“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.602 yazı içinden]

Kemalizm ne kadar güçlü?

Yazara Mesaj Gönder

(Bu yazı, bir önceki yazıyla birlikte, bundan on yıl önce, 1997 Mart’ının ilk haftasında yazıldı ve Yeni Asya gazetesinde yayınlandı. 2007 baharında, bu iki yazıyı yeniden hatırladım ve sizlerle paylaşmak istedim.)


BİR FİKRİN gücü, iktidar sahibi olmak ile kazandığı mevzilere bakarak anlaşılmaz. Bilakis, bir fikrin ne kadar güçlü olduğunun kriteri, iktidara rağmen ayakta durabilmesi ve hatta gelişebilmesidir.

Tevhid hakikatının gücü, işte bu kriter mucibince, tarih indinde defalarca sınanmış ve onaylanmıştır. Nemrut karşısında İbrahim (a.s.), Firavun karşısında Musa (a.s.), yozlaşmış Yahudiler ve Roma karşısında İsa (a.s.) ve de Cahiliyeye karşı Asr-ı Saadet örneklerinde görüldüğü gibi, tevhid hakikati bir iktidar desteğiyle kitleler arasında yayılmamış; bilakis, bu hakikatı söndürmek için elden gelen hiçbir şeyi esirgemeyen iktidarlara rağmen neşv ü nema bulmuştur.

Buna mukabil, yine tarih indinde zaafı sınanmış ve onaylanmış bir dizi fikir de mevcuttur. İbrahim (a.s.) karşısında Nemrut, Musa (a.s.) karşısında Firavun, İsa (a.s.) karşısında Roma, Asr-ı Saadet karşısında Cahiliye, bunun en dikkate değer örnekleridir.

Tarih, bunun başkaca örneklerini de kaydetmektedir. Hind-Moğol imparatoru Ekber’in kurduğu, iktidar zoruyla dayatılmaya çalışılan, İmam-ı Rabbanî gibi bir müceddidin karşısında zindanlara düşme pahasına mücadele verdiği sözümona ‘din-i ilâhî’ bunlardan sadece biridir. Ekber’in devâsâ iktidarı, bu düzmece dinin yerleşip kökleşmesine yetmemiş; bilakis, Ekber’in kendi torunu dahi, itikadı düzgün bir mü’min hükümdar olarak tarihlere kaydedilmiştir.

Keza, Harzemşahlar devletini yıkmaktan başlayarak Afrika kısmı hariç bütün İslâm topraklarını, bu arada hilâfet merkezi Bağdat’ı ele geçiren, yakıp yıkan Moğolların varıp dayandığı nokta, Berke gibi hanların, hatta Hülagu’nun torunlarının dahi İslâm’la kucaklaşmasıdır. Zahirde ezildiği sanılan, zahirde ezmiş görüneni dahi kuşatmış ve kendine kazanmıştır.

Çağlar boyu devam eden bu fikirler mücadelesinin bir veçhesi, vâkıa, yaşadığımız ülke sınırları dahilinde vuku buluyor. Kemalizm adı verilen ve yetmiş küsur yıldır iktidar desteğini elinde tutan bir düşünce sistemi, resmî ağızlara bakılırsa, “hâlâ tehdit altında,” hâl⠓korunmaya ve kollanmaya” muhtaç görülüyor ve bu “koruma ve kollama” ihtiyacı demokrasi ve hürriyet yönünde yeni adımlar atıldığında biraz daha artış gösteriyor, dolayısıyla da demokrasi ve hürriyet noktasında şu ülkede bir adım ileri-iki adım geri modeli işleyegeliyor.

Aslında, başka herşey bir tarafa, bu vâkıanın ta kendisi, Kemalizmin bir fikir sistemi olarak taşıdığı acziyetin ve zaafın delili hükmündedir. Bir fikir muhalefete rağmen yaşayamıyor veya gücünü koruyamıyorsa, bilakis alternatif bir düşünce sistemi karşısında gerileme yaşıyor ve o yüzden gücünü ve varlığını koruması için alternatif düşünce sistemlerine bir had ve yasak koymak icab ediyorsa, vaziyet hiç de parlak değil demektir.

Dolayısıyla da, Kemalizmin bugün güç ve iktidar ile, muhalif düşüncelerin değişik biçimlerde engellenmesi ve sindirilmesi ile sağlanan hakimiyeti, surî ve aldatıcı bir hakimiyet görüntüsüdür.

Nitekim, artık her ağızda dolaşan “takiyye” muhabbetinin varlık sebebi de budur. Yani, hissedildiği üzere, Kemalistlerin sayısı, “Kemalist gözükenler”in sayısından bir hayli azdır. Çokları, gerçekte Kemalist olmadığı halde bu ortamda “Kemalist gözükme”yi tercih etmekte; bu ise, hürriyet ve demokrasinin yerleştiği bir zeminde bu insanların mevcut görüntülerini terk ile asıl düşüncelerine avdet edeceği endişesini beslemektedir.

Buna karşı devletlûların takındığı tavır ise, her nedense, Kemalizmin bir düşünce sistemi olarak taşıdığı zaafların farkına varmak değil. Bilakis, bu gerçeğe sırtını dönerek, muhalif düşünceleri olabildiğince sınırlamak ve susturmak...

Türkiye, o çok arzu edilen “çağdaş uygarlık düzeyi”ni hürriyet ve demokrasi noktasında yakalayamıyorsa, işte bundan dolayı yakalayamıyor.

Lâkin, görülmek istenmese de, vâkıa apaçık ortada duruyor.

  10.05.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu


  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

8KEMALIZM ne kadar guclu ? / Atatürkçüler niçin tarih okumaz? grcn, 18.11.2007, nrvc

Etyen mahcupyan`dan carpici aciklamalar

"Türkiye'nin gerçek anlamıyla tarihten, yani somut yaşanmışlıkların nedenlerinin anlaşılmaya çalışılmasından hazzetmemesinin nedenleri bir sır değil. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş açık bir süreklilik ima etmesine karşın, bunu bir 'kopuş' olarak resmetmek isteyen bir bakışın varlığı, nedenlerden biri. Dahası yeni yönetimin meşruiyeti yepyeni bir kimliği öne çıkardığı ölçüde, bu kimliğin içi zorunlu olarak tarih dışı bir ideolojik malzeme ile dolduruldu. Dolayısıyla Türkiye toplumu sanki tarihsel sürecin doğal uzantısı olarak değil de, bir anda zamanın ortasına düşmüş ama kadim geçmişle apaçık bağlantı içinde olan bir 'yeniden doğuş' olarak algılandı. Böylece tarih dışı bir kadim geçmişle yine tarih dışı bir 'yeniden doğuş' fikriyatı bir araya geldi ve tabii, olan gerçekten yaşanmış geçmişe oldu... Bu geçmişi unutmakla kalmadık, onu unutmanın meşru olduğuna kendimizi inandırdık."

"Tarihi bir yere kadar okuyup, sonrasında bir bölümü tümüyle atladığınızda, zihninizde olmaması gereken sorular belirebilir... Bu sıkışma Cumhuriyet'in tek parti yönetimini yepyeni bir tarih yaratmaya sevk etti. Yaşanmamış ama yaşanmışmış gibi yapılan bir tarih... Olmayan ama bize göre olması gereken bir tarih. Bunun anlamı geçmişin bugünün sorunları üzerinden bir kurmaca olarak yaratılmasıdır. Nasıl bir geçmişe ihtiyaç olduğu düşünülüyorsa, onun devlet eliyle üretilip eğitim yoluyla topluma servis edilmesidir. Türkiye bu yöntemi o denli benimsedi ve içselleştirdi ki, tarihin her yerde böyle yazıldığına dair bir algılama oluştu"

"Tarihin bir 'milli kurmaca' olarak tanımlanması, gerçek kurmacaların da tarihsel anlamı olduğunu ima etmekteydi. Nitekim edebi romanların ve sinema filmlerinin anlattığı kurmaca hikâyelere 'tarihsel olarak yanlış' savıyla karşı çıkıldı. Türkiye'nin insanları edebiyat ve sanat gibi kurmacanın esas alanlarını bir tür 'yaşanmış gerçeklik' olarak algıladılar; çünkü devlet 'yaşanmış gerçekliği' tam bir kurmaca gibi üretmekteydi... Öte yandan bu zihinsel karmaşa popüler düzlemde var olan büyük gerçeklik açlığını kapatmak bir yana, daha da azdırdı. Çünkü böylesine göreceli bir 'geçmiş' karşısında insanın içine sinen bir kimlik üretmek mümkün değildi. Dolayısıyla Türkiye toplumu son yıllarda giderek kendi temellerinden kuşkulanan, ancak bunu yüksek sesle dillendirmekten çekinen, onun yerine kendisini tatmin edecek 'deliller' peşinde koşan bir halk haline geldi. Yaşanmış bir gerçeklik olarak tarihten ürken, kendine anlatılmış olan tarihe inanmakta ise zorluk çeken bu toplumun gidebileceği iki yön vardı: Gerçek anlamıyla artık tarih okumak ve ister istemez Atatürkçü ideolojinin dışına düşmek; ya da tarih niyetine yazılmış 'çılgın Türk' kurmacalarıyla iman tazelemek..."

" 'Aydın' kategorisi içinde bulunanlar 'çılgın Türk' furyasının parçası olmayı kendilerine yediremiyorlar belki, ama gerçek bir yüzleşmeye de cesaretleri yok. Dolayısıyla kendilerine bakarken de gerçeği değil, kurmacayı hedef alıyorlar. Diğer bir deyişle Atatürkçülüğü yeniden bir kurmaca olarak üretmekten başka yol bulamıyorlar..."

"Atatürkçülük "liberalizmin ve sosyalizmin tarihsel koşullar içinde oluşan (bir) sentezi, 2000'li yıllara damgasını vuracak olan ideoloji" imiş. Böylece Atatürkçülüğün modernizme tutunmuş, ona bel bağlamış bir yaklaşım olduğu söylenmiş oluyor. Saylan, 20. yüzyılla birlikte modernliğin vatandaşlık, kimlik ve ahlak alanında yaşamış olduğu yenilginin belki de farkında olmadığı için, Atatürkçülüğü devam edeceğini umduğu modernist tasavvurun içine yerleştiriyor. Ne yazık ki bu bakış, Atatürkçülüğün Türkiye'nin geleceğine ilişkin hiçbir taşıyıcı işlev yapamayacağının da işareti..."

"Olması gereken üzerinden bir gerçekliğin üretilme çabası her ideolojinin düştüğü bir tuzaktır. Ancak Atatürkçülük bunu öyle bir noktaya çekmiş durumda ki, ortaya sadece büyük bir ideolojik boşluk çıkıyor. Bu boşluğun içini kurmaca ideoloji, kurmaca tarih ve kurmaca kimlikle doldurmaya çalışıyoruz. O nedenle de ideolojimizi sorgulamak, kimliğimizle yüzleşmek ve tabii ki tarih okumak pek işimize gelmiyor... Böylece elimizde 'çılgın' bir Türk, onu besleyen bir 'tarih' ve tüm bunlara uygun bir ideoloji, gelecek karşısında öylece apışıp kalakalıyoruz..

daha ilginc ve tam metin icin : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=614581

7saçma!gamze, 12.06.2007, İzmir

ben böle aptalca ve saçma bi başlık görmedim,kemalizm vardır dayatma değildir.80 yıldan beri demokratik olarak geçen bi devlet var ortada,dayatmalarla yaşanılabilcek bişey değildir kemalizm.bunu ancak kör bi noktaya kitlenmiş hayata at gözlükleriyle bakanlar savunabilir

6Güzel bir analiz.Eren, 03.06.2007,

Gerçekten güzel bir analiz.

Mustafa Kemal siz bir kemalizm var ortada. Mustafa Kemal i hiç sevmeyen inönü nün ortaya koyduğu yoldur kemalizm. Zulüm, baskı ve diktatörlüğün Türkiye versiyonudur kemalizm.

Ortada bir fikir ve düşünce sistemi yok dediğiniz gibi, statütünün korunabilmesi için değişiklik gösteren tavırlar bütünü.

Bu tavır, yer ve zamana göre sonsuz değişikliğe uğrayabilir.

5Güç değil, zorbalık...Mert İnan, 26.05.2007, Manisa

Bugüne kadar haksız rejimin ayakta tutulabilmesi için neler kullanılmadı ki... Bilinçsiz insanlar, provokasyonlar, medya pompaları, anlamsız kemalistik ön yargılar vs. saymakla bitmez bir destek ve buna rağmen hala dönmeyen bir çark. Demokrasi kaçınılmaz sonuç olacak bu durumda her ne kadar 'Birileri' gerçekleri görmek istese de istemese de...

Kemalizm yıkılmaz, çünkü o hiç kurulmadı. Sadece geldiğinden beri ZORBALIK yaptı. Tarhite bu milletin aldığı 'darbeler' buna en güzel örnektir.

Ve meşhur 7 ilkenin ilki olan demokrasinin bir türlü halk tabanına inememesi hatta hiç girememesi. Birileri hala demokrasiyi kendi düşüncelerinin farklı kollarının ve farklı yorumlarının olması sanıyor. İki uç düşünce ve temelleri tamamen farklı iki yapı yanyana duramadıkça demokrasiden nasibimizi tam olarak alamadık demektir!

4inanamıyorumerdoğan yöntem, 18.05.2007, ist / türkiye

kemalizm, marxizm vs. kendi gibi bir beşerin kusursuz, mükemmel bir sistem getireceğine ve bunu uygulayacağına inanan insanın haline şaşıyorum...

3Kemalizm eleştirilemez!..Şeyma Gür, 17.05.2007,

Eğer Kemalizmin fikrî bir altyapısı, bir düşünce örüntüsü olsa idi eleştirebilirdik.

Güçlü mü güçsüz mü diye tartışabilirdik.

Ama Kemalizm, bir dayatmanın adıdır. Eleştirilemez ancak karşı konabilir!..

2ayfer doğan, 15.05.2007, konya

bazı kavramların zayflığını ortaya çıkarmaya çalışmanız ancak kendi ideolojinizin (sizdeki)yetersizliğini ispatlıyor.ona buna taş atacağınıza sadecevarolması grekenleri vermeniz daha etkili olacaktır

1Güçlü olsa kanunla korunur muydu?Şeyma Gür, 10.05.2007, Çorlu

''İşte bu Âd kavmi idi ki, Rablerinin âyetlerini inkâr eder, Onun peygamberlerine karşı gelir ve herbir inatçı zorbanın emrine uyarlardı.''

Hud: 59

Lafa gelince %99'u müslüman olan şu ülkede, müslümanlar,Kur'ânın başka âyetleri yanısıra, şu ayetin tehdidine kulak verseler ve zorbaların yanında durmakla güç bulma arayışı içinde olmasalar, gücü Hak'ta görseler, kanun ve devlet destekli aslında bir avuç zorba karşısında zillete düşmeyebilirlerdi.

Allah'a hakikî kul olan, başka hiç birşeye kul olmamakla şereflenir, nimetlenir!...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut