“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Arz-ı hal
–Metin Karabaşoğlu

[*4.593 yazı içinden]

Medresetü’z-Zehra’yı zihnimizde inşa etmek

Yazara Mesaj Gönder

BEDİÜZZAMAN SAİD Nursî’nin hayatına ve eserlerine vâkıf olan herkes, onun Medresetü’z-Zehra projesi için harcadığı harikulâde gayreti de bilir. Gördüğü üç büyük meseleyi beraberce çözecek bir büyük proje olarak düşünmüştür Bediüzzaman Medresetü’z-Zehra’yı. Onu merkez-i hilâfet olarak İstanbul yollarına düşüren de bu projedir. Yaşanan onca mânia onu Eski Said boyunca bu idealini takip etmekten vazgeçirmemiş; 1923’te “Eski Said’i Yeni Said’e götüren” tren biletini alıncaya kadar her fırsatta bu projeye yeniden hayatiyet kazandırmak için gayret etmiştir.

Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra’yı, İslâm ümmetinin o dönemde yüzyüze geldiği üç büyük meselenin halli için bir model olarak düşünür. Bu meselelerin ilki, cehaletle birlikte gelen fakr u zaruret; ikincisi, madde ile mânâ, kâinat ile Kur’ân, akıl ile vahiy, modern bilimler ile dinî ilimler arasında yaşanan büyük bölünme; üçüncüsü ise, özelde Türkler ve Kürtler arasında, iman kardeşliğine gölge düşüren ve ‘asabiyet-i cahiliye’yi çağrıştıran milliyetçi gerilimdir.

Bediüzzaman’ın ilk elde merkezi Bitlis, şubeleri ise Van ve Diyarbakır’da olacak şekilde tasarladığı Medresetü’z-Zehra projesi temelinde ısrarla vurguladığı üç husus ise (1) modern bilimler ile dinî ilimlerin, vahyin yol göstericiliğinde mezcedilmesi; (2) birbirine rakip üç ayrı kolda ilerleyen mektep-medrese-tekkeyi böylece barıştırıp buluşturmak; (3) Arapça-Türkçe-Kürtçe’yi beraberce öğreterek İslâm ümmetinin bu topraklarda yaşayan fertleri için hem İslâmî mirasla, hem kendi aralarında sağlıklı ve kalıcı bir ‘iletişim’ imkânı sağlayarak ‘milliyetçi gerilim’i aşarak ‘İslâm kardeşliği’nde buluşmalarını sağlamaktır.

Yüz yıl sonra dönüp bir kez daha bakıldığında, bu büyük projenin ne derece hayatî bir önemi haiz olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Hem onun o gün tesbit ettiği problemlerin bugün de büyük ölçüde sürüyor olması açısından, hem de yüz yıl içinde yaşanan büyük sınanmalar ve kayıplar açısından.

Ama öte yandan, Bediüzzaman’ın bu projesinin, defaatle edilmiş, hatta tahsisat da ayrılmış olduğu halde gerçekleşememesi gibi bir vâkıa var. Ve Yeni Said döneminde, onun bu bir türlü gerçekleşememe meselesine dair ‘kaderî’ okumaları... Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bazı mektuplar gösterir ki, Bediüzzaman görünen ve sabit bir Medresetü’z-Zehra’yı nasip etmeyen Cenab-ı Hakkın, Medresetü’z-Zehra mânâsını Risale-i Nur’lar ve Nur Talebeleri suretinde ona nasip ettiği kanaatindedir. Bu mektupların satır aralarında gizli “Nur Risalelerinin Medresetü’z-Zehra”sı gibi ifadeler, keza Nur talebelerinden “Medresetü’z-Zehra’nın erkanı” gibi ifadeler bunun apaçık bir delilidir. Bu meyanda, onun, üniversiteli Nur talebeleri için “genç Said’ler” tabirini kullanması da bilhassa anlamlıdır.

Emirdağ Lâhikası’nın tamamına yayılan bu ‘Medresetü’z-Zehra’ sembolizminden anlarız ki, Bediüzzaman Medresetü’z-Zehra ile yapmak istediği şeyin özü itibarıyla Risale-i Nur’da tahakkuk ettiği kanaatindedir. Ve Risale-i Nur’u ‘anlayarak, kabul ederek’ okuyan her Nur Talebesi, binası bir türlü dikilememiş Medresetü’z-Zehra’yı zihninde ve kalbinde inşa etmiş demektir.

Özetle, Bediüzzaman’ı tahakkuku için yollara düşüren “Medresetü’z-Zehra” projesi, esasen, bir ‘bina inşa’sı değil; bir ‘zihniyet inşası’dır. Bu inşayı bir mü’minin kendi hayatında ve kendi şahsında başarıp başarmadığının iki göstergesi ise, (1) tam da Medresetü’z-Zehra için vurguladığı ‘mektep-medrese-tekke,’ ‘akıl-kalb,’ ‘akıl-vahiy,’ ‘fünûn-u medeniye-ulûm-u diniye’ imtizacını zihninde kurabilmesi; yani ‘nur-u kalb ve nur-u fikri cem’ edebilmesi; (2) milliyete, etnisiteye dayalı bir tasavvur ve zihniyetin üstüne çıkabilmesidir. Medresetü’z-Zehra için vâcib dediği Arapça’ya (dolayısıyla Araplara), lâzım dediği Türkçe’ye (dolayısıyla Türklere), câiz dediği Kürtçe’ye (dolayısıyla Kürtlere) bakış ise, milliyet-temelli bir zihniyeti aşıp ‘İslâm kardeşliği’ni merkeze alan bir tasavvura erişmiş olup olmamanın göstergesidir. Türk kökenli bir Risale-i Nur müntesibinin zihninde Medresetü’z-Zehra’yı gerçekten inşa edip etmediğinin bir göstergesi, buna göre, Araplara ve Kürtlere bakışıdır. Kürt kökenli bir Risale-i Nur müntesibinin zihninde Medresetü’z-Zehra’yı gerçekten inşa edip etmediğinin bir göstergesi ise, Araplara ve Kürtlere bakışı... Kur’ân’ın nâzil olduğu ve bütün İslâmî ilimlerin üzerine bina olunduğu dildir Arapça. Arapça’ya açıklık, İslâm’a açıklığın ifadesidir. Türkçe ise, İslâm medeniyetinin son büyük mümessili olan Osmanlının dili olmak hasebiyle ‘İslâm medeniyeti’nin dilidir. Türkçe’ye açıklık, İslâm medeniyetine açıklıktır. Kürtçe ise, içinden Selâhaddin Eyyubî gibi isimler çıkaran ve her daim hayat ve saadetleri Türklerin hayat ve saadetiyle memzuç bir unsurun dilidir. Kürtçe’ye açıklık, ‘İslâmî kardeşlik’ temelinde kültürel farklılığın ve çoğulcu bir anlayışın zihinlerde yerleşip yerleşmediğinin göstergesidir.

Dönüp geriye baktığımda, Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra’dan beklediği ‘fünûn-u cedideyi ulûm-u diniye ile mezc’ gayesinin Risale-i Nur talebelerinin zihninde büyük ölçüde inşa olunduğunu görebiliyorum. Pozitivizmin en katı haliyle uygulandığı bir zeminden, seküler bir eğitim almış olmasına karşılık mü’min fertlerin; kâinatı ve öğrendiği bilimleri inkârın değil, imanın vesilesi kılabilen mü’min fertlerin doğabilmesi—bu ideal kıvamda tahakkuk etmemiş olsa dahi—Medresetü’z-Zehra’nın birinci hedefinin büyük ölçüde gerçekleştiğini gösteriyor.

Ama ikinci veçheye gelince, sanırım, burada durmamız ve bir vicdan muhasebesi yapmamız gerekiyor. Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra için düşündüğü “lisan-ı Arabî vacib, Kürdî caiz, Türkî lâzım” formülasyonun da gösterdiği üzere, kendisini etnisiteye, milliyete göre tanımlama za’fiyetinden yakasını sıyırabilen kişidir ki, Medresetü’z-Zehra’yı zihninde inşa etmiş demektir.

Sanırım, bu noktada, milliyetçi-mukaddesatçı bir söylemin gölgesinin üzerimize düştüğü özeleştirisini yapmamız lâzım. Sözgelimi, Medresetü’z-Zehra’nın ‘caiz’i iken, Kürtçe’yi ne derece içselleştirebildik? Kürtçe konuşan bir mü’min kardeşimize yanıbaşımızda ne kadar müsamaha edebildik? Kürtçe öğrenim hakkını ne derece savunabildik?

Şimdi, acılı bir sürecin içinde, bir özeleştirinin eşliğinde, Nur talebeleri ve Türkiye toplumu olarak önümüzde bir imkân da duruyor.

Medresetü’z-Zehra binası inşa olunamadı; peki ya Medresetü’z-Zehra’yı zihinlerde inşa etme imkânı...

Bunu başarabilen zihinler, bu topraklarda ‘huzur içinde birarada yaşama’nın çimentosu olacak... Bu zihniyet inşası ne derece başarılabilirse, Türkiye toplumunun geleceği o kadar aydın olacak...

Aksi halde ne olacağını ise düşünmek dahi istemiyorum.

Yol belli, sorumluluk büyük...

  29.11.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

5ataturk ve inonu`nun bile imza attigi proje !grcn, 29.11.2007,

ne diyelim [ belli bir hikmete ve menfaate binaen veya genel kabulun onunde cok fazla siritmamak icin bir siyasi manevra geregi olarak da olsa ] ataturk ve inonu`nun bile imza attigi bu medresetuzzehra projesini deniz baykal onlardan 60-70 yil sonra ancak o da dolayli olarak anlayabildi.

veya algilayabildi. Bizlere gelince otokritigimizi yapmak gerekirse yapmamiz gerekenin %20 sini yapabildik mi bilemiyorum. hicbirsey yapilmadi da denilemez elbette. Metin abinin "binadan ziyade kisiye veya kemmiyetten ziyade keyfiyet " vurgusu cok hos. biz risale-i nur talebelerine - hangi fraksiyona mensubiyetimiz olursa olsun- muvazzaf gruplar olarak cok yukumuz var.

4fatih, 29.11.2007, almanya

Allah razi olsun. ufuk acici bir tahlilde bulunmussunuz. risale-i nuru hedefleriyle ve ufkuyla kavrama gayretiniz takdire sayan.

hakikaten de risale-i nur, bilginin tamamen pozitivist tezgahlarda uretilip insani cepecevre kusattigi bir zamanda bir transformator gorevi gormus, dinsizlik menseli bilgiye imani form kazandirarak dinsizligin hucumuna maruz zihinlerin imdadina yetisen bir rahmet eli olmustur.

fakat ifade ettiginiz uzere bazi noktalarda biz nur talebeleri dahi medresetuzzehra ufkunun otelerine savruluyoruz. Allah cc butun dilleri birer ayeti olarak kabul etmisken nasil olurda ben turkum diye kurtceye karsi cikarim, yasakcilarla kabilecilerle saf tutarim!!!

bir de bahis acilmisken acizane meseleye mesleki acidan, hukukcu nazariyla, yaklasmak istiyorum.

hukuk terminolojisinde "ozgurluk" onun butun lazimlarini da ihtiva eder.

soyle ki;

bir eylemin yapilmasina izin vermek o eylemin gerceklestirilecegi yerlere de izin vermeyi mundemictir. hatta eger bahis mevzuu eylem umumi bir talep haline gelmisse o talebin devlet eliyle yerine getirilmesi demektir(sosyal devlet ilkesi geregi). bu acidan kurtceye sadece ozel dersanelere izin verip okullarda yasagi devam ettirmek, sonra da 'goruyorsunuz, talep yok.' demek tam bir 'sark kurnazligi' timsali.

ayni konu 'ibadet ozgurlugu' icin de gecerli. guya hakkaniyet adina 'laik devlette diyanet isleri olmaz' diyen muhafazar kesimdekilerin kulaklari cinlasin! laik devlette 'diyanet isleri baskanligi' bal gibi olur. liberal devlette merkez bankasi nasil oluyorsa, laik devlettede diyanet isleri oyle olur...

olmamasi gereken devletin din islerine karismasi. burada devletin fonksiyonu sadece finansorluk ve organizatorluk gorevi ustlenmekten ibarettir, yani kuruma tam ozerklik kazandirmaktan.

en kisa sekliyle merami ifadeye gayret ettim. onun icin muglakliklar olabilir. hakkinizi hella edin.

muhterem yazara da bu hususta bizi tefekkure sevkettigi icin tekrar tesekkurler...

3takdirülkü özgün akkuş, 29.11.2007, ist

Yazınızdakı tespıtlere tebrıkle katılıyorum.32.sözde dillerinizin ve renklerininiz ayrılıgı ALLAH'IN ayetlerindendir ayetinin ALLAH'INbirligini yani tevhid akidesini ıfade eden ayetten sonra ifade edilmesi ve göklerin Rabbini sorup yaratıcının birtek olusunu açıklayan bölümde bu ayete isaret edilmesi farklılıklara tahammülün nekadar gerekli olduğunun bir işaretidir aciz fikrimce

2thank youboşver, 29.11.2007, vilayat-ı şarkiye

hangi etnisiteye mensup olursa olsun her hz. risale i nur talebesinin bu bakışları ama... sız kabullenmesini bir ölçüt olarak görüyorum.

türklerin türklükten, kürtlerin kürtlükten, arapların araplıktan özgürleşmesini, müslümanlık müminlik çizgisinde bu asırda bir ölçü olarak görmemiz gerekir diye düşünüyorum. zira bu bakış neyin kutsal olup olmadığını belirlemede de yardımcı olur. bu düşünceyi aynen adalet-i mahza da vurgulanan devlet ve devletlere de uygulamak gerekir. onlardan da özgürleşmek. merkezde sadece vahiy. yalnız ve sadece vahiy.

dua ile.

1TAKDİRturan, 28.11.2007, istanbul

Gerçekten güzel bir yazı özellikle can alıcı cümle "“Medresetü’z-Zehra” projesi, esasen, bir ‘bina inşa’sı değil; bir ‘zihniyet inşası’dır....çok öz bir ifade..ARO..GEREKTİĞNDE HAK EDENE HAKKINI TESLİM EDERİZ.bazı yorumlarımızın çıkmamasından dolayı sui zan etmeyeceğim inş.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut