Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Hüzün giyen tesellici
–Nuriye Çakmak

[*4,199 yazı içinden]

Bu yazının çıktısını al

İnsanca yaşamak - 1

Halil Köprücüoğlu Yazara Mesaj Gönder

İNSAN, HAYATI boyunca inanılmaz şeylerle karşılaşıyor. İnsanca yaşamak hakikaten oldukça zor. Rahmetlik Birinci Ağabey evlenmek isteyen bir kardeşe evliliğin zor olduğunu söylemiş. Ancak evlenmeye kararlı o arkadaşımız, her şeye rağmen evlenmiş. Üç beş ay sonra Birinci Ağabeyle karşılaşınca “Ağabey bize gerçekleri tam anlatmadınız” diyerek, sitemde bulunmuş. Birinci Ağabey de “Yahu daha nasıl anlatalım, zor dedik ya..” deyince; o arkadaş da, ”Zor demekle olmaz, zorrrrrrrrr diyecektiniz.” diyerek evliliğin zor olduğunu farklı izah eden bir cevap vermiş.

Evet, müşterek yaşamanın, insanca yaşamanın, gerçekten zor olduğunu artık tam hissediyor; fiilen inişli-çıkışlı olarak yaşıyorum.

Çok önceleri, ama menhus bir lezzet, ama farklı bir şöhret, ama ruhunu titretecek tarzda adrenalin yükselmek için, veyahut başka şeyler için olsun, dağcılık yapanlarla ilgili bir belgesel seyretmiştim. Kesinlikle hiç bir sporun karşısında filan değilim. Ama bu spor dalında cevelan edenler için çok uzun yıllar yapılan antrenmanlar ve çekilen sıkıntılar gerçekten tahammülsüz şeyler. Adeta hayatlarını ortaya koyuyorlar. Bu işin zirvelerinde olanlar bile daha büyük zirvelere tırmanayım derken çoğu zaman ölüme yenik düşüyorlar.

Azgın dalgalarda sörf yapanlar da hemen hemen aynı şeylerle karşı karşıyalar. Biraz zevk, biraz adrenalin, biraz şöhret derken kazalar, sakat kalmalar, ölümler geliveriyor.

Bazen medyadaki spor tartışmalarını, değerlendirmelerini, tamamen başka bir gayeyle takip etmeye çalışıyorum. İnanın çok şaşırıyorum. Elbette önemli şeylerden bahsediyorlar. Kendilerince değerli olan bir meşguliyetin hakkını veriyorlar. O kadar ince ve hassas konulara giriyorlar ki hayret ediyorsunuz. Halbuki daha hayatî meseleler var, onlara vakit ayıramıyor, değer veremiyoruz. Müthiş kabiliyetleri çok sathi konularda öylesine harcayıp gidiyoruz.

Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle, buz ve cam parçalarına elmas fiyatı verince en alasını alıyoruz ama, değer mi; bu alış veriş doğru olur mu?

Geçenlerde misafirliğe gittiğim bir evde macera filmi denebilecek bir film seyrettirdiler. Orada da yine zihin altındaki ayni mânâları tahattur ettim... Amerika’da, önemli üç kişinin bulunduğu bir uçak, insan olmayan bir adaya düşüyor. Kaza sonrası hafif yaralı olan üç şahıs hem korunmak, hem karınlarını doyurmak, hem de adadan kurtulabilmek için ciddi bir mücadele veriyorlar. Ancak bütün bunlar için pek çok bilgi ve birikime ihtiyaçları oluyor. Çok sıkıntı çekiyorlar… Klasik bir macera filmi.

Bana göre normal şartlardaki insanların da insanca yaşamaları için de pek çok birikime pek çok bilgi ve deneyime ihtiyaçları var. İnsanca yaşamak hiç de öyle kolay değil.

Ben de 57 yaşında bir insan olarak, himmetimin büyük kısmını kendimce daha önemli gördüğüm bu sahada harcamaya çalışıyorum. Ölmeden tam düzelmek, mükemmel olmak istiyorum. Bediüzzaman Hazretlerinin 4.Meselede anlattığı “Alman ve İngiliz kadar serveti ve aklı da varsa, bilâ tereddüt o davaya harcayacak…” dediği derse uygun hareket etme gayreti içindeyim. Çünkü bu himmet verdiğim dava “Dünyalar kadar bir mülkü kazanmak veya kaybetmek davasıdır.” Ve bu yaşadığımız dünyada “Bu davayı, kırk kişiden bir iki kişinin kazandığını,” bu halleri müşahede edenlere istinaden Bediüzzaman Hazretleri haber veriyor! Bu, yüzde beşe tekabül eden bir oran ki, insanı dehşete düşürecek bir hal olarak önümüzde duruyor!

Ve artık bizim imtihanımız, bu kadar inanca, namaz ve niyaza rağmen; ahlaksızlıkla, hırsızlıkla, içkiyle filan olamaz… Bizimle şeytanların en mütehassisleri uğraşıyor. Nefisler artık daha ince taktikler uyguluyor.

Elbette, İslam’ın, genel olarak emrettiklerini yerine getirmek bizim en aslî vazifemiz. Yasaklanan şeylerin karşısında direnmemiz elbette gerekli, ama buralarda aldanmamak da çok daha önemli. Çünkü bizler, bugün farklı şeylerle imtihan oluyoruz. Namaz kılınca, oruç tutunca, bir cemaate mensup olunca her şeyin bittiği sanmamalıyız. Çünkü nefsini öldüren evliyanın, yine nefislerinden bahsetmesini değerlendiren Bediüzzaman Hazretleri, bize ölen nefsin yerine, bu vazifeyi, bazı asap ve damarların aldığından bahseder. Yani kulluk bitmiyor. Sadece imtihan şekli değişiyor. Bu arada Yusuf AS.’mın nefsine asla güvenmediğini, Allah korursa müstesna dediğini de unutmamalıyız. O korkuyorsa, bizim titrememiz sanırım daha doğru olur.

Eyüp AS. ile ilgili bir filmde şeytan, Eyüp AS.’mın yanına gidip, yaptığı iyiliklerden dolayı O’nun adının semaya yazıldığını söyler. Eyüp AS. onu taşlar ve “Allah’ın mülkünü, Allah’ın emriyle, Allah’ın kullarına dağıtıyorum. Benim hiç dahlim yoktur.” diyerek onu taşlar. O dessas Şeytan, atılan taşla yere düşerken bile” Maşallah, sende hiç enâniyet de yokmuş” diyerek fitnesine devam eder. Eyüp AS. da ”Alçağa bak, beni, düşerken bile aldatmaya devam ediyor” diyerek ona kanmadığını belirtir, taşlamaya devam eder.

Bediüzzaman Hazretleri “ Kendi cephesinden kırk ikilik top gibi düşmanı inhizâma sevk eden bir faaliyet karşısında içinden bir sesin, [Neden ben atmadım ] diye feryat ettiğini söyler. Bu ses, herkesin içinden, çok farklı şeyler için, farklı tarzlarda ortaya çıkar.

Bir arkadaşım, aldığı iyi bir araba için, dostlarından on kişiden üç tanesinin, arabayı kendileri satın almış gibi sevindiğini; diğerlerinin rahatsızlık duyduğunu yüzlerinden, gözlerinden anladığını söylemişti. İhlas Risalelerini mütalaalı okurken beraber olduğumuz arkadaşlardan bazıları ayni sesin içlerinden sık sık, pek çok şey için feryat ettiğini, merdane ifade ettiler. Ben de aynen onlara katılıyorum.

Nur’un Büyük Kahramanlarından Hafız Ali Ağabeyin, Üstat Hazretlerine yazdığı eseri götürdüğünde karşılaştığı durumu, onun orda sergilediği ahlakı unutmamaya çalışırım. Barla Lahikasından sık sık okurum.İnşallah bizler de öyle bir ahlaka ulaşırız.

Hafız Ali Ağabey, yazdığı eseri Üstada verince, O’ndan belki biraz meth-i sena beklerken; Üstat Hazretlerinin, “Hüsrev’in yazısı çok daha güzel…” sözü karşısında hiç gücenmemiş, hiç rahatsız olmamış. Tam aksine O’nun daha çok hizmete vesile olmasından, Üstadını memnun etmesinden O da çok sevinip kendi yazmış gibi memnun olmuş. Bediüzzaman Hazretleri, O’nun kalbine baktım, samimiydi, diyor ve bu hissin ileride çok hizmetlere vesile olacağından bahsediyor.

Bence, İslamî grupların, hatta mesleğimizin farklı meşrepleri arasında öyle çok derin ayrılıklar - eski bir deyimle- incir çekirdeğini bile dolduracak bir şey yok. Bizler maalesef çok basit noktalarda boğuluyoruz.

Ben pek çok insanın siyasî faaliyetlerde veya sporun değişik dallarında sarf ettiği müthiş eforu, HİSLERİN HAKİMİYETİ dediğim ve yine pek çok halis insanın cevelan ettiği başka bir sahaya harcamaya çalışıyorum. Bunu da ebedi saadet için zaruri görüyorum. Çünkü artık bütün imtihanımızın bu sahada cereyan ettiğine inanıyorum. Ve hatta adrenalin yükseltmek için de bu sahanın seçilmesini, lezzet almak için de bu zeminde cevelan edilmesini, inadımızın veya başka hislerimizin tatmini için de bu alanı tavsiye ediyorum. İçimizdeki bir çok latifenin bu sahada tatmin edilmesinin, bu sahaya kanalize edilmesinin çok daha mantıklı olacağını düşünüyorum.

Önce, helak olmamak için bilmeye; sonra bildiklerimle amel etmeye; daha sonra da bunu ihlasla yapmaya gayret ediyorum. Bütün gücümü burada harcıyorum.

Tabi ki ibadetlerimi, mesela namazımı Üstadım gibi zamanında, vaktin evvelinde tadil-i erkanla kılmaya inatla devam etmek için büyük efor sarf ediyorum.

Ehl-i imanla, hele hele farklı meşreplerle, ne olursa olsun, rekabetkârane ihtilafa, asla girmemeye çalıyorum.

SİZE soruyorum. Aşağıdaki iki durumu değerlendirin :

Yıllarca yüzücülük üzerine çalışan birisi belki onlarca kilo tuzlu su yutuyor. O üşümeler, yorgunluklar… Güneş altında kalmanın getirdiği radyasyona maruz kalışlar. Tramplenden şu kadar yükseğe dik sıçramak, sonra dik olarak aşağıya dönmek, daha sonra iki buçuk tur sağa dönüş ve eşinle aynı anda ve dik olarak suya dalış, ardından hemen yere çakılmadan yine eşinle uygun açıyla bükülüş ve beraber su üstüne çıkış…

Veya filan yüksek dağın zirvesine çıkmak için yapılan uzun çalışmalar. Büyük masraflar…Donan el ve ayak parmakları…Kesilen uzuvlar. Ölen arkadaşlar. Kırılan şuralar, buralar. Biraz heyecan ve adrenalin, zirveye dikilen bir küçük bayrak veya çakılan bir levha, üzerinde silik birkaç isim. Hem silik hem de silinmeye mahkum birkaç isim...Çürümeye aday basit bir levha. Unutulmaya namzet bir nam ve şan…Hepsi fanilik damgasıyla mühürlenmiş faaliyet ve unsurlar…

Yıllarca köy köy dolaşmalar. Seçimler, seçimler...Yalanlara, cerbezeyle razı oluşlar. Bin bir teville gasp edilen haklar hukuklar…Pul edilen paralar; adeta dul edilen hanımlar ve yetim, öksüz bırakılan çocuklar…Riya ve güya millet için koşuşturmacanın at başı yarışı…Her halükarda taraf olmalar… İyilere karşı da, haklılara karşıda taraf olmalar. Yıllarca süren amansız faaliyetler, incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden dolayı unutulamayan ve amansız sürdürülen adavetler…Mes’uliyetler…Ödenemeyecek, karşılanamayacak mes’uliyetler…(Ramazan El Bûti’nin İ.İ.K.Vakfı’nın sitesinden, siyasetle ilgili tebliğini okumanızı tavsiye ederim. Tebliğ, Köprü’nün, 98 Yaz sayısında da neşredilmiştir.)

Bunları bir ahenk ve usulle yapmak için verilen, kaybedilen yıllar. Alkışlar, alkışlar. Magazin basında birkaç resim; kabirden sonra hiçbir işe yaramayan, dünyada da başa bela olan şan ve şöhret... BUNLAR MI öncelikli olmalı ?

Veyahut himmeti milleti olmak; ehl-i iman bir kardeşinin sevinciyle lezzet alabilmek; imamlık şerefini onlara verebilmek…Kardeşlerinin kusurlarına gözünü kapayabilmek, onların sadece mütemmimi olabilmek… Affedebilmek, her halükarda, her şartta iyi geçinmek… Kötülüklerle muhatap olunca ise vakarla geçip gidebilmek…Her şeyi hakikaten Allah rızası için yapabilmek…Gaye-i hayali insanların imanını kurtarmak olmak... BUNLAR MI daha öncelikli olmalı?

Siz karar verin. Hangisi daha yiğitlik. Hangisi daha ehemmiyetli.. Hangisi daha faydalı… Hangi mücadeleyi seçelim. Hangisinde cevelan edelim. İki cihan saadeti açısından hangisi daha önceliklidir. Hem, ikincisine çalışırken birincisini de tâlî bir alan görüp çalışma imkanı da var dersem O ZAMAN ne yapmayı tercih edersiniz, bir düşünün. 5.Söz muvazenesiyle bir tartın öyle karar verin.

Ben, ikincisini ısrarla istiyor ve o yolda cevelan ediyorum; hem inanın, diğer zemini de asla ihmal etmeden yaşamaya çalışıyorum.

Teveccüh-ü nâsı, istememeye, verilse de onunla hoşlanmamaya çalışıyorum. Hoşlansam, ihlası kaybedip, riyaya gireceğimi hiç aklımdan çıkarmıyorum.

Şan ü şeref arzusuyla teveccüh-ü nâsın; ücret ve mükâfat değil, belki de ihlassızlık yüzünden gelen bir itâb ve bir mücazât olduğuna, İTİKAT SEVİYESİNDE inanmaya gayret ediyorum. Hatta teveccüh-ü nâs ve şan ü şeref, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; bütün eforumu ciddi bir şekilde onlardan kaçmaya harcıyorum.

(Benim ücretimi ancak Allah verir) sırrına mazhar olmak için, nâstan gelen maddî ve manevî ücretten istiğna etmekle – ç ok zor olsa da- uğraşıyorum.

Sahabelerin, sena-i Kur'aniyeye mazhar olan "ÎSAR" hasletini, kendimde yerleştirmenin mücadelesini veriyor, hatta adeta savaşıyorum.

Nur Suresindeki "Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir." Ayetinin bu sırrına mazhar olmak için, hüsnü kabulün, hüsn-ü tesirin Cenâb-ı Hakkın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifem olan tebliğde dahil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef de olmadığımı bilmeye, anlamaya, bu manaların çok önemli olduğunu kavramaya çalışıyorum. Bu tarz hareketlerle İhlâsa muvaffak olmanın mücadelesiyle meşgulüm...

Meşreplerin ihtilafıyla meşgul olmamaya, zahiren meşrebime muhalif olanlara karşı bile, muavenet ihtiyacını tam hissedip, bunun gerçekten cidden önemli olduğunu tam anlamıyla iyice görmeye çalışıyorum.

Bir türlü tam olarak yok edemediğim hodgâmlığımı ve enaniyetimi, tamamen yok etmeye çalışıyor; bunun için de kendimi haklı ve muhalifini haksız tevehhüm etmemek için adeta nefsimle MEYDAN MUHAREBESİ yapıyorum.

Müspet hareket, yani kendi mesleğimin muhabbetiyle hareket etmek; başka mesleklerin adaveti ve başkaların noksanlarıyla hiç uğraşmamak, bunların fikrime ve ilmime müdahale etmesine müsaade etmemek, onlarla hiç meşgul olmamak için ciddi mücadelelerim var. Kayalara tutunmada, dalgalarla boğuşmada gayret harcama yerine, bu konularda çalışmayı daha önemli görüyorum. Bu işlere muhakkak öncelik veriyorum

Daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrepte olursa olsun, muhabbet, uhuvvet ve ittifaka medar olacak pek çok birlik rabıtaları bulunduğunu, çok ciddi şekilde düşünmeye, onlarla muhakkak ittifak etmeye çalışarak bu fikrimi realize etmeye uğraşıyorum.

"Mesleğim haktır, yahut daha güzeldir" demek dışında; asla haddimi aşmamaya, başkalarının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, hiç bir kelamı sarf etmemeye gayret ediyorum.

Nefsimi ve enaniyetimi, yanlış düşünülebilen izzet ve onur gibi şeyleri, ehemmiyetsiz rekabetkârane hissiyatımı terk etmeye ve ihlası kazanmaya çok ciddi şekilde ceht ediyorum.

Asla, “Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben irşat edeyim, benim sözümü dinlesinler." ; "Bu insanlar ne için onun yanına gidiyorlar. Ne için onun kadar dinleyenlerim bulunmuyor ? " dememek; hubb-u câha, şöhrete kat’iyyen meyletmemek için bütün gücümü sarf ediyorum.

Cenab-ı Hakk'ın rızasının yalnız ihlas ile kazanıldığını; tâbi olanların çokluğu ve fazla muvaffakiyetin pek fazla önemi olmadığını, aklıma, kalbime, ruhuma anlatmaya çok ciddi bir gayretle çalışıyorum.

Müslümanların, nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmak için alçak nefsimi ikna etmeye gayret ediyorum. Mesaimi bu konuda harcıyorum. Gücümü burada göstermeye çalışıyorum. İstikameti ve ihlası; kulluk denen yüksek makamı muhakkak muhafaza etmeye asla ve kat’a ihtilafa düşmemeye adeta bütün mesaimi sarf ediyorum.

Enaniyetten tecerrüt etmeye; asla ifrat ve tefrit etmeyerek ulvî bir kuvvet kaynağı olan ittifakı kaybetmemeye; ihlası kırmamaya, vazife-i uhreviyeyi zedelememeye çalışıyorum. Bu faaliyet esnasında da tarîk-ı hakta gidenlere refakatle iftihar etmede, arkalarından gitmede, imamlık şerefini onlara bırakmada ciddi şekilde sebat etmeye çalışıyorum.

Hak yolunda kim olursa olsun kendimden daha iyi olduğunun ihtimaliyle yine enaniyetimden vazgeçip daima ihlası kazanmaya gayret ediyorum.

Tâbi olmayı, sebeb-i mes'uliyet ve hatarlı olan tâbi olunmaya tercih ederek; bu marazlardan kurtulmaya vazife-i uhreviyemi hakkıyla yapmaya ciddi mesai harcıyorum.

  21/06/2007

© 2013 karakalem.net, Halil Köprücüoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2013 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut