, kütle, hacim, ömür, renk, tat, vs." bakımından eşit değil; birbirinden üstün - aşağı olan farkları var, herbirisinin "kader, ömür, cisim" olarak farklı hususiyetleri var. Mahlûkat ancak "hukuk"ta eşit olur. Zaten yaratılmış herşey eşit olsaydı; kâinatta "akış, hareket" olmazdı. "Yukarı - aşağı; pozitif - negatif; alacak - verecek; amir - memur" gibi eşitsizlikler olmalı ki, bu eşitsizlikler arasında muamele cereyan etsin, cazibe veya itme doğsun ve bu "eşitsizlikler - farklılıklar" arası münasebetten, "adalet mercii" ve "adalet"in icrasına ihtiyaç duyulsun...

5bır tevafuk dahaalihakimoglu, 15.12.2007,

ihlas dersi müzakeresinde aynı meseleyi konuşmuştuk.hakikat çekirdeklerinden yazdıgınız cümlelerle irtibatlandırarak..

hulusi agabey br sohbetinde şöyle dua ediyor:ya rabbi beni de şu kardeşim gibi aynı ihlas,aynı tevazu,marifet.....ver.cemaat :amin diyor.sonra hulusi agabey :işte bu olmadı.bu duaya amin demek yerınde ve makamında br cevap degil.eger kardeşinzle yek vücud olmuş olsaydınız söylenen hususiyetleri kendinizinmiş gibi memnun olup o kardeşi tebrik ederdiniz."onun gibi olayım "demek o kardeşi kendinden ayrı görüyor ki,aynı olmaya çalışır.bu makamda,o kardeşin meziyetiyle iftihar ve tebrik etmek gerektr..temasül yazınıza muvafık düşer diye düşündüm.

tenasüb-tesanüd arasındaki irtibatın izahı benim için yeni oldu.artık kendimde ifadesini buldum.sagolun.

Risale-i Nur'daki kelimeleri hayatınızla buluşturmak,her birini hayatlı kelimelere devşirmek çok güzel.kelamınıza,kaleminize,ömrünüze bereket...

4Bu mesele daha derin incelenemeliYunus U. Eser, 14.12.2007, California/ USA

Yazida Ustad hazretlerinin bugunku psikoloji ilmi sahasindaki cok harika bir tesbiti dile getiriliyor.

Yalniz mesele sadece bir cumlenin icmali bir izahi olarak kalmamali.

Bir de ince ama muhim bir nokta atlanmis gibi. Temasul, hususi bir meselede olur.

Mesela ihlas risalesindeki

Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir adama karşı adâveti vardı. O adamın yanında senâkârâne onun düşmanı amel-i salihle, hattâ velâyetle tavsif edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı. Sonra birisi dedi:

"Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir."

Baktık ki, o adamda şiddetli bir kıskançlık ve bir rekabet damarı uyandı.

Bu mesele temasulun hususi bir noktada oldugunu acikliyor.

Iste tam da bu yuzden uhuvvetteki makamlar genistir, tarikatlerdeki gibi mahdut degildir deniliyor.

Muhabbetle,

Yunus

3kardeşliğe BÜYÜK adım!bülent aktürk, 11.12.2007, istanbul

metin bey kardeşim çok güzel bir noktaya parmak basmış.

İNSAN KİMSEYİ ÖZELLİKLE HÜSN-Ü KABUL GÖRMÜŞ BÜYÜKLERİ KENDİNE EMSAL GÖRMEMELİ.

''herkes yahşi men yaman. alem buğday ben saman.''

herkes için düstur olmalı.

2AYNİLEŞTİRMESelahattin Karkök, 11.12.2007, ÇAYCUMA

Sizin ümmetiniz tek bir ümmettir.

Ben ise hepinizin Rabbiyim.

O halde bana kulluk edin.

Bana karşı gelmekten sakının.

Hepiniz BİZE döneceksiniz.

Aranızdaki işleri AYNİLEŞİP zıtlaşarak, sadece kendinizdekileri överek parçalamayın.

Herkesin yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Biz, her biriniz için farklı bir sistem ve farklı bir hayat tarzı belirledik.

Hayra ermek demek, yüzünüzü doğuya, batıya çevirmek demek değildir.

Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönseniz Allah'ın yönü orasıdır.

O, dilediğini ve dileyeni dosdoğru bir yola ulaştırır.

İçinizden öyle bir topluluk bulunmalı ki, hayra çağırsın, iyiliği teşvik etsin, kötülükten sakındırsın.

İşte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra anlaşmazlığa düşüp de parçalananlar gibi olmayın.

Onlar için büyük bir azap vardır.

Siz hayırda yarışmaya bakın.

Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirir.

MESAJDAN

1tevafuk !!!gurcan, 10.12.2007, norvec

tam da Halil Simsek hocamizin ihlas risalesine dair kaleme aldigi ve aciklamali -serhli -dipnotlu -orneklerle dolu ve cok mustefid oldugum ihlas risalesini okudugum gunlere boyle bir yazinin denk gelmesi cidden bir tevafuk oldu benim icin.

kisaca ve ozetle :

" ihlasi ferdi ve ictimai ihlas olarak ikiye ayirabiliriz. ve ferdi ihlasa ait kilit cumle :" bu hizmette dogrudan dogruya cenab-i hakkin rizasinin esas maksat yapmak lazimdir" cumlesidir. ICTIMAI IHLASA gelince ustadin onemle uzerinde durdugu bu hususun ilk dusturu :" bu hizmet-i kur`aniyede bulunan kardeslerinizi tenkit etmemek ve onlarin ustunde fazilet furusluk nev`inden gibta damarini tahrik etmemektir. "

" ferdi ihlasi yakalayanlar ictimai ihlasi da yakalayamazlarsa ihlas-i tam olusmaz"

" fenafirrisale olmanin yolu fenafil ihvan olmadan gecer. fenafil ihvan olmayanlar fenafirrisale olamazlar. risaleleri ve dolayisiyla asr-i saadeti ve sahabeyi ve dolayisiyla allah ve resulunun yolunu anlamanin yolu fenafilihvan dusturunda yatmaktadir."

( buna en bariz ornek kur`anda ki ISAR HASLETI ayeti ve Efendimiz aleyhisselama "seyyidina" dendiginde veya "allahin dostu" dendiginde ikisinde de nazarlari " o ibrahimdir " e cevirmistir.

Ve dahi cesitli zamanlarda hz.isa ve hz.musa ve hz.yunus ve hz.yusuf aleyhisslatuvesselama nazarlari cevirmesi bize almamiz gereken bir dusturu veya ihlas-i tam ve etemm yolunu gostermektedir.

“Temâsül tezadın sebebidir; "

emsallere takilmadan o emsallerde fani olup yok olunup isar hasleti ile makamda serefte hatta guzel bir cumlecigi muhtac olanlara bildirmede dahi emsaline birakacak kadar fena bulabilmisse temasul ihlas-i tammin yoludur.

ayni zamanda peygamber yoludur.

ve ayet ile sabit bir kur`an emridir.

HILLET in ussulesasini anlatirken de ustad " takdir edici yoldas " degil " en guzel takdir edici yolas " tabiri ile bize birseyler anlatiyor. yani bazen olur ki kardesinizi allah-u teala bir guzel amele erdirip , onu adeta SIVRI BIR KURSUN KALEM UCUNU ANIMSATAN IHLAS DAGININ EN UC NOKTASINDA , AYAK PARMAGI UCUNDA ARZ-I ENDAM ETME GUZELLIGINE MAZHAR KILABILIR. iste bu gibi durumlarda onu ovmek , o nazik durumdaki kardesinize siddetli bir ruzgar estirmek manasina gelebilir.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut