Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

İdam-ı ebedî, daimî haps-i münferid...

Yazara Mesaj Gönder

RİSALE-İ NUR müellifi, Denizli hapsinin bir meyvesi olarak yazdığı Meyve Risalesi’nin “İkinci Mes’ele”sinde, ölüm ve sonrasına dair üçlü bir tarifte bulunur. Dünya ahiretin tarlası olduğuna göre, insan cennetini veya cehennemini bu dünyada inşa eder ve ölümden sonra hangi hal üzere olacağını bu dünyadaki hali belirler. Bu dünyadaki haline göre, insanları ölümden sonra bekleyen, üç ayrı şık vardır: (1) idam-ı ebedî, (2) daimî haps-i münferid, (3) saadet-i ebediye.

Bu üç şıktan birincisi ve üçüncüsü daha kolay kavranır bir keyfiyette olmakla birlikte, ilgili risaleyi okuyan insanlar arasında ortadaki şıkkın muhatapları hakkında bir ihtilaf ve tereddüt bulunmaktadır.

Birinci şıkka kimlerin gireceği açıktır. Bu şık, ‘kâfir’leri, ‘münkir’leri, yani fıtratları onlara hakkı gösterdiği ve üstelik hakkın mübelliği olarak vahiyden de haberdar oldukları halde hakikatın üstünü örtenleri kapsar. Allah’ın kevnî ve kelamî âyetlerini red ve inkâr edenlerdir ‘idam-ı ebedî’ üzere olacakları belirtilen. Yani, sürekli bir yokoluş tedirginliği içinde bir varoluş ki, ‘beka’ insanın en birinci arzusu olduğu ve aşk-ı beka aşkların en şedidi olduğuna göre, azaplar içinde en birinci azap işte böylesi bir ruh hali olsa gerektir. Gelin görün ki, kâfir, bu dünyadaki yaşayışıyla buna hak kesbetmiştir; çünkü bu dünyada o her dakika önünde duran, karşısına gelen, gördüğü, hissettiği veya tattığı bunca ilâhî işareti yok saymış, onları görmezden gelerek veya üstlerini örterek, her defasında ‘hiçlik’ ve ‘yokluk’ denizine itelemek istemiştir. Bu dünyada Allah’ın kevnî ve kelamî âyetlerini yok sayanların cezası, öte dünyada daimî bir yokoluş endişesi içinde varolmaktır.

Üçüncü şıkka kimlerin gireceği de açıktır. Bu şık, ‘mü’min’leri, yani fıtratlarının gösterdiği ve vahyin de haber verdiği hakkı kabul ve tasdik edip, ellerinden geldiği kadar bu hakikat mucibince yaşamaya çalışan, başaramadıkları yerde ise istiğfar ve tevbe ile Rablerinden bağışlanma dileyenleri kapsar. Bu dünyayı O’nun adına yaşama gayretlerinin mükâfatı olarak, Allah mülkünün dairelerini ebediyen onlara açacak; ve en önemlisi, kalb ve ruhlarına daimî bir sürur ve saadet ihsan edecektir.

Peki, ortadaki bu grubu kimler teşkil eder? Bütün sınıflamalar biraraya toplana toplana en sonunda elimizde sadece mü’minler ve kâfirler kümesi kaldığına göre, bu ortadaki şıkkın muhatapları kimlerdir? Kâfirler desek, kâfirlerin cezası zaten bellidir: idam-ı ebedi. Mü’minlerin günahkârları desek, günahı sevabından fazla bir mü’min bir azaba duçar olsa bile, âyetlerin ve hadislerin bildiği üzere bu azap geçicidir. Oysa Bediüzzaman ilgili tasnifinde, ‘daimî haps-i münferid’ demektedir!

Kendi namıma, hatırı sayılır bir sıklıkla muhatap olduğum bu müşkile, Bediüzzaman’ın ilgili tarifin ardından parantez içinde kullandığı ‘beka-i ruha inanan ve sefahette gidenler’ tarifinden de cesaret alarak, şu şekilde cevap veriyorum:

Saadet-i ebediyeden mahrum olduğu gibi, ‘idam-ı ebedî’ye de duçar olmayacak bu üçüncü grup, kat’iyetle ‘günahı sevabından ziyade’ mü’minleri tarif etmiyor. Çünkü, son tahlilde imanın âlemlerin Rabbi katında ne kadar da değerli olduğunu, hakikî bir imanın haşir mizanında bunca kusur ve günaha rağmen nasıl bir mağfiret vesilesi olabileceğini bildiren hadisler biliyoruz. Keza, Allah’ın iman edenlere, günahlarından dolayı geçici olarak cehennemde cezalandırılmayı hak ettikleri durumda bile, ‘kalıcı olarak’ cehennemi haram ettiğini de...

Peki o halde, kim bu üçüncü grubu oluşturan ‘daimî haps-i münferid’ cezalıları?

Bu üçüncü grubu, imanın hakikatini akılları kabul edip kalbleri derkettiği halde, bunu ilan ve ikrar etmeyenler teşkil ediyor. Bu kişilere kelimenin tam anlamıyla ‘kâfir’ diyemiyoruz; çünkü Allah’ın birliğini, ahiretin varlığını, peygamberleri... biliyorlar ve iç dünyalarında bunun hakikat olduğunun da idraki içindeler. Ama yaşadıkları bir hayat var; bu hayatın içinde nefislerinin nemalandığı haller ve keyfiyetler var. İçlerinde kabul ve derk ettikleri bu iman hakikatlerini dilleriyle de ilan ve ikrar ettiklerinde, hem bu hallerden uzak düşeceklerini, hem de imanları dolayısıyla mihnet ve meşakkate duçar olabileceklerini düşünüyorlar. Kimisi nefsinin hazcılığına, kimi edindiği şöhrete, kimi ulaşacağı makama uzak kalacağı düşüncesinde; kimi bırakmak zorunda kalacağı ‘haram’ kazanç yollarını terke yanaşmıyor, kimisi muktedirlerin hışmına uğramaktan çekiniyor... Her hâlükârda, ortada doğru olduğu bilinen bir iman hakikati sözkonusu; ama şu dünyaya ilişkin hesaplar aklın kabul ve kalbin idrak ettiği bu hakikati ‘ilan ve ikrar’dan kişiyi alıkoyuyor. Dolayısıyla, ‘ilan ve ikrar’dan alıkoymanın paralelinde, buna göre yaşama çabasından da...

Tabir yerindeyse, aklı ve kalbi içten içe “Lâ ilâhe illallah” diyen, ama dilinden “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” tasdiki ve şehadeti çıkmayan insanlar var işte bu şıkta karşımızda. Bilen ama iman etmeyen; doğruluğunu kabul eden ama bunu ikrar etmeyen; nefsü’l-emirde gördüğüne, yani ‘objektif gerçeklik’e “Eşhedü” diyerek katılmayan bir zümre...

Ortadaki ‘daimî haps-i münferid,’ idrakimce, işte bu durumdaki kişilere bakıyor.

Üstelik, vicdanımdaki hiss-i adaletin de tastamam kabul ve tasdik ettiği bir denkleştirme bu.

Onlar doğru olduğunu bildikleri şeyi şu veya bu hesapla bu dünyada akıllarında ve kalblerinde saklamayı tercih ettiler, “Eşhedü” deyip dilleriyle ikrar ve yaşayışlarıyla ilan etmediler. Allah da, bu dünyada akıl ve kalblerinde sakladıkları bu doğru hatırına onları ‘idam-ı ebedî’yi hakedenlerle bir tutmadı, ama bu dünyadaki duruşlarıyla haketmedikleri cennetle de mükâfatlandırmadı.

Hak ettiklerini buldular.

Gerçeği bu dünyada hep ‘içeride’ hapsettiler, karşılığı olarak öte dünyada ‘daimî bir haps-i münferid’e mahkum edildiler...

  28.08.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

14Bizi idam edin!Selahattin Karakök 1, 12.01.2008, ÇAYCUMA

Radikal Gazetesi’nde yayınlanan bir habere göre, İtalya’da ömür boyu hapse mahkum olmuş yüzlerce kişi Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano’ya mektup yazarak, idam cezasının yeniden uygulanmaya başlanmasını istemiş.

Le Repubblica gazetesinde yayımlanan mektupta, 310 mahkumun “Her gün parça parça ölmekten bıktık. Bir kerede ölmenin daha iyi olduğuna karar verdik. Müebbet hapis cezalarımızı idama çevirmenizi istiyoruz” dediği belirtiliyor.

Mahkumlar, ömür boyu hapis yatmanın “hayal gücünün ötesinde bir acımasızlık” olduğunu ifade ederek, “Ne ölüyüz ne de yaşıyoruz” demişler.

13"Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün." Selahattin Karakök 1, 12.01.2008, ÇAYCUMA

Ve dizi dizi Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında Rableri onlara şöyle diyecek: "İşte, sizi ilk kez yarattığımız günkü gibi bütünüyle yapayalnız ve boyun eğmiş olarak huzurumuza geldiniz; oysa, sizin için böyle bir buluşmayı gerçekleştirmeyeceğimizi sanıyordunuz hep!"

Ve o Gün insana, yaptığı ve yapmadığı her şey bildirilecek, herkesin dünyada yapıp-ettiklerine dair siciller önlerine konduğunda, suçluların orada yazılı olanlardan irkildiklerini görürsün;

"Vah bize! Nasıl bir sicilmiş bu! Küçük, büyük hiçbir şey bırakmamış, her şeyi hesaba geçirmiş!" derler. Ve yapıp-ettikleri her şeyi kaydedilmiş olarak önlerinde bulurlar; ve Rabbinin kimseye haksızlık yapmadığını anlarlar.

Küfredenlere şöyle seslenilir:Allah’ın size kızgınlığı, sizin kendinize karşı kızgınlığınızdan daha büyüktür.

Zira imana çağrılıyordunuz, ama siz inkar ediyordunuz.

Rabbimiz, dediler.

Bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin.

Günahlarımızı itiraf ediyoruz. Çıkmak için bir yol var mı? Onlara denir ki: Siz şunun için bu hale düştünüz:

Allah'a bir olarak iman etmek için çağrıldığınızda inkâr ediyor,

Ona ortak koşulunca inanıyordunuz.

Artık hüküm, pek yüce ve pek büyük olan Allah'ındır.

O gün insan kendi eliyle yaptıklarına bakar; kâfir de “Keşke toprak olsaydım” der.

Onlar cehennem bekçisine:

"Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün." diye seslenirler. Mâlik de: "Siz böylece kalacaksınız." der.

18/48-49, 40/10-11, 43/77, 75/13, 78/40,

12İdam-ı Ebedî Ali YILMAZ, 16.11.2007, İSTANBUL

Risale-i Nur’da çokça bahsi geçen “idam-ı ebedî” tabiriyle ilgili bir konu açılmasının lüzumuna “Acaba “Ve hususi vazifemiz de, Kur'ân'ın imanî hakikatlerini tahkikî bir surette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferitten kurtarmaktır.(12.Şua)” gibi yerlerde geçen idam-ı ebedî terkibiyle Bediüzzaman, nâssların ve âlimlerin zıddına, kafir olarak imansız ölenlerin yok olacağını mı söylüyor?” mealinde rastladığım sorulardan ulaştım.

İlk olarak bu tür sorulara cevap olarak Mesnevi-i Nuriye’de geçen şu bölümü okuyalım:

“İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanın ba'delmevt, Hâlık-ı Rahmân ve Rahime rücûu hakkında ilânat yapan şu “Ve İleyhi Meab”, “Ve İleyhi-l Masir”, “Ve İleyhi Turcaun”, “İlallahi Merciûkum” gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi, ehl-i isyana da büyük tehditleri imâ vardır. Evet, bu âyetlerin sarahatine göre, ölüm, zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu beşaretin işaretiyle, kalb adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur.

Evet, küfrün tazammun ettiği cehennem-i mâneviyeye bak: “Ene inde zanne abdi bî” ("Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim." Buharî, Tevhid: 15, 35) hadis-i kudsîsi sırrınca, Cenab-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenab-ı Hakkın likasından sonra, rızasından sonra, rüyetinden sonra mü'minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak. Hattâ Cehennem-i cismanî, ârif olan mü'min için, âsiye kâfirin cehennem-i mânevîsine nisbeten cennet gibidir.”

Yine benzer şekilde Habbe’de:

“Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor.”

Bu iki alıntıdan anlaşılacağı üzere idam-i ebedi, kişiye ait bir “nazar”dır. Ölüm hadisesinin nasıl algılandığıyla ilgili bir tabirdir. Yoksa “kafirler ölünce yok olacaklardır” manasına gelecek şekilde ontolojik bir mana anlaşılmamalıdır. Bu zaten kitaba ve sünnete açık bir muhalefet olur ki, Nurlar bundan teberri eder. Biz dahi tebrie ile 15. Nota’yı şahit tutuyoruz: “Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.” Hem Risale-i Nur’da kaç yerde ebedî cehennemin nasıl adâletle bağdaştığı şeklindeki, büyük asfiyanın dahi cevapsız bıraktığı, ciddi suale cevap verilmiştir. Bu kısımlara az dikkat eden asla idam-ı ebedî tabirini o şekilde anlamayacaktır.

“Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ut olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehenneme gireceksin. Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ut olduğun umum akraba ve asıl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece Cehennemden ziyade senin ruhunu ve kalbini ve mahiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrünle ademe düşer. Eğer sen Cehenneme girsen, vücut dairesinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennette mes'ut veya vücut dairelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennemin vücûduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki, hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır.(11. Şua)” Bu bahis de dikkat gerektirmekle birlikte, meselemizle ilgili önemli ipuçları içermektedir. Evvela bu metin, kafir için dahi cehennemin “bir nevi” rahmet olduğunu -bu sefer hakiki manasında kullanarak- idam-ı ebedî ile mevcudiyet/varlık arasındaki kıyasla anlatıyor. Demek hakiki manada idam kafir için dahi yoktur. Sonra, kafir açısından yapılan bir “bakış”la meselenin izah edildiğini görüyoruz. Yani “küfür ölümü nasıl gösteriyor” mülahazasından gelen bir tabirdir idam-ı ebedî.

Kabre üç şekilde girildiğini izah eden parçalara bakıldığında da aynı vurguyu görüyoruz.http://www.risaleforum.com/vb/showthread.php?t=8583

11ortayolAtilla Yavuz., 09.09.2007, İstanbul

Benim anladığım, metin bey ile Sezgin bey'in ortasında bir hal. Yani dünyada insanın kabre bakışı olarak aldığımızda sezgin beyin dediği doğru. Ancak, Üstad "öğle gördüğü ve öğle itikad ettiği için cezası olarak aynını görecek" diyor. O halde ahirette görülecek bir ceza da var. Ahiret konusunda ise Metin beyden esaslı bir noktada farklı düşünüyorum. Şöyle ki; İdam-ı ebedi cezası olarak orda "yok olma endişesi" değil, (çünkü mahşerde "ölümün öldürüldüğü ilan edilecek") doğrudan "ebedi bir yok oluş" söz konusu. Peki bu nasıl olabilir?

Risale-i nur'da bir çok yerde "insaniyetten düşmek" den bahsedilir. Çok defa "yirmi derece aşağı düşer" bir kaç yerde de "elli derece aşağı düşer" diyor. Acizane fikrimce dünya hayatında imanını kaybedip aşağı düşenler için tövbe edip iman etmeleri şartıyla insaniyeti tekrar kazanma imkanı var. Ancak o düşmüş şekliyle ölenler için, artık o imkan kaybolduğu için; cezası olarak ahirette insanlıklarını ebedi olarak kaybetmiş olacakları, yani idam-ı ebedi ile cezalandırılacakları ifade ediliyor. "el ceza-i mincinsil amel"

10BENİM KAFAMA TAKILAN!enes kara, 05.09.2007, Ankara

Turan TEKİN isimli kardeşimizin yapmış olduğu alıntı benim için güzel oldu bende şahsen o tarzda düşünmeye kendimi zorluyordum. Fakat kafama Üstadımızın ikinci yolda izahını yaptığı grup için sarfettiği "haps-i ebedi"tabirini anlayamadım.

ki o bölümde üstadımız İkinci Yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere bir HAPS-İ EBEDİ ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek." demektedir.

Eğer gençlik rehberinde izahı yapılan bu kabre giriş yolları sadece kabri ilgilendiriyorsa üstadımız haps-i ebedi tabirini niçin kullanmıştır. Buradan daha sonraki hapsin cehennemde de devam edeceği tarzında bir yorum çıkmaz mı.

Zannediyorsam metin bey de bu nokta-i nazardan yazısına konu olan bu bahsi açmaya çalışmış. Lakin bu izah da benim için biraz zorlama bir yorum olarak kaldı tatmin etmedi.

Bu konunun yorumlarla vuzuha kavuşulmasına devam edilmesini Keşif yolcularından bekliyorum.

9Katılmıyorum.Sezgin, 04.09.2007, Kocaeli

Metin Abi'nin burada yaptığı yoruma katılamıyorum.Yaptığı yorumu hem ehl-i sünnet itikadına uygun görmüyorum.Hem de metnin bu şekilde anlaşılabilmesinin yanlış olduğu kanaatine vardım.Dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalışayım:

1."Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır." cümlesinden Metin Abi'nin söylediği gibi birilerinin ahirette ya da kabirde ebedi yokolma korkusu yaşayacakları anlamı çıkmaz.Bu cümle kanımca kafirlerin bu dünyada yaşarken ölüme olan bakışlarını ifade eder.Ölümden sonra yaşayacaklarıyla alakası yoktur.Ölümden önce kafir ölümden niçin korkar.Çünkü ölümü ebedi yokluk olarak görür.Yoksa ahirette yokedilmekten değil,ateşten korkacaktır.

2."Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit ve dipsiz bir kuyudur."Buradaki haps-i münferid ifadesi ile dünyaya dalan bir müslümanın ölüme bakışı anlatılmaktadır.Dünyaya dalan bir müslüman, ölümü kafir gibi idam- ebedi olarak görmez.Ancak ahirete tercih ettiği dünyevi zevklerden ebedi bir ayrılık olarak görür!!Bu durumdaki insan dünyadan ayrılmayı,sevdiği şeylerden ebedi olarak ayrılarak hapse giren bir insan gibi algılar.Müebbed hapis cezasına çarptırılmış bir insanın duygularıyla ölüme bakar.Yani bu kısma Metin Abi'nin yaptığı tevile katılmak ve ebediyen cennete girmeyecekler demek mümkün değildir.Dünaya dalmanın cezanı çektikten sonra cennete girecektir.Ama dünyadayken

ölümü,dünya zevklerinden ebedi ayıran bir haps-i münferid olarak görecektir.

3."Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır."Burada kasdedilen birilerinin cennete girecekleri değil,ölünce cennete gidecekleri beklentisi içinde olacaklarıdır.

Velhasıl Toparlamaya çalışacak olursam,burada üstad ahirette başımıza ne geleceğini anlatmaya çalışmıyor,asıl gaye olarak!!!Ölüm hadisesine bakan yaşayan insanların halet-i ruhiyelerine bakıyor.Ölüme nasıl bakmamız gerektiğini söylüyor.

8kabir alemi için tasnif varturan tekin, 03.09.2007, türkiye

Üstadımız bu risalede, ister istemez kabre girileceğini ve Oraya girmek için de üç yoldan başka yol olmadığını ifade ediyor.

Birincisinde Ehl-i Cennetin hali anlatılıyor. İkincisinde Ahirete inanıp, fakat inandığı gibi yaşamayanların vaziyeti ortaya konuyor. Üçüncüsünde ise, Ahirete inanmayan ve tasdik etmeyen kişilerin durumundan bahsediliyor.

burada ahiretteki yerleri değil de, kabirdeki (berzah) yerleri nazara veriliyor. madem kabre girilecek, öyle ise hangi yoldan girmek istersiniz? diye bir tablo önümüze konuyor.

Ahiret'te ki durumları ise; inandığı gibi yaşayanlar, cennet'e, iman etmiş fakat gereğini yapamayanlar ise cezasını çektikten sonra cennet'e, inanmayanlar ise, ebedi cehenemde kalacaklarını dinimizin temel kaynakları haber veriyor.....Yani insanın yaşayışına göre, kabirde göreceği muamele izah edilmektedir. İnsan şayet mümin birisi ise, kabri bu hayattan daha güzel hatta cennet gibi görür. Böyle gördüğü ve buna göre yaşadığı için aynısını görecektir. Sefih insanlar ise, ahirete inandığı, ama gereği gibi yaşamadığı için daha dünyada iken kabrin kendileri için bir hapishane olacağını bilir. bunlarda inandıkları gibi kabri öyle göreceklerdir.

İnanmayanlar ise, kabri sonsuz bir ayrılık ve yokluk olarak bildikleri ve inandıkları için, orada her zaman yok olacakmış ve bütün sevdikleri idam edilecekmiş gibi bir hissi tadacaklardır.

Yoksa, Ebedi bir hapis veya idam olmayacaklardır.... kanaatimce cevaptaki -burada ahiretteki yerleri değil de, kabirdeki (berzah) yerleri nazara veriliyor- kısmı cavap olsa gerek.sorularlarisaleinur dan yaptığım bu alıntıların istifadeye medar olması temennisiyle slm

7Cennet,cehennem ve ArafAli YILMAZ, 29.08.2007, İstanbul

Ahirette cennet,cehennem ve araf var.Ancak Araf'ta sonsuza kar kalmak diye bir şey duymamıştım hiç.

6nefsi sahit insaninSerdar Pehlivanoglu, 29.08.2007, Manchester/ABD

Allah razi olsun...

O kismi okuyunca benzeri bir seyi hissetmekle beraber ismini bu sekilde koyamamistim...

Yas ilerledikce hak olduguna inandigim seylerle arama cesitli kisveler, namlar adi altinda perdeler girmeye basladikca bu hakikati hissediyordum....

Sonra kendi nefsimle beraber nefislere baktigimda, tam da zamanin ruhuna uygun yasayan insanlar mezkur yazidaki ucuncu sik cezaya en munasip gurup olarak cikiyorlar...

Belki de ucuncu sikkin sinirlarini sadece "aklı ve kalbi içten içe “Lâ ilâhe illallah” diyen, ama dilinden “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” tasdiki ve şehadeti çıkmayan insanlar" olarak cizmektense, dilleriyle tasdik etse bile gurul gurul haykiramayanlari cennetin sakli guzelliklerine ulasamama gibi nisbi bir cezalari bile olsa gerek...

5Allah razı olsunmurat doğan, 29.08.2007, ığdır

bazı hakikatler vardır ki kimse kabullenmek istemez. işte bahsettiğiniz mevzu da öyle.

ebedi hapsi münferidin, idamı ebedi ile aynı kesimi kapsamadığını ve yazınızda geçtiği gibi açıkladığımızda, "dünyada müslüman bırakmayız o zaman" türünde açıklamalrla karşılaşıyorduk...

çok güzel bir çalışma olmuş Allah razı olsun..

4Zihnimde hep bir soru işareti olarak kalmış bir konu...Yasin Eşref, 28.08.2007,

Takdire şayan bir yazı daha ...

....

Hep merak etmişimdir, Üstad oradaki ifadesinde neden cennet ve cehennem tabiri kullanıp geçmemiştir...

....

Bu mevzu bence biraz daha açılmalı ve bilenlere de sorulmalıdır... Yorumları takip edeceğim inşaallah...

3TEDBİR Mİ? TENVİR Mİ?Hasan Toprak, 28.08.2007,

Gönlüne sağlık yazarın, yine can alıcı bir tesbitte bulumuş. Hakikaten yazıda ifade edilen gri tablo günümüzde azami derecede varlığını hissettiriyor. İlahi hakikatleri aklı, ruhu hatta kalbinde hissedebilen kimi eşhas bunu ifşa etmek hususunda adeta direniyor. Bu tablo karşında insanın aklına şu sual geliyor? Kabullenilen bu hakikatler burada değil de hakikatların aleni teşhir edileceği öte alemde mi ikrar ve tasdik edilecek!!!

Bu arada şu hakikati de parantez içinde vermekte fayda olsa gerek; Allah ve Rasulü namına nasihat isteyen mü'minler karşında, Allah ve Rasulü adına konuşanlardan, kendi adına susanlar daha efdaldir sanırım.

Evet maziden müstakbele doğru nazar ettiğimizde tedbir ile tekbiri, hak adına ikame eden biz müslümanlar, ihlas terazisini esas aldığımızda neticede ne elde ettik!

Madde ve materyalce zengin, ruh ve manaca fakir popülasyonlar!

Öyle ise aklımızı başımıza alalım. Dinimizin ferdi olmanının ezikliğini değil, şerefini yaşayalım.Şuçluluk psikolojisi içinde zanlı gibi değil, rahat ve emin tarzda insanların imdadına koşalım. Hakikatlardan bihaber insanlara, aşağı nazarla değil müsavi bakalım. Herşeyden önemlisi İslam dininin sakınılacak, saklanacak, utanılacak bir yönünün olmadığını ilk evvel kendimiz idrak edelim ve kimlikli olalım, etrafta ürkek sansar gibi dolaşmayalım, aksi takdirde, tabiri yerinde ise; ne İsa'ya ne Musa'ya yar oluruz vesselam...

2istifadelevent, 28.08.2007, maputo/mozambique

istifade edilecek bir yazi..kesif yolculuklari hic bitmesin...

1imanyusuf çınar, 28.08.2007, konya

Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. (Âl-i İmrân(*) Sûresinin 140 . Ayetinde )tam inanmış nefsini yenmiş yigitlere çok ihtiyaç var.tahlilini yaptgınız insanların imanını artırsın ve dogruyu buldurmak nasip eylesin Rabbimiz.selam ve dua ile




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut