“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Mahsulü bal olanlar
–Rabia Nazik Kaya

[*4.617 yazı içinden]

‘Sarıklı genç’ turnusolu

Yazara Mesaj Gönder

BAZI MECLİSLERE girdiğimde ve bazı kişilerin Risale-i Nur’un hangi bahsine daha ziyade nazar ettiğini gördüğümde, hayret-hüzün karışımı bir duygu hali çöker üzerime. Risale-i Nur’un koca koca meselelerini keşfedecek müdakkik nazarlar beklerken, Risale metninin merkezinde olmayan kimi bahislere yoğunlaşmıştır kimileri. Risale-i Nur’un ‘kök’ kısımlarından esirgenmiş emek ve zaman, o bahislere akıtılmaktadır kimilerince.

Ve bu yoğunlaşmada, genellikle, bir ‘bâtınîlik,’ bir ‘gizli ilim’ boyutu vardır. İstikbale dair kimi haberler, neredeyse hurufîlik boyutuna varan kimi çıkarımlar, Risale metnindeki kimi kelimeler üzerine neredeyse hurufîlik düzeyine varan aşırı yüklenmeler, vs...

“Yirmisekizinci Mektub”un “Birinci Mesele”sinde yorumlanan bir rüya da, işte böylesi bahisler arasındadır. Bu “mesele,” yorumu yapılmak üzere Bediüzzaman’a aktarılan bir rüya üzerinedir ve cevaben yazdığı bu risalede Bediüzzaman, evvelemirde Risale mesleğinin ‘rüya-merkezli olmadığı’ dersini vermektedir: “Evet kardeşim, senin ile mahz-ı hakikat dersini müzakereye alışmışız. Hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rü’yaları, tahkikî bir surette mevzubahs etmek tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden...”

Bu kaydı düşerek söze giren Bediüzzaman, ‘altı nükte-i hakikat’ten sonra, ‘yedinci’ ve son bahiste rüyanın yorumuna girer. Bu nüktelerin ilkinde, sûre-i Yûsuf’a atıfla, rüyada da bir hakikat olduğu bildirilir. İkincide, “Rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller” kaydını düşer ve sebebini açıklar Bediüzzaman. Üçüncüde, “Rüyanın nübüvvetin kırk cüz’ünden bir cüz’ü olduğu”na dair hadis sözkonusu edilir. Dördüncüde, rüyanın üç kısım olduğu ve ancak üçüncü kısım olan ‘rüya-yı sadıka’nın yorumlanmayı hakettiği irdelenir. Beşincide ‘rüya-ı sâdıka’-‘hiss-i kablelvuku’ irtibatı açıklanır. ‘Altıncısı ve en mühimmi’nde, ya aynen veya mânâsı itibarıyla gerçekleşen sâdık rüyaların kader-i ilâhî’nin herşeyi kuşattığının bir hücceti olduğu vurgulanır. Ve en son olarak ‘yedinci’de anlatılan rüyanın yorumuna geçilir.

İlgili rüyanın ne olduğu bu risalede anlatılmaz, ama yorumlanan imgelerden rüyanın mahiyeti anahatlarıyla tasavvur edilebilir. Bu imgelere dair yorumlarda, manidar tesbitlerde bulunur Bediüzzaman. Meselâ, “O vâsi meydanlık, âlem-i İslâmiyettir” der. “Etrafı bulanık çamurlu su, hal ve zamanın sefahet ve atâlet ve bid’atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür’atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir” yorumunda bulunur. Yorum, bunun gibi son derece kritik noktalara dikkat çekmekle birlikte, bu rüyanın ‘hal ve zamanın bid’atlar bataklığı’ vurgusu, ‘herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkma’ vurgusu, bu bahis dillerinde dolaşan nicelerinin dikkatini çekmemiş gibidir.

Çünkü, varsa yoksa, rüyadaki ‘sarıklı genç’edir dikkatler: Bu ‘sarıklı genç,’ kim olabilir?

İşte burada, mürşidine müfritâne muhabbet, meşrep taassubu, cemaat enaniyeti beraberce devreye girer; ve herkes o ‘sarıklı genç’ten kasdın kendi cemaatinin kurucusu veya önderi olduğunu düşünür; oradan da seninki-benimki münakaşası başlar.

Her hâlükârda, koskoca Risale mesleğinin geleceği, bir rüyaya ve o rüyadaki ‘sarıklı küçük genç bir zât’a ipoteklenmiştir. ‘Sarıklı küçük genç bir zât’ın kim olduğu konusunda yorumlar muhteliftir, ama bu noktada ihtilafa düşenler daha en başta söylenen ‘hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rü’yaları, tahkikî bir surette mevzubahs etmek tahkik mesleğine tam uygun gelmediği’ sırrından yahut “Rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller” vurgusundan gaflet etmekte ittifak halindedir.

Değişik zeminlerde bu ‘sarıklı genç’ muhabbeti karşıma çıkmasa, inanın, “Yirmisekizinci Mektub”un “birinci risale”sindeki bu ‘sarıklı genç’ kısmını asla farkedemezdim. Aklım, ilgili bahsin ilk iki sayfasındaki vurguda yoğunlaştığı içindir bu.

Ama sık sık karşıma çıkan “Bu sarıklı genç sizce kimdir?” soruları yüzünden farkettiğim; ve ilgili bahsin önceki ‘altı nükte’deki ölçüleri hatırda tutarak okunması gerektiğini gördüğüm yedinci kısımdaki ‘sarıklı genç’ cümlesinin anlaşılageldiği şekilde anlaşılmasına hep hayret etmişimdir.

Hayret etmişimdir; çünkü Risale-i Nur’un genelinde Bediüzzaman hep ‘şahs-ı manevî’ dersini verdiği halde, gözler ve kalbler hâlâ daha bir ‘şahs-ı maddî’ye kilitlenmiş haldedir.

Hüzün de duymuşumdur; çünkü Risale-i Nur’un genelinde Bediüzzaman hep ‘tahkik’ten söz edip ilgili bahiste de ‘mahz-ı hakikat dersi’ ve ‘tahkik mesleği’ vurgusu yaptığı halde, ‘istikbale dair bir bâtınî işaret’ çıkarma gayreti bu vurguların tesirini zayi etmektedir.

Halbuki, Bediüzzaman, ahir zamana dair hadislerde haber verilen Mehdi, İsa (a.s.), Deccal, Süfyan gibi şahısları dahi, birer ete kemiğe bürünmüş şahıstan ziyade bir ‘şahs-ı manevî’ olarak yorumlama eğilimindedir. “Beşinci Şua”nın mukaddime kısmı, özellikle de “eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cemiyetin şahs-ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infiradî galib bulunduğundan, cemaatin sıfat-ı azimesi ve büyük harekatı o cemaatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle” kabilinden kayıtlar, bunun bir göstergesidir.

Yine Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye’ye de alınmış bulunan bir bahiste, eskiden bir şahsın deruhte edebildiği ‘hilâfet’ mânâsını bugun ‘bir şahs-ı manevî’nin ancak temsil edebileceğini, Millet Meclisinin ‘halifelik’ ünvanını uhdesine almasına bu nazarla bakılması icab ettiğini belirtmektedir.

Aynı muhteva, Muhakemat’ta bir ‘meclis-i mebusan-ı ilmî’ ifadesiyle, Sünuhat’ta “bir şûra-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî” ifadesiyle, Münazarat’ta “Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu için, onun nev'inden şahs-ı manevî bir fetva emini ister” cümlesiyle çıkar karşımıza.

İşârâtü’l-İ’caz’da ise Bediüzzaman, her zaman için, bilhassa şu ahir zaman şartlarında Kur’ân’ın ince mânâlarının tesbitine bir şahsın yetmeyeceğini, bu şartların ancak “yüksek ve azim bir heyet”te, “dahi bir şahs-ı manevî”de bulunabileceğini vurgular ve “Kur’ân’ı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir” der.

Öte yandan, onun Risale-i Nur hizmetini de ‘şahsına mal etmek’ten ısrarla kaçındığı, “Said de bir talebedir” diyerek “Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi”ne vurguda bulunduğu, lâhikalarını okuyan hiç kimsenin gözardı edemeyeceği kadar aşikâr bir vâkıadır.

‘Şahs-ı manevî’ eksenli bir bakışa ve duruşa bu derece güçlü bir şekilde sahip, çok farklı açılardan bu ısrarını açıkça gösteren bir üstadın kayıtlar düştükten sonra yaptığı bir rüya yorumundan falan veya filan isme ‘istikbalin önderi’ payesi biçilebilmesi, bu yüzden hayret ve hüzne sevkeder işte beni.

“Sarıklı genç” bahsine dair bu kadar gıll ü gîş, benim nazarımda, bir turnusol gibidir. Ehl-i Risale’nin, Risale-i Nur’un özünü, aslını ve usulünü anlamanın neresinde olduğu, ‘sarıklı genç’ tartışmalarıyla görülebilmektedir.

Bu kadar sözden sonra, Bediüzzaman’ın bu ‘sarıklı genç’ o yorumuna dair bir yorum da biz yapalım.

Ama bir sonraki yazıda...

  18.04.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu


  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

4abilerden dinlediğim bir hatıras huseyinoglu, 24.05.2007, ısparta

Isparta üstada çok yıllar hizmet etmiş farklı ağabeylerden bizzat işittiğim bir hatıra var bir cümlesini nakletmek isterim. Ki bu hatıralar Metin ağabeyin yorumuna üstadın da katıldığını gösteriyor.

< b>"Sarıklı genç sizlerin şahs-ı manevisidir." < /b>

3Abdullah Ademoğlu, 22.04.2007, Malatya

Muhterem kardeş,

Sarıklı Genç ile ilgili yazdıklarınızdaki temel mesajlara katılmakla ve yıllardır benzer konuları seslendirmekle birlikte, tahlilinizde kısmi bir tahfif ve tahkir manası hissedilmektedir. Bu ise eserlerin onlarca yerinde bahsedilen uhuvvet hakikatini rencide ettiğini düşündürmektedir.

Ayrıca bu yazının devamı niteliğindeki diğer yazınızda yorumlarınızı hükmiyet cümleleri ile bitirmememinizin daha doğru olacağını düşünmekteyim. Yani "böyle olduğunu düşünüyorum", "bu mana murad olsa gerek" gibi kişisel kanaat belirtmek yerine hüküm cümleleri ile bitirmenizi yorumu umumileştirme manasını doğuracağını düşünüyor.. yayın hayatınızda başarılar diliyorum. Bir abid...

2hikmet, 19.04.2007, Ankara

"sarıklı genç" her bir Nur Talebesine bir

işaret olmakla birlikte,onların her daim takva ve azimle dolu olmasına bir rumuzdur..

1Şahs-ı maneviyede erimiş bir şahısEdip, 19.04.2007, İstanbul

Sarıklı genç meselesinde Üstad’ın muhatabı Hulusi Ağabeydi. İlk söz hakkı da ona düşer elbet. O ise bu konuya şöyle bir yaklaşım getirmiştir: “Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah'ın nuru kıyamete kadar devam edecektir. Kur'ân tefsiri olduğu için Risale-i Nur'un hakikati kıyamete kadar okunacaktır. Elbette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır. Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil. Benim rüyada gördüğüm, sanki Mustafa idi. Fakat onun mevcut hali rüyadaki haline uygun düşmüyordu. Onun çocukça halleri vardı. Fakat bana Üstad Hazretlerini gösteren ve tanıtan da o oldu. Eğridir'de iken, Mustafa bana: ‘Efendim, sizin ilâcınız Barla'da bir zat var, Ondadır’ dedi.” (Son Şahitler, Hulusi Yahyagil, C I, s. ) Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla rüyayı gören ve Üstad’da da tabirini yaptıran Hulusi Yahyagil sarıklı gencin inhisar altına alınmasını doğru bulmamaktadır. Risale-i Nur’a kıyamete kadar sahip çıkan her genç Nur talebesine bu nazarla bakılmasını anlamlı bulmaktadır.

Üstad, Risale-i Nur hizmetinde istihdam edilmiş bazı zatları teşvik için, sarıklı genç olabilecekleri noktasında iltifatlarda bulunmuşlardır. Mustafa Sungur Ağabey bir hatırasında bu noktayı şöyle nazarlara sunar: “Üstad hazretleri 1955 senesinde, Isparta’da bir gün ‘Ben bir zaman o sarıklı genç Ceylan’dır demiştim... Hakikatta o bir kişi değildir. Müteaddid kişilerdir’ demişlerdi.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 2, s. 785) Nitekim Tarihçe-i Hayatta Avrupa’nın tek bir kasabasında, Hıristiyanlar içinde altmış beş Nur Talebesinin çıkmasının müjdesi verilirken, onların “sarıklı genç” olarak vasıflandırılmaları da bu açıdan anlamlıdır. (Bkz: Tarihçe-i Hayat, s. 603)

Bütün işleri hikmetli olan Cenab-ı Hak, Ramazan ayı içerisinde Kadir gecesini, Cuma gününde duaların kabul edildiği saati, ömür içerisinde eceli, dünyanın ömrü içerisinde kıyamet vaktini gizlediği gibi insanlar içerisinde de velileri saklamıştır. Bu gibi önemli şeylerin gizlenmesinin sebebi, her şeyin ve her anın değer kazanmasını temin etmek ve imtihan dünyasını anlamlı kılmaktır. Bu açıdan sarıklı genç tek bir kişi olabilir, fakat herkesin sarıklı genç olabilme ihtimaliyle tüm genç Nur Talebelerine bu açıdan kıymet ve değer vermek gereklidir. Üstad’ın “bazılarını zannederim, fakat kat’î hükmedemem” demesi bu açıdan çok anlamlı bir yaklaşımdır.

Üstad’ın rüyayı tabir ederken sarıklı genci “Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi” şeklinde vasıflandırmasını ise şöyle yorumlamak mümkündür. Hulusi Ağabey Risale-i Nur’un birinci talebesi olmuş ve bu şerefi daima taşımıştır. Risale-i Nur’u kendi malı gibi sahiplenmiş ve gerçek anlamda muhatap olmuştur. Bu rüyanın tabirinin yapıldığı 1932 yılından Üstad’ın vefatına kadar Hulusi Ağabey gibi Risale-i Nur’a muhatap olan ve kendi malı gibi sahiplenen birçok genç Nur talebeleri çıkmışlardır. Belki bunlardan bazıları Risale-i Nur’a hizmette ve Üstad’a muhatabiyette Hulusi Ağabey’den daha fazla mazhar olabilmişlerdir. Örneğin, Üstad’ın Zübeyir Ağabey’e çok fazla değer vermesi, Risale-i Nur’a fedakarane sadakatini övmesi, “benim Zübeyir’im” diyerek ona iltifat etmesi, “Zübeyir olmayınca ders yapmıyorum. Zübeyir'i bulup getiriniz” diyecek kadar onun muhatabiyetini önemsemesi ve “Ceylan ve Zübeyir benim evlâdımdır, bunlarla benim namıma hizmetler hakkında ne istersen konuşabilirsin” sözleri bunun delilleridir. Oysa Zübeyir Ağabey gibi ihlâs ve fedakârlıkta zirveyi yakalamış bir Ağabey bile sarıklı genç tabirini üzerine almamış ve yakıştırmalardan kaçınmıştır.

Sonuçta, sarıklı genç şahıs da olsa Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi içinde ihlâs, sadakat, sebat ve metanet vasıflarını taşıyan fedakâr bir talebesidir. Üstad Nur hizmetinde muvaffak olmuş sıradan bir talebesini yüzlerce insana değiştirmemekte ve yirmi otuz yaşında olmasına rağmen altmış yetmiş yaşındaki velilerden üstün kabul etmektedir. Tahkiki imanı taşıyan bu genç talebeleri




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut