Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

AİLENİN ÇÖKÜŞÜ
–Abdülhakim Murad

[*4.676 yazı içinden]

Emanet

Yazara Mesaj Gönder

KESİN CEVABINI bulamadığım bir sorudur: Ahlâk mı dine götürür, din mi insanı ahlâklı kılar?

Diğer bir deyişle, ahlâk mı önce gelir, din mi? Yolculuk nereden başlar ve nereye ulaşır?

Geçenlerde ‘ahlâk tarihi’ne dair hacimli bir kitaba göz gezdirdim; kesin cevabı orada da bulamadım.

Yazar, kesin cevabın bulunamamasını, bu ikisi arasında çift-taraflı bir etkileşim olmasına bağlıyor. Yani bir taraftan baktığınızda ahlâkı güzel olanın dindarâne bir hayata yöneldiğini görüyorsunuz; diğer taraftan baktığınızda, dindarâne bir hayatın ahlâkı güzel eylediğini. Güzel ahlâk dine, din güzel ahlâka götürüyor.

Bir bakıma, ahlâk ve din, bir dairenin birbirini tamamlayan bir iki yarısı gibi.

Yahut, hakikat-ı halde bir helezon niteliğinde iken, yukarıdan baktığımızda bir daire gibi gözüken bir keyfiyeti var ahlâk-din ilişkisinin…

Biri diğerini takip ediyor, diğeri ötekini besliyor, öteki beslendikçe diğerinde de terakki gerçekleşiyor derken, hayat boyu bir terakki gerçekleşiyor.

Dolayısıyla, biri zayıflayınca diğeri zayıflıyor, diğeri zayıflayınca beriki daha da zayıflıyor…

Bununla birlikte, bu ikisi arasında hangisinin önce geldiğine dair bir yakîni ifade etmese de, bir ‘zann-ı galib’im var.

O zann-ı galib de, önce ahlâkın geldiği, ahlâkın dine götürdüğü şeklinde…

Elbette, ‘ahlâk’ı bugün ‘ahlâklı adam’ dediğimizde akla gelen birkaç hususla sınırlamamak; ‘ahlâk’ın merkezine de ‘vicdan’ı ve ‘hakkâniyet’i yerleştirmek şartıyla…

Bu zann-ı galibim de, bazı hadislerin, özellikle de ‘emanet’e dair bir hadisin dünyamdaki yansımasından kaynaklanıyor.

Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamdan aldığı ilk ders bir ‘ahlâk’ dersi olan; Bedir’in arefesinde ilk kez Resûlullah ile karşılaştığında ‘ahde vefa,’ yani ‘sözünde durma’ dersi alan Huzeyfe b. Yeman’ın zikrettiği bir hadis bu…

“Emanet, insanların kalplerinin derinliklerine konmuştur. Sonra Kur’ân-ı Kerîm indi.”

Huzeyfe radıyallâhu anh’ın rivayet ettiği o uzun emanet hadisi, onun Hz. Peygamber’den duyduğu bu cümleyle başlıyor işte…

Buradan da, Kur’ân’a hakkını verebilmenin, Kur’ân’ın hakka davetine kulağını ve kalbini açabilmenin, Kur’ân’ın mesajını kalbine koyup bu uğurda yola koyulabilmenin ancak Hâlık-ı Zülcelâl'in doğuştan kalblerimize koyduğu ‘emanet’ duygusunun muhafazası sayesinde mümkün olabildiğini öğreniyoruz.

Ancak ‘emanete hıyanet etmeme’ duygusuna ve hassasiyetine sahip olanların kalblerinde Kur’ân’ın kök salabildiğini…

Emanete riayet hassasiyetinden mahrum olanların ise Kur’ân’a ya tamamen sırt dönebildiklerini, tamamen sırt dönemedikleri durumlarda riyâ ve nifak ülkesinin sınırlarında dolaştıklarını; bu durumda olmayanlarının dahi zor zamanlarda yaşanan sınanmalarda ‘iman edenlerin kalbleri daha bir sağlamlaşırken,’ kalblerindeki o ‘emanete riayetsizlik’ zaafı ve hastalığı dolayısıyla türlü çeşit şüphelere düşebildiklerini…

Henüz bir müşrik iken Hz. Peygamber’in hicretinde ücretli kılavuz olarak seçilen Abdullah b. Uraykıt’ın sonradan sahabiler safında yer alabilmesini, bir kılavuz olarak verdiği sözün hakkını verebilmesinde, aldığı ‘sır bilgi’ emanetine riayet edebilmesinde tezahür eden ahlâkî kaliteye bağlıyorum bu minvalde…

Vaad edilen büyük ödüle ulaşma azmiyle hicret esnasında Resûlullah ile Ebu Bekir’in peşlerine düşen Sürâka’nın, atı kuma saplandıktan sonda verdiği söze riayet edebilmesi ile sonradan imana gelebilmesi arasında da bir irtibat olduğunu düşünüyorum.

‘Sözünün eri’ olduğu halde imana gelememiş olanlar yok değil gerçi; bu ‘ahlâk’ın ‘iman’ için ‘gerekli’ olmakla birlikte ‘yeterli’ olmadığının delili elbette.

Ama öte tarafta, ‘sözünün eri’ olmadığı halde nifaka ve riyaya bulaşmamış sapasağlam bir iman hali sergileyen de yok Asr-ı Saadette.

Bugünün dünyasında ise, dert bir değil, şikâyet de…

Söylem-eylem tutarsızlığına dair bin türlü örnek olay yaşamışsak hayatlarımızda, sebebini bu hadisin gösterdiği adreste buluyorum:

“Emanet, insanların kalplerinin derinliklerine konmuştur. Sonra Kur’ân-ı Kerîm indi.”

Kalblere emanet duygusu yerleşmeden Kur’ân-ı Kerîm inmiş olsa, sonuç ne olurdu ki?

Kalblere yerleştirilmiş emanet duygusunu silip atanın dünyasına Kur’ân iniyor mu ki?

İnse de, o kalbde tutunup kök salıyor; bir ‘şecere-i tûb⒠filizi veriyor mu Kur’ân âyetleri?

Bilakis, böyleleri, dara düştükleri her noktada, ‘ama şimdi’ler eşliğinde bir ‘esnetme’ ve ‘yavşama’ hali mi sergiliyor hemencecik?

Gerçek şu ki, kalbine yerleştirilmiş emanet duygusu kalbinde sapasağlam kalanlardır ki, kalbine inen Kur’ân âyetlerini gerçekten hayatının merkezine yerleştiriyor.

Yalnızca Fâtır-ı Hakîm’in kalblere yerleştirdiği emanet duygusunu tahrip etmeyen kalbler ki, Kur’ân’a hakkını veriyor.

Yalnızca ahlâkı güzel olanın dini güzel oluyor…

  06.04.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

11AHLAK DİNE GÖTÜRÜR Selahattin Karakök, 13.12.2007, ÇAYCUMA

Hani Rabbin, Âdem oğullarının bellerinden soylarını çıkarmış ve onları kendilerine karşı şahit tutarak. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti, onlar “Evet, şahit olduk” dediler. O sizi böylece şahit tuttu ki, kıyamet gününde “Biz bundan habersizdik” demeyesiniz.

Bu Kur'an insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.

Sana olan nimeti sayesinde Rabbin ile konuşuyorsun, cinlerle değil. Bu Kur'an sana bir lütfumuz ve ikramımızdır. Çünkü senin muazzam bir ahlakın var, hiç şüphe yok.

MESAJDAN

AHLAK DİNE GÖTÜRÜR DİNDE AHLAKIN ÜZERİNDEKİ PERDELERİ KALDIRIR. ASLINA DÖNDÜRÜR.

10RABBİNİN NİMETİNİ ANLATABİLMEKSelahattin Karakök, 12.12.2007, ÇAYCUMA

Şimdi yetimi hor görme.İsteyeni azarlama.

Rabbinin nimetini ise, haydi anlat. DUHADAN

Yetime kötü davranmayan, isteyene kabalaşmayanlar

Rablerinin nimetlerini gereğince anlatabilirler.

9EN MUHTEŞEM AHLAKSelahattin Karakök, 07.12.2007, ÇAYCUMA

Bu Kur'an muttakiler için bir hidayettir” Bakara'dan

Bu İLAHİ MESAJ!

Gözünü, kulağını ve kalplerinin derinliklerini ardına kadar açmış olanlara,

Fıtratını bozmayanlara, vicdanını susturmayanlara bir hidayettir.

Bilir misin nedir o sarp yokuş?

Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır

Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır

(mesela) yakını olan bir yetimi; ya da evsiz barksız, yurtsuz yuvasız bir düşkünü…

DAHA SONRA iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmektir. İşte böyleleri dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlardır;

BELED'DEN

İman edenlerden ve birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmenin ön koşulları öncelikle BİR İNSANA

1.Hürriyetini vermek.

2. Kıtlık gününde doyurmak.

3. En yakınındaki yetimin başını okşamak.

4. Yere yığılıp kalmış olan yabancı bir yoksulu ayağa kaldırmak.

İnsanlar “İman ettik” demekle bırakılıp da imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?Ankabut'tan

ALLAH MESAJINI EN MUHTEŞEM AHLAKLISINI TERCİH EDEREK ALEMLERE ULAŞTIRMIŞTIR.

Ve senin için kesintisiz bir ödül vardır; çünkü sen, üstün bir hayat tarzına sahipsin; Kalem'den.

8SÜZÜLÜP SEÇİLEN ne?selahattin karakök, 15.11.2007, çaycuma

Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık.

Onlardan da nefislerine zulmeden var, orta yolu tutan var,

Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçenler var.

İşte bu büyük lütuftur. Fatır 32

7iman-ibadet-ahlak iliskisifnur, 10.11.2007, istanbul

3. sozde gecen "her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbai imandir, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbai delalettir" ifadesinde ahlaki bir ozelligin hakiki olmasi imana ve ubudiyete baglaniyor.

Metin agabeyin soyledikleri ile bu ifade celisiyor gibi. Bu konuda ne dersiniz?

6sen yüce bir ahlak üzeresin...mehmet levent, 05.06.2007, Ankara

Ahlak “halk” kelimesiyle aynı kökten. Yaradılışla yani. Ahlak; yaradılışa uygun hareket etmek. Yaradılışa aykırılık ise “ahlaksızlık” oluyor tabiki.

Sen kitap nedir? İman nedir? Bilmezdin (Şura-52) dediği peygamberimizin “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” diyerek ahlaken yüceliğini anlatıyor. Peygamber efendimiz daha kitap nedir, iman nedir bilmeden öncede yüksek bir ahlak üzerindeydi. O Muhammed-ül Emin’di. O daha imana gelmeden öncede insanlar ona hakkını veriyor, ahlakına söz söyleyemiyorlardı. Bu durum peygamberlik geldikten sonrada böyle olmuş. Onu eleştirmesi söylenen bir müşrik “ben ona ne diyebilir ki, Ona Muhammed-ül Emin ismini ben verdim demiştir.

Diğer taraftan din binasını dört temek üzerine oturtursak; ibadet, ahlak, ibadet, muamelat …. Bu binanın temeli “ahlak”tır. Çünkü madem insan İslam fıtratı üzerinde doğmuş ve yaşamını da fıtrata göre yaşayabilirse bu yaradılışa “en uygun olan yaşam biçimi”, “yaradılışla çelişmeyen”, “fıtri”, yani “ahlaki yaşam biçimi” oluyor.

5ahlak-imanşeyh mağlup, 21.04.2007, bu şehir

ebu talip ile hz. muaviye'yi karşılaştırsak(edebe aykırı bir karşılaştırma olduğunun farkındayım,benzer örnekleri tanıdığım insanlardan da verebilirim)

ahlakın ölçü olamayabileceğini çıkarabilir miyiz?

4ahlak - edep - hayagurcan, 15.04.2007, norvec

hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temâdisi imana bağlıdır.

Bu münasebeti Hz. Seyyidü'l-Enâm (s.a.s.), ashâbından birinin diğerine, hayâ ile alâkalı nasihatlerini duyunca: “Bırak onu hayâ imandan gelir..” diğer bir ifâdelerinde:

iman yetmiş şu kadar şûbeden ibarettir, hayâ da imandan bir şûbedir.”

buyururlar.

“Hayır hayır Allah'a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.” demişler.

Hayâ, ilâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır. Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı. Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak'a naklederler:

Cenâb-ı Hak mahşerde hesâba çektiği bir ihtiyara:

“Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Erhamürrâhimîn:

“Öyle ise onu cennete götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsâr ederek:

“Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara:

“Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed'den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” fermân eder. Kenz'in rivâyetine göre; Cibrîl bu haberi Efendimiz'e iletince, o şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur: “Cenâb-ı Hak ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.”

Hâsılı:

إِنَّ الْحَيِيَّ مِنْ أَسْمَاءِ اْلإِلَهِ وَقَدْ

جَاءَ التَّخَلُّقُ بِاْلأَسْمَاءِ فَاحْظَ بِهِ

“Hayiy, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sâbittir. Öyleyse gel, sen de bundan nasîbini al!”

ahlak edep ve haya insani hidayete goturur ve hidayete sebeptir Allah indinde diye okumustum.

bir yerde de musluman olmadan once insan olmak lazim diye okumustum.

tabi gercek insanligin fitrat dini olan islama mensubiyet oldugunu unutmamakda sart.

3islam dan önce en iyileriniz islamdan sonra en iyilerinizdir." hüda, 06.04.2007, İstanbul

Ahlak dinden önce geliyor diye kuvvetli inancım var, dinsiz olup ahlaklı olan nice insan var ki budur çoğunu müslüman olmaya iten şey.

yürekte cılızdır hakikatler aslını buluncaya değin, ve dinle

o kuvvet kazanır...

Rasulullah(as) derki, "islam dan önce en iyileriniz islamdan sonra en iyilerinizdir."

2emanet ve tenezzülat-ı RabbaniyeEdip, 06.04.2007, İstanbul

Metin abinin yazısının konusu gereği belki, hadiste geçen emaneti ahlaki bir değer olarak almış. Aslında Abdullah Taha'nın da vurgu yaptığı gibi, bence hadiste geçen emanet ahlaki bir değer olmanın ötesinde imani bir kavram olarak insana verilen başta ene olmak üzere tüm emanetleri kapsıyor. Metin ağabey bundan önceki yazıların etkisiyle bu ayrımı -bilerek yada bilmeden- es geçmiş.

Kur'an Cenab-ı Hakkın başta Peygamber Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm insanlarla konuşması. Cenab-ı Hakka muhatap olmak ise gerçek anlamda eneyle, emanet hakikatiyle mümkün. Yani önce Cenab-ı Hak insanı kendine muhatap olabilecek bir fıtratta yaratıyor, sonra da onun anlayacağı dilden (tenezzülat-ı rabbaniye nevinden) konuşuyor.

1e[ma]ne[t]abdullah taha, 05.04.2007, İstanbul

Allah razı olsun.

Biz de bugünler de ene üzerine kafa yoruyorduk "müdakkik ders arkadaşları"yla.

Efendimiz'in bu hadisi ayrı bir boyut kazandırdı sanki meseleyi değerlendirişimizde.

Ve Risale-i Nur gibi eserlerin hadislerle beslenmesinin ne kadar da faydalı olabileceğini bu vesileyle bir daha fark etmiş olduk.

Teşekkürler Metin Ağabey...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut