Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

Zaman değil geçen

Nuriye Çakmak Yazara Mesaj Gönder

YEDİ TEPELİ şehrin en işlek caddelerinden birinde, bir fast food mekanın dördüncü katından caddedeki ışıklara bakıyorum. Saniyeleri sayan trafik ışıklarına. Yüzlerce araba ve yaya sırayla geçiyor caddeden. Gözlerim bir ışıkta, bir onlarda. Bu şehrin ışıkları saniye hesabıyla yanar ve güneş doğduğunda sırayla söner. Otobüsün saatleri vardır, saniyeleri sayarsınız. İşbaşının saati vardır, dersin saati.

Hayatımız bir trafik ışığı gölgesinde geçiyor bu şehirde. Kırmızı yanınca dur, yeşilde geç...

Hep bir yerlere yetişme telaşındayız. Kırmızıya kalınca siyah bir sitem çöküyor yüzlere, yeşilde bir hırs. Pencereden gözlemliyorum yüzleri. Kırmızıya aldırmadan yola atılanları, yeşili kaçırmamak için koşanları. Buradan bakılınca ne kadar dakik görünüyoruz. Bazen hayatımız pahasına kovalıyoruz bu saniyeleri. Kırmızı ışıkta geçip, saniyemizi kurtarıp öldürüyoruz birilerini. Bir tanesini yakalayıp sormak istiyorum. Muhtemelen evine gidiyor. Bu acele onun için. Ya da arkadaşına? Az önce saniyeleri saymak zor gelmişti, kırmızıya kalmamak için koşmuştu, eziliyordu. Oysa eve gittiğinde karşısında saatler harcayacağı televizyon, belki bilgisayar değil miydi? Ya da onu bekleyen arkadaşıyla—en iyi ihtimalle—gündemden konuşarak geçirmeyecek miydi saatlerini? Bu saatlerin saniyesi yok mu? Onlar sayılmıyor mu?

Bu hızlı ama dengesiz akış, yani kırmızı-yeşil denklemi, bize kendimizi unutturduğu kadar, karşımızdakinin insan olduğunu da unutturuyor. Yeşile rastlayınca sevinirken, orada beklediğine üzülenin de bir insan olduğunu, birkaç dakika sonra o bekleyen safında bu kez bizim olacağımızı bildiğimiz halde, saniyelik hırslara yeniliyoruz. Otobüse binerken kimse yer vermiyor kimseye; markette, hatta yürürken... Bana yeşil yanıyor, beklesin...

Bir saniye durup, buyurun demek zor geliyor bu şehirde. İnsanlar birbirinin yüzüne bakmıyor, gülümsemiyor. Saniyesini verip, nezaket almıyor. “Geçiş hakkı,” o amansız telaş, farketmeden bizi birbirimize küstürüyor.

Oysa bu şehrin caddelerinden kaç telaş geçti bugüne dek. Kaç kişi bir yerlere yetişmeye çalıştı. Zamanla yarıştı... Ama hep zaman kazandı.

Şimdi hiçbiri yok bu şehirde. Ne o bitmez telaşları, ne kendileri. Saniyelerin önemini yitirdiği, sessizliğin hüküm sürdüğü bir yerdeler...

Şehrin mezarlığında ışıklar yanmıyor, kimse kırmızıda durup yeşilde geçmiyor. Ve şimdi acı bir gülümsemeyle izliyorlar olanları. Belki duysak bir cümle söylüyor sessiz dudakları: Elinize kalacak olan şey zaman değil, zamanın getirdikleri, yakalayabildiklerinizdir!

  21.12.2007

© 2015 karakalem.net, Nuriye Çakmak

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

1Zaman Tükenişleri Oynuyor, Sadece İzlemekle Olmuyor...Mesut C, 21.12.2007, İstanbuL

..bakılan pencereden yeşilin yanmasına 10- 15 sn kalmıştı. Yazar, yukarıdan baktığı pencereden hızlıca karşıya geçen insanları görünce bu koşuşturmaya mana veremiyordu. Elinde sıcak çayı varken, halet-i ruhiyesi ötelerden, bakiden bir ses bir soluk, bir yorum getirmeye çalışıyordu. Lakin bu manasızlığın cevabı karşıya o saniyeciklerde geçemeyen kahramanımızda(bende) saklıydı. Hayat, hayattan ibaret değildi ama kahramanımızın işine yetişmesi gerekiyordu. Zaten oraya gelmek için 3 vasıta değiştirmiş, trafikte afakanlardan çıkmış bir halde hala ayakta durabiliyordu. Durakta kalkmak üzere olan otobüsü kaçırması işine 10 dk geç kalması 1 yılına bedel olabilecek bir nitelikte bir neticeye gebeydi. Yazarımız elinde ki çayı içmiyor ve sadece izliyordu. Dünya keşmekeşi yazarımızın bulunduğu halet-i ruhiye içerisinde artık çok anlamsızlaşmıştı. O arada kahramanımız kalan saniyeleri iple çekiyordu. o kaybedeceği 1 sene, maddi kayıpları ve geçireceği bunalımlar o trafik ışıklarında saklıydı. Otobüs henüz kalkmamıştı. Cadde çok merkezi olduğu için çevrede oldukça çok bina ve yüzlerce "pencere" vardı. Herkes farklı bir pencereden bakıyordu... Yazarımız o aralar tefekkür ediyordu ve etmeliydi.. Başka bir pencereden de telefonla konuşan biri sarkıyordu. Sevgilisiyle konuşuyordu, yarın buluşacaklardı. Kahramanımızsa otobüsüne yetişmişti. Herkesin aklında bir düşünce, elinde bir iş, kendisini ve yaşamını "kendince" anlamlandırıyordu. Yaşamak bir eylemden ibaret değildi. Bir muammayı basit bir mantıkla ifade etmek güçtü ve edilemiyordu. Zamanın getirdiklerinin genelde bedeli zamanın kendisi olduğu için, götürdüklerine nispeten fani bir gözle hiçi teşkil ediyordu. Bakiye nazar eden bir gözle bakma ve yaşama insanın baştan aşağı değişmesini ve yenilenmesini gerektiriyordu. Bakış açısını değiştirmek işte bu kadarlık bir değişikliğin sonucunda olabilen bir şeydi. ..herkes kendi penceresinden bakıyordu. Kahramanımız otobüste ayaktaydı ve artık hayata otobüsün penceresinden bakıyordu…

(başka bir hikayeye geçiyoruz : )

..Seneler geçmişti üzerinden. Sanki bir araba geçmişti üzerinden. Arkasına bakmaya korkuyor, önünü dönünce de ileri bakamıyor ve başı eğik bir şekilde ezilip büzülüyordu. Gözlerinin gördüklerinin ne kadar uzakta ve ne kadar yakında olduğunu kestiremiyordu. Görüyordu ama artık yakın ve uzak kavramı zamanın neresinde olduğunu bilmeyen biri için oldukça muğlak kalmıştı. Ellerinde ki tüm serveti gitmişti. Bir kumar oynamıştı lakin sonucu bilmiyordu. Kazanan kimdi? Evi vardı, arabasıda, bankada birikimleri, yüzüne arada bir bakan bir eşi ve her ne kadar arayıp sormasada 2 tane aslan gibi oğlu ve bir tanede kızı vardı. Zamanın kendisi için geriye bıraktıkları bu kadar(cık)tı. Ve bu müthiş bir azap veriyordu. Çünkü zaman verdiği gibi alıyordu da. Saçları dökülmüştü. Mevsimler den hangisindeydi bilmiyordu ama aylardan eylüldü. Zaman tükenişleri oynuyordu...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut